Le Corbusıer (Lö Korbüzye) (1887-1965)

Yayın tarihi: 13.10.2006

Le Corbusıer (Lö Korbüzye) (1887-1965)

    

Anılarımda, Le Corbusier’den sıkça söz edip ondan alıntılar yapacağım.

Yirminci yüzyılın Modern Mimarlığının en önemli yaratıcılarından olan bu mimar, şehirci, resam, teorisyen ve yazar; adeta bir Rönesans adamı gibi çok yönlü bir sanatçıydı.

Osmanlı-Türk mimarlık ve şehirciliği, onun eğitiminde önemli bir yer tutar.

1911 yılında, 24 yaşındayken, bir arkadaşıyla birlikte çok ilkel ve zor koşullarda Edirne, İstanbul ve Bursa’yı ziyaret eden Charles Eduaord Jeanneret, ki sonradan 1930 yılında adını Le Corbusier olarak değiştirecektir, bu şehirlerdeki mimari eserleri çok iyi bir gözlemle inceleyip, onların maddesel varlıklarının arkasında yatan soyut özsel değerlerini tümdengelim yöntemiyle açığa çıkarmıştır.

Le Corbusier, akademik anlamda okullarda mimarlık ve şehircilik eğitimi görmedi ve her konuyu kendi kendine öğrendi.

Le Corbusier, eğitimi birtakım donmuş üsluplar, klişeler ve reçetelerle yaptıkları ve öğrencilerine yenilikçi, yaratıcı, çağdaş ufuklar açamadığı için Akademilere karşıdır.

1948 yılında, İstanbul’a ikinci kez geldiğinde, onu rıhtımda, GSA Mimarlık Bölümünden Halit Femir’le bir grup öğrenci karşılar ve Akademi binasının yanmış olduğu haberini verirler, bunun üzerine;

“Akademi yandı mı? Oh olsun, Akademi yanmalıydı, Akademi zihniyetini kovun” şeklinde şaka yollu görüşünü bildirmesi ilginçtir.3

Resme karşı olan yeteneğinden dolayı 14 yaşında sanat eğitimi almış, mimarlığı da gezerek, mimarlık eserlerini yerinde inceleyerek ve Avrupa’daki bazı iyi mimarlık bürolarında çalışarak öğrenmişti.

Ülkemizde incelemiş olduğu eserlerden etkilenip yorumlar yapmış ve onlardan XX. Yüzyıl Modern Mimarlığının önemli teorilerini çıkartmıştır.

 

Le Corbusier 1887-1965 Time, May 5, 1961.

 

Bunları, 1923 yılında yayımladığı ‘Vers Une Architecture’ (Bir Mimarlığa Doğru) adlı kitabında yer vermiştir.

(Türkçeye çevirisi Serpil Menzir tarafından 1999 yılında yapılmıştır. Y.K.Y.)

İkinci kitabı olan ‘Urbanisme’i (Şehircilik) 1925 yılında yayımladı. Bu eserinde de Modern Şehircilik tasarımını ‘Güneş, Ferahlık, Yeşillik’ kavramları üzerine kuran Le Corbusier, örnek şehir olarak da İstanbul’u gösteriyor; ama unutmayalım ki 1911’in İstanbul’unu!

İstanbul’da kalmış olduğu 5 Temmuz - 21 Ağustos 1911 arasında sadece mimarlık eserlerini incelemekle yetinmemiş fakat Türk insanını da yakından tanımış ve sevmişti; bunu çeşitli yazılarında ifade etmişti.

Le Corbusier bu gezisindeki gözlem ve izlenimlerini 1965 yılında yayımladığı ‘Le Voyage D’Orient’ (Doğu Yolculuğu) adlı kitabında detaylı ve güzel bir şekilde anlatır. İlerde yazacağım alıntı ve göndermeler başlıca söz konusu üç kitaptan yapılmıştır.

Ben, ne yazık ki, Le Corbusier’nin fikirleriyle çok geç tanıştım: İTÜ Mimarlık Fakültesi’ndeki 1949-1953 arasındaki beş yıl boyunca hocalarımın hiçbirinden bu adı duymadım; sadece ondan değil, XX. yüzyılın başından beri dünyada coşkulu bir heyecanla gelişen Modern Mimarlık ve onun diğer yaratıcılarından da bize hiç söz edilmedi; nedenini daima merak ederim!

Le Corbusier’nin mimarlığı kendi kendine öğrendiği gibi ben de başta bu dahi mimar olmak üzere Modern Mimarlığı ve ustalarını kendi kendime kitap ve dergilerden, eserlerini yerinde inceleyerek, ünlü Modern Mimarların bürolarında çalışarak ve diğer yollardan öğrendim.

Le Corbusier’ye olan hayranlığım, onun Türk insanına ve mimarlığına olan ilgi ve sevgisini öğrendikten sonra daha da arttı ve uzun araştırmalar sonunda yazmış olduğum ‘Le Corbusier Gözüyle Türk Mimarlık ve Şehirciliği’ kitabımı ODTÜ, 1983 yılında yayımladı. 1991 yılında da ikinci baskısı Türkçe ve İngilizce olarak çıktı ve bir süre önce de Fransızcayla birlikte üç dilde yayınlandı (2005); dolayısıyla Türk mimarlığının değerlerini, Le Corbusier’nin bakışlarıyla uluslararası platformda tanıtmak imkanına kavuşacağım. Kitabım O’nun şu sözleriyle başlıyor:4

“Herşey beni Türklere ayrıcalıklı bir yer tanımama yöneltiyor. Onlar nazik, terbiyeli ve ağırbaşlıydılar; çevrelerindeki varlıklara saygı duyuyorlardı. Mimarlık eserleri muazzam, güzel ve görkemlidir. Öylesine birlik, öylesine zaman ötesi, öylesine bilgelik!”

1948 yılında, kendisini Paris’teki atelyesinde ziyaret eden Şemsa Demiren’e şunları söylüyor:5

“İstanbul’u gayet iyi tanıyorum, son gelişim eski rejim zamanında, yani epeyce eski olduğu halde orada gördüğüm güzellikler hala gözümün önünde. İstanbul’un çehresini hatırlatan acele ile çizilmiş krokileri hala saklıyorum. Yeni Cami ve Fatih Camisi’nin silüetini gayet iyi hatırlıyorum. Ne güzel renkli ve canlı bir şehriniz var. Son gördüğüm Türk kadını çarşaflı ve bizim şarklı dediğimiz sır içinde idi.

Eğer hayatımın en büyük gafı ve en büyük taktik hatası Atatürk’e yazdığım mektup olmasa idi, bugün büyük rakibim Proust yerine güzel İstanbul şehrinin imarıyla ben uğraşacaktım.

Bu mektupta, inkılap yapmış bir milletin en büyük inkılapçısına İstanbul’u eski  hali ile asırların tozu toprağı ile bırakmasını tavsiye ediyordum. Ne büyük hata yaptığımı sonradan anladım”.

Gerçekte ise Atatürk’e 1933 yılında Paris’teki büyükelçiliğimiz aracılığıyla göndermiş olduğu mektup ve kitaplar, bürokrasi engeline takılmış ve asla Atatürk’ün haberi olmamıştı. Bu durum ilgili kurumlarda yapmış olduğum araştırmalar sonucunda elde ettiğim dökümanlarla ortaya çıkmıştır.

Le Corbusier’nin, İstanbul’u eski hali ve asırların tozu, toprağı ile korumak önerisi çok nostaljik olarak değerlendirilebilir; fakat onu neredeyse tümüyle yıkıp bu günkü perişan hale getirdikten sonra ‘ne yaptık? diye düşünüyoruz. (Burada Bernard Show’un bir sözünü hatırlıyorum:6

“Bir işi yapmadan önce düşünmeyen yaptıktan sonra düşünür”.

O’nun İstanbul’u, surlarla çevrili olan tarihi yarımadaydı; onu restore edip koruyup yaşatabilirdik.

Benim, 1940’ların İstanbul’umun, Le Corbusier’nin 1911’deki İstanbul’undan çok farklı olmadığını anlıyorum. Eminönü’nden tramvayla Topkapı’ya giderken, bazı yerlerde tramvay ahşap evlere o kadar yakından geçerdi ki, cumbalar arkasındaki insanlar rahatça görülebilirdi.

Le Corbusier, İstanbul’a ait çok sayıda krokiler çizmiş, suluboya resimler yapmıştı. Yıllar sonra onlarla hasret gidererek şöyle der:

“İstanbul’u çizdiğim resimlere baktığım zaman, kalbimi bir sıcaklığın kapladığını hissederim.”

“Tanrı’nın sevdiği kulları genç ölenlerdir.” Bu güzel özdeyişin anlatmak istediği şudur: Tanrı, sevdiği kullarını üstün yeteneklerle donatır. Bu insanlar, yenilikçi ve yaratıcılıklarıyla daima gençtirler ve öldükleri zaman, hangi yaşta olurlarsa olsunlar genç ölmüşlerdir.

Le Corbusier bu anlamda, 78 yaşında ve ardında dünyanın çeşitli ülkelerinde çok sayıda öncü eserler bırakarak genç öldü.

Yunanlı mimarlar, Akropolis’in toprağından sembolik bir miktarın onun mezarına konmasına karar verdiler.

Hint’liler ise, küllerinin kutsal Ganj Nehri’ne serpilmesini istediler.

O kadar övdüğü Türk insanı onun için ne yaptı?

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler