Maçka, Teşvikiye Ve Nişantaşı

Yayın tarihi: 13.10.2006

Maçka, Teşvikiye Ve Nişantaşı

    

Acı Su Sokak, Vişnezade semtiyle Maçka arasındaki sınır çizgisinde yer alır. Bir taraftan eski ahşap evleri ve geleneksel mütevazı yaşam kültürüyle Beşiktaş  tarafına bağlıyken, diğer taraftan da Spor caddesinin devamı olan Maçka caddesiyle de yeniliğin, zenginliğin, burjuvazinin yeşerip geliştiği Teşvikiye ve Nişantaşı’na bağlıdır.

50’lere kadar askeri kışla olarak kullanılan ve sonradan İTÜ’ye bağlı fakülte ve yüksekokullara verilen Maçka kışlasını, o büyük ve etkileyici tarihi binayı geçtikten sonra, kimileri 20. yüzyılın başlarında Avrupa kökenli neo-klasik; kimileri de çağdaş-modern üsluptaki betonarme yapılarıyla Maçka ve Teşkikiye’nin gülümseyen yüzü görülür.

İşte, sol tarafta, önündeki geniş ve zengin çiçeklerle bezenmiş bahçesi, ilginç, değişik ifadeli kütlesiyle İzmir Palas yer alıyor. Binanın üzerinde kabartma harflerle mimarın adı yazılı:

 

J.D’Armi – Architecte

Bu eseri, daha lise öğrencisiyken bile beğenir, başarılı bulurdum; mimar olduktan sonra da düşüncelerim değişmedi. Modern mimarlık söylemi içinde yer almamasına karşın, gereksiz süslemelerden arınmış olması ve yalın ifadesiyle Modernizm’e yaklaşmış bir eserdir. Mimarı da, iftihar ettiği bu yapısına adını yazdırarak ölümsüzleşmiştir. Binaların ne kadarında mimar adları yazılıdır?

 

Maçka’nın gülümseyen yüzü: İzmir Palas.

 

Teşvikiye Reassürans Binası’nın plazası.

 

Maçka Palas ve solunda Reassürans Binası.

 

İtalyan sefareti olarak yapılan bina teknik ve meslek okulu oldu.

 

İzmir Palas’ın biraz ötesinde, Guilio Mongeri’nin tasarladığı dev boyutlu gövdesi ve batı neo-klasik üslubuyla Maçka Palas yer alır. Toplu konut-apartman olarak yapılan bu yapının birinci katında, dış duvardaki bir plakada şu satırla yazılıdır:

“Ünlü şair-Abdülhak Hamit Tarhan 11 yıl oturduğu bu dairede gözlerini kapadı. 13 Nisan 1937”

Maçka Palas’ın karşı tarafında yine Mongeri’nin 1920 lerde İtalyan Sefareti olarak tasarladığı neo-rönesans üllubundaki güzel bina yer alır.

Bu yapının, Maçka kışlasına çok yakın olması dolayısıyla, dönemin padişahı tarafından, sefaret olarak kullanımına izin vermediğini duymuştum.

Uzun zamandır kullanılmayan bu yapı 80’lerden itibaren bir teknik ve meslek lisesi olarak kullanılmaktadır.

Oysa ben bu Avrupa kökenli klasik eseri hep bir konservatuvar ve güzel sanatlar fakültesi olarak düşünürüm; onu bu yakışır.

Guilio Mongeri, bu ünlü İtalyan mimar, 1900-1930 yılları arasında aralıklı olarak İstanbul’da çalışmış, eserler vermiş; aynı zamanda da GSA’da hocalık yapmıştır.

1927 yılında yerini Modern düşünceli bir mimar olan Ernst Egli’ye terkedinceye kadar Avrupa neo-klasik-rönesans ve neo-Osmanlı mimarlığını öğretmiş ve bu üsluplarda eserler vermişti.

İstanbul’da yaptıkları kabul edilebilir ama Cumhuriyetimizin simgesi, yeni ve çağdaş Ankara, Ulus’taki Neo-Osmanlı üslubundaki Ziraat Bankası’na ne demeli?

Gerçekten de oraya yakışmayan, orada olmaması gereken bir binadır. Zaten bu yapı da Mongeri’nin sonunu getirmiştir.

İstanbul, 2500 yıllık tarihi boyunca pek çok değişik usluplardaki binaları bünyesinde barındıran bir mozaik; bu çeşitlilik ve çoğulculuk ona yakışıyor, adeta bütün mimari üsluptaki binaları içeren bir müze-şehir gibi; ama Ankara çok farklıdır.

90’larda, Maçka Palas’a modern üslupta bir komşu geldi: Reassürans Binası.

Mimarları Şandor Hadi ve Sevinç Hadi olan bu eser, 80 yıllık Cumhuriyet mimarlığımızın en başarılı modern eserleri arasında yer alır.

Mimarlar, yapının öz haklarından feragat ederek binayı Maçka caddesinden geriye çekip önünde, halkın kullanımına açık olan güzel bir plaza yaratmışlar, kentlilere ferahlık, güzellik ve mutluluk sunmuşlardır.

Ben, birçok kimseden –ki buna bazı mimarlar da dahildir – yapının komşusuna- tarihi Maçka Palas’a uyum sağlamadığı görüşünde olduklarını duydum.

Peki, uyum, komşusu olan bina gibi olmak, ona benzemek, onu taklid etmekle mi sağlanacak?

19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da gelişen Art Nouveau (Jugendstil) akımının uzantısı olan Viyana merkezli “Sezession” hareketinin parolası “Her çağa kendi sanatı, her sanatın kendi özgürlüğü” şeklindedir.

Evet, Şandor ve Sevinç Hadi, 20. yüzyıl sanatına ve onun özgürlüğüne uygun olan bir tasarımla ve Herakleitos’un “Zıtlıklar yoluyla uyum” kavramına uygun olarak, monotonluk yerine çeşitlilik sunup, kent dokusunu zenginleştirerek üstün başarıya ulaşmışlardır.

Büyük şairimiz Ahmet Haşim’in mimarlık ve sanattaki gelişme ve çağdaşlıkla ilgili görüşleri ne kadar yerinde ve doğrudur:13

“Maziye ait şekillere fazla rağbetin şu fenalığı vardır ki, yaşayanları hayatllarından zevk almaz bir hale getirdikten başka, gelecekten de ümidini keser. Arkaya baka baka, yere yuvarlanmaksızın istenilen istikamette kaç adım gidilebilir? Ecdada hürmet, onları takilt etmekle değil, fakat azim, zeka ve kabiliyette, onlardan hiç de aşağı olmadığımızı ve bize bıraktıkları şeref mirasını omuzumuzda taşıyacak kuvvette olduğumuzu göstermekle mümkündür.”

Bu düşünceyi Soren Kierkegaard’ın bir deyimi ile de açıklamak mümkün:

“Hayatı geriye bakarak anlar; İleriye dönerek yaşarız.”

Bunu mimarlığa uygularsak:

“Mimarlığı geçmişe bakarak öğrenir, İleriye dönerek yaratırız.”

Maçka Palas’ın karşısında, Rum kökenli vatandaşlarımızın işlettiği “Kıyık” pastanesi, temizliği, ürünlerinin lezzeti ve çeşitliliğiyle ünlüydü.

Caddenin devamında Teşvikiye Camisini görürüz. Bu yapı, girişinin olduğu esas cephesindeki İyonik-Korentiyen karışımı sütun başlıkları ve batı neo-klasik özentisi cephesi ile bana sevimsiz ve itici gelir; fakat karşısındaki sıra apartmanların birlikteliği çok güzeldir.

Aralarında Teşvikiye’nin kimliğini belirleyen İspılandid, Belveder, Narmanlı, Teşvikiye Palas gibi eski fakat bakımlı yapılarla, sonradan 20. yüzyılın ikinci yarısında yapılan modern üsluptaki apartmanların beraberliğini beğenirim.

Bu mimari eserler, farklı zamanlarda inşa edilmiş olup her biri kendi zamanlarının estetik anlayışlarını ifade etmektedirler ve böylece “Birlik içinde çeşitlilik” ilkesi doğrultusunda başarılı bir bütün oluşturmuşlardır.

Teşvikiye ile Nişantaşı nerede ve nasıl birleşir? Ben, ayrı olduklarını düşünmüyorum; onlar birbirlerinin devamıdır.

 

Teşvikiye Palas: Komşusunun cephesini örten balkonlu duvarıyla.

 

Teşvikiye’den görünüş.

 

Teşvikiye Palas, mimar olarak asla yapamayacağım türden bir bina olmasına karşın onu beğenir ve güzel bulurum.

Esas cephesindeki küçük balkoncuklar pratik bir işleve cevap vermemesine karşın binayı süsleyen dekoratif öğeler gibidir.

Neredeyse yüzyıl önce yapılmış olan bu ve benzeri yapıların nasıl bu kadar yıpranmamış ve temiz kalabilmiş olmalarına şaşarım.

Ondan sonra da tarihi Teşvikiye karakolu önündeki dikilitaşıyla selam durur.

Sağ taraftaki lise binalarını geçtikten sonra, Valikonağı caddesine varmadan önce, bir zamanlar benim de müşterisi olduğum “Venüs erkek berberi” çoktan kapanmış; onun yerine önce bir çiçekçi dükkanı açılmıştı; şimdi o da yok.

Valikonağı caddesinde Nişantaşı’nı geçtikten sonra Harbiye’ye doğru yürürken sağ taraftaki “Nuri Bey” apartmanının en üst katına modern, dubleks bir daire yapmıştım; çok beğeni toplayan bu dairenin sahipleri olan Aclan ve İnci Buharalı yakın arkadaşlarımdı; zaten onlardan sonra bütün bina işyeri haline dönüştürüldü.

1962 yılında yapmış olduğum dubleks daire, 1980’lerde tümüyle yıktırılmış ve yerine şimdiki inşaat yaptırılmış olup benimle hiçbir ilgisi yoktur.

Devamında, ahşaptan yapılmış güzel kapısıyla Vali Konağı yapısı gelir ve onu da geçtikten sonra, Süleyman Nazif sokağıyla kesiştiği köşede, zemin katında “Yekta” restoranın olduğu, mimar Vedat Tek’in kendisi için yaptığı konut binası yer alır.

Cumhuriyet’ten sonra da birçok eserler veren mimar, klasik Osmanlı mimarlık biçimlerini kullanarak, “I. Milli Mimarlık” akımının yaratıcılarındandır.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaptığı bu ev de, söz konusu akımın bir örneği olup kendi söylemi içinde başarılı bir eserdir.

Cumhuriyet kurulduğu zaman 51 yaşında olan Vedat Bey, “Neo-Osmanlı üslubu geliştirerek mimarlığını sürdürmüştü; kendi evi de bu üsluptadır.

Ancak Cumhuriyetimiz, eskiyi tekrar ve taklit etmek yerine, her alanda olduğu gibi, mimarlıkta da yeni ve çağdaş bir atılım beklemektedir.

Vedat Tek, bu modernist değişim ve atılımı yapmamış  ya da yapamamış; Cumhuriyet’in ilk on yılında da nostaljik, I. Milli denemelerden sonra mimarlık sahnesinden çekilmiştir.

Benzer bir durum da Mongeri’nin kariyerinde görülür. O da 20. yüzyılın başında İstanbul’a gelmiş ve aralıklarla 30 yıl kadar çalışmış, Batı ve Osmanlı kökenli neo-klasik üslupta eserler vermiş, I. Milli Mimarlık akımı içinde de yer almıştı.

 

Vali Konağı Caddesi’nde Mimar Vedat Tek Konağı. Sol altta diğer bir görünüş.

 

Vali Konağı Caddesi’nde “Nuri Bey” apartmanı (ortadaki bina).

 

Son eseri olan Bursa’daki Çelik Palas Oteli için öğrencilerine:

“Modern yapayım dedim, olmadı; ben yapamıyorsam size de yaptırmam.”

diyerek 1930 yılında GSA’daki hocalığından da ayrılmış ve yerini çağdaş Türk mimarlığına çok önemli katkısı olan Ernst Egli’ye bırakmıştır.

Her sanat ve bilim alanında yenilikleri izlemek, öğrenmek ve uygulamak önem taşır; çağındaki gelişmelere uyamayanlar sahneden silinir.

Kendilerini “muhafazakar-tutucu” ve “gelenekçi” olarak tanımlayanlar, gerekli esneklik ve değişmeleri sağlayamadıklarından donmuş kalıplar içinde kalarak ilerleyemez ve gelişemezler.

Eğer Vedat Tek, Le Corbusier’nin 1923  yılında yayımladığı “Vers Une Architecture” (Bir Mimariye Doğru) kitabını okuyup oradaki fikirleri benimseseydi, belki de ülkemizde çağdaş modern mimarlığın  öncülerinden birisi olabilirdi.

Maçka caddesi ile Valikonağı caddesinin kesiştiği kavşaktaki dikili Nişantaşı’nı geçerek Rumeli caddesinden devamla sağda Şişli Halkevi, Kütüphanesinden yararlandığım, içinde değerli konuşmalar dinlediğim ve bahçesinde basketbol oynadığım bir kültür merkeziydi.

Eminönü Halkevi de zaman zaman gittiğim, içinde sosyal ve kültürel etkinliklerin yapıldığı bir yerdi. Cemal Reşit Rey’in, Frederick Chopin’in eserlerinden oluşan güzel bir resitalini de orada zevkle dinlemiştim.

Toplumun sosyal, kültürel ve sportif yaşamının gelişmesinde çok önemli katkıları olan Halkevlerini de ortadan kaldırmak Demokrat Parti’nin yaptığı olumsuz işlerden birisi oldu. Başbakan Adnan Menderes bu icraatın gerekçesini şöyle açıklamıştı:14

“Halkevleri içtimai ve siyasi bünyemiz içinde tamamiyle abes, beyhude, geri ve yabancı uzuv halindedir.”

Tabii ki bunlar doğru değildi; asıl amaç İsmet İnönü önderliğindeki CHP’den intikam almaktı.

Bu duyguyu, ilerki yıllarda, zaman zaman konuştuğum Demokrat Parti’nin Ulaştırma Bakanı olan Seyfi Kurtbek’ten de dinlemiştim.

T.C. Kara Kuvvetlerinden ayrılarak Demokrat Parti safında yer alan Seyfi Kurtbek’te, İsmet İnönü nefreti o derece fazlaydı ki, posta pulları üstündeki İnönü resmini siyah mürekeple kapattırıp, öylece kullanıma sokturmuştu.

Evet, Demokrasi’den büyük umutlarla parlak bir gelecek beklerken, kendimizi nefretin, kavganın ve intikam duygularının var olduğu alaturka bir “Demirkıraasi” keşmekeşi içinde bulmuştuk.

Sonu, trajik bir hesaplaşmayla biten bu on yıllık dönem tarih kitaplarında yazılıdır; ancak burada çok kısa olarak Cumhuriyete ve Atatürk devrimlerine bağlı vatandaşlarımızı derinden yaralayan bir olaydan söz edeceğim:

Demokrat Parti’nin gericilere verdiği tavizlerden cesaret alan bazı çıkarcılar, kiraladıkları geri zekalı, tetikçi neandertal adamlarının ellerine balyozlar vererek Atatürk’ün heykellerine saldırttılar. Saldırılan o kadar çok arttı ki sonunda Demokrat Parti “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar” kanununu çıkartmak zorunda kaldı (1951).

1950-1960 dönemi, Türkiye için çok sancılı bir dönemdir; pek çok hatalar yapılmıştır.

Beni çok etkileyen diğer bir olaydan da kısaca söz etmek isterim.

Uluslararası düzeyde ün sahibi olan şairimiz Nazım Hikmet 1950 yılında çıkarılan Af Kanunundan yararlanarak, 12 yıl 7 ay süren hapis hayatından sonra serbest bırakılmıştı. Fakat sürekli olarak izleniyor, baskı altında tutuluyordu. Yakın geçmişte kendisi gibi sol görüşlü diğer bir aydın yazarımız olan Sabahattin Ali’nin vahşice öldürülmesi ve solun devamlı olarak taciz edilmesi sonucunda kendi hayatının da tehlikede olduğunu hissetmiş ve yurt dışına kaçmayı planlamıştı.

Sonradan akrabası olacak Refik Erduran’ın deniz motoruyla İstanbul’dan Karadeniz’e çıkmışlar ve Nazım Hikmet oradan geçmekte olan bir Romen vapuruyla Romanya’ya, sonra da Rusya’ya iltica etmişti (1951).

Sürekli olarak anavatanına olan bağlılık ve hasretini dile getiren şair 1963 yılında Moskova’da ölmüştür.

“Çok yorgunum, beni bekleme kaptan

Seyir defterini başkası yazsın

Kubbeli çınarlı mavi bir liman

Beni o limana çıkaramazsın.”

dizeleriyle vatanına olan duygu ve özlemlerini dile getiren ünlü şairimiz, gerçekten de “o limana” çıkamamıştır.

Moskova’daki Novodeviçiy mezarlığında yatmakta olan Nazım Hikmet, hala vatanına dönebilmenin umut ve beklentisi içinde.

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler