İstanbul’un Plajları

Yayın tarihi: 13.10.2006

İstanbul’un Plajları

    

Yaz günleri yüzmek en sevdiğim spordu. Nişantaşı grubumuz, sabahları Karaköy’den 9.15’te hareket eden vapurda buluşurduk. İskelede, bizi Kadıköy tarafına götürecek iki vapurdan birisi olurdu: ya Bağdat ya da Sahilbent. Bunlar yandan çarklı gemilerdi ve hafta içi günlerde kalabalık olmazdı; biz de açıkta, üst güvertede toplanıp hangi plaja gideceğimize karar verirdik.

Birçok seçenek vardı; Fenerbahçe, Moda, Caddebostanı, Suadiye.

Bunlar arasından en çok sevdiğim, güzel peyzajı ve iyi servisiyle Caddebostanı plajıydı.

Orada, kıyıdan bir hayli uzaktaki küçük bir adacığa kadar yüzmek başarı sayılırdı.

Moda Plajında ise, deniz içine kurulup sınırları ahşap kalaslarla belirlenmiş olan olimpik standartlardaki ölçüleriyle bir yüzme havuzu ve atlama kulesi vardı.

Suadiye Plajı ise, oteli ve gazinosu ile daha büyük bir tesisin parçası durumundaydı. Yandan çarklı gemimiz, sırayla bu iskelelere uğrar, biz de istediğimiz yere çıkarak günün birkaç saatini deniz ve güneşle, zevkli bir şekilde geçirirdik; 50’li yıllarda, İstanbul’un hemen hemen her plajında deniz temizdi.

Boğazda ise Ortaköy’de  yeni açılmış olan Lido, yüzme havuzu, kabinleri, gazinosu ile çok güzel ve lüks sayılabilecek modern bir tessiti. Deniz seviyesinden yüksekte olan havuzuna motorlarla deniz suyu çekilir ve böylece su sürekli olarak tazelenirdi.

Gerek sosyal standardının ve gerekse kabin ücretlerinin yüksek olması nedeniyle varlıklı insanların rağbet ettiği bir yerdi.

Günlük kabin kirası olarak bir lira ödediğimi hatırlıyorum; herhalde günümüzde on beş milyon liraya tekabül eder diye düşünüyorum.

Ayrıca havuza değil, fakat denize yönelik bir de atlama kulesi vardı ve tahminen yedi metre yükseklikteydi.

Bir defasında, ben de buradan denize atlayış yapmıştım; tabii çivileme olarak, fakat daha suyun altındayken çok yakınımda büyük bir mavnanın geçtiğini korkuyla izledim: Tekne, aniden burundan dönüş yapmış ve kaptan beni görmemişti.

Taksim’den otobüslerle Tarabya Plajına da giderdik; kaliteli bir tesisti, fakat Boğazın suları bana biraz soğuk gelirdi.

Kilyos’un temiz, fakat dalgalı deniziyle farklı bir atmosferi vardır.

Büyükada’daki Yörük Ali ve Değirmen Plajları da nadiren gittiğim yerlerdendi.

O yıllarda, Boğaz’dan çoğunlukla yelkenli takalar Karadeniz’e gider, gelirlerdi ve gerek büyüklükleri, gerekse biçimleriyle Boğaz’a pek yakışırlardı. Ara sıra büyük yolcu gemileri de görülürdü. Bir gün, Dolmabahçe Sarayı önlerinde demir atmış çok güzel bir yolcu gemisi gördüm. Beyaz rengi ve ölçeğiyle Sarayla çok uyumlu bir beraberliği vardı.

Bu, Romanya’nın “Transilvanya” adlı gemisiydi; sonradan onun “Besarabya” adlı bir kardeşinin de olduğunu öğrendim.

Bazı özel günlerde ve bayramlarda, türkülere de konu olan taşkömür yakıtlı ünlü Yavuz zırhlımız Gölcük’teki üssünden ayrılarak İstanbul’a doğru yol alırdı. Öncelikle çok uzaklardan Marmara Denizi üzerinde, gökyüzünde yoğun kara dumanlar belirince onun gelmekte olduğunu anlardık ve sonra da şanlı Yavuz’umuz, iki bacası ve ağır toplarıyla yavaş yavaş ilerleyerek Dolmabahçe Sarayı önünde demir atardı.

 

Şanlı Yavuz zırhlımız 1950’lerde. Değerli bir müze olabilecek kadar önemli anıları varken jilet oldu.

 

Birinci Dünya savaşına Almanya donanmasına  “Goben” adıyla katılan bu savaş gemisine, sonradan Osmanlı bayrağı çekilmiş ve Osmanlı bahriye üniformaları giydirilmiş Alman askerleriyle birlikte Karadeniz’e açılarak Sivastopol’u bombardıman etmiş ve böylece Osmanlı Devleti, Almanya tarafında savaşa girmişti.

Uzun süredir sadece sembolik değeri olan Yavuz, 60’larda, çağın gerisinde kaldığından parçalanarak yaşamına son verildi.

İnsan boyundaki beheri 11- ton olan 4 pervanelerinden birisi, hatıra olarak, Beşiktaş’taki Deniz müzesinin bahçesinde sergilenmektedir.

50’li yıllarda, Boğaz’dan gelen geçen gemiler arasında, İstanbul-Marsilya seferisini yapan “Ankara” vapurunun özel bir yeri vardır.

O günlerde, uçakla yolculuk pek revaçta değildi ve Avrupa’ya daha çok bu gemiyle gidilip gelinirdi.

Karaköy rıhtımında ayrılıklardaki uğurlama ve karşılamalardaki kavuşma anları, hüzün ve mutluluğun tadıldığı anlardı.

O hüzün duygusunu Orhan Veli ne güzel anlatır:

“Bakakalırım giden

geminin ardından

Atamam kendimi denize,

hayat güzel

Serde erkeklik var, ağlayamam.”

Şirket-i Hayriye vapurları sonraki adıyla İstanbul Belediyesi Şehir Hatları –Boğaz’a çok yakışan, özdeşleşen ve kimliğini belirleyen araçlardı; kaldırılmış olmalarına üzülürüm.

Günümüzde bu vapurlar tekrar yapılıp sefere konmalı; hem de aynı adlarla:

Güzelhisar, İnşirah, Kamer, Kalender vb.

Bacalarından püskürttükleri siyah kömür dumanlarıyla bütünleşen bu güzel gemiler, Boğaz’ın kimliğinin önemli simgelerindendir.

Günümüzde, deniz  otobüsleriyle Adalara gitmek bana hiç çekici gelmiyor; evet, hızlı olmasına hızlı, fakat o kadar!

50’lerde “Suvat” ya da “Ülev” adlı gemilerle giderdik oralara; sıcak yaz günlerinde, kıçtaki açık güvertede, bir kahveyi yudumlarken deniz havası ve manzarası eşliğinde yapılan yolculuğun keyfi nerede vardır?

Bu türden gemiler tekrar sefere konmalı; hayattan zevk almak isteyenler onlara, çabuk gitmek isteyenler de açılmayan pencereli ve klimalı deniz otobüslerine binerler.

Boğaziçi şimdilerde tarihinin en çirkin görünümünde ki, buna “Görsel kirlenme” de diyebiliriz. Bu durum da başlıca aşağıdaki nedenlerden kaynaklanmakta:

-Yeşil doku sürekli olarak kemirilip azaltılıyor.

-Çevredeki yapılar, küçük bir yüzdenin dışında, çirkin, kaba, hantal ve ruhsuz.

-Büyüklüğü ve ölçeği hatalı binalar yapılmış. Tarabya Oteli gibi.

-Yeşil doku ile binaların beraberliği dengesiz durumda; binaların miktarı, yoğunluğu çok fazla.

-“Arazi Kullanımı”  ve “Bölgeleme”, genellikle iyi yapılmamış durumda.

Bunlar, bizim yaptığımız hatalar sonucundaki değişmez, kalıcı çirkinlikleri doğuruyor. Bir de geçici çirkinlikler var:

Boğaz’dan çok sayıda gemiler geçmekte. İçlerinde, boyları bir futbol sahasından daha uzun olan dev tankerler de var. Bu gemiler, tasarım olarak nispetsiz ve çirkin oldukları gibi, “büyüklük” ve “ölçek” olarak da Boğaz’a yakışmayan ve uygun olmayan varlıklardır, üstelik çoğunun da boyaları dökülmüş ve bozulmuş durumdadır. Tabii tehlikelerini ve diğer sakıncalarını dile getirmiyorum, onlar zaten bilinmektedir; burada “geçici görsel kirlenmeden”, çirkinlikten söz ediyorum.

Oysa eskiden normal ölçülerde ve seyrek olarak geçen gemiler çevreyi rahatsız etmez, hareketlilik ve canlılık getirirdi.

Zaman zaman da yelkenli mavnalar geçer, onları seyretmek ve motorlarının hafif pat-patlarını duymak çok hoş olurdu.

Motorlu araçların hoş görülebileceği 50’li yıllardaki durum günümüzde çok değişmiş ve artık otolar yüzünden şehirler yaşanamaz olmuştur. Boğaz’da da, oto yolun sahilden geçirilmesi sonucunda, yalıların dışında, insanların denizle ilişkisi kesilmiş olup, denizle birlikte sakin, huzurlu ve mutlu bir yaşam kalmamıştır.

Modern şehircilik biliminde bu olumsuz durumu düzeltmek mümkündür; fakat önce insanın ve onun mutluluğunun ön plana alınması, sonra da çözümün bilinmesi, ondan sonra da onu uygulayabilecek irade ve gücün olması gereklidir ki, bizde, bunlar mevcut değildir.

1958 yılında İstanbul’a davet edilen ünlü şehircilik uzmanı Prof. Luigi Piccinato’nun sunmuş olduğu proje bu konuya çözüm getirmektedir.

 

Piccinato’nun önerisi ışığında bir deneme E. Kortan (1999)

 

Luigi Piccinato’nun önerisi (1957-1967).

 

Onun önerilerini temel alarak hazırlamış olduğum projeyi yayınlattım. (Yapı dergisi, No: 213, s. 51-53, 1999).

Otoların yarattıkları tehlike; hava kirlenmesi, gürültü de eklendiğinde günümüzdeki olumsuz durum ortaya çıkıyor.

Düşünüyorum da, eski İstanbul Vali ve Belediye Başkanı; sinir ve ruh hastalıkları uzmanı olan Prof. Dr.  Fahrettin Kerim Gökay, yarım yüzyıl önce, klakson yasağı koydurmuştu, üstelik oto sayısı bugünkünden beli de yüz defa daha az olmasına karşın.

İnanılması güç ama, sürücüler de bu yasağa uyar, otolarını dikkatli sürerlerdi; hatta, dalgın yayaları uyarmak için sol kollarını camdan dışarı sarkıtarak kapıya vururlardı.

Kendisi, aynı zamanda “Yeşilay”cı olduğu için, alkollü sürücülerin bellerine şırınga sokup omurilikten su aldırır, yollara tükürenlere, çöp atanlara, gürültü yapanlara ceza yazdırırdı.

Sanki masal gibi, değil mi? Evet, gerçekten böyleydi; UYGAR BİR ŞEHİRDİ İSTANBUL o yıllarda ve İstanbullular da uygar insanlardı.

Nüfusu bir milyondan  bile daha azdı;  iyi eğitim görmüş kültürlü insanlar çoğunluktaydı.

İslam Çupi’nin deyimiyle “İstanbul, henüz taşra çekirge sürülerinin işgaline uğramamıştı.”

Oysa günümüzde İstanbul’u, “İçinde on milyon insanın yaşadığı üstü açık tımarhane” olarak tanımlayanlar bile mevcut.

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler