Kore Savaşı (1950)

Yayın tarihi: 13.10.2006

Kore Savaşı (1950)

    

II. Dünya Savaşı sona ereli henüz beş yıl olmuştu ki, ülkemize göre, dünyanın öbür ucunda yeni bir savaş başlamıştı. İnsanoğlu savaşmadan duramıyordu; bu genlerinde mevcut olan bir özellikti sanki.

1950 yılında, Komünist rejimdeki Kuzey Kore’nin, Güney Kore’ye saldırmasıyla başlayan savaşa, Birleşmiş Milletlerin almış olduğu bir karara uygun olarak Türkiye de katıldı. Artık Kore’de, ABD ve Güney Kore askerleriyle beraber, Türk askeri de savaşacaktı. Bir tugaydan oluşan birliğimiz General Tahsin Yazıcı komutasında gemilerle Kore’ye gönderildi.

Hepimiz, Mehmetçiğin kahramanca savaşarak zaferler kazanacağından emin olarak cepheden gelecek haberleri heyecanla bekliyorduk.

Nitekim öyle de oldu; birliğimiz Kunuri kasabasındaki çarpışmalarda kahramanlık göstererek zafer kazanmıştı; ajans haberleri böyle diyordu. Hepimizde sevinçle beraber bir endişe de vardı, gerçekte durum nasıldı?

Ertesi gün Hürriyet Gazetesi’nin manşeti şöyleydi: GENERAL TAHSİN SAĞ! Bu haberin altında da ressam Süruri’nin etkili çizgileriyle temsili bir resim de yer almıştı:

Bu resimde Albay Celal Dora, beline Türk Bayrağı sarılı bir durumda, Mehmetçiklerle beraber göğüs göğüse savaşırken gösteriliyordu. Tugayımızın çok zor bir durumda kalmış olduğu belliydi:

Sonradan öğrendiğimize göre, ABD birlikleriyle olan irtibatımız kesilmiş ve onlar geri çekilince bizimkiler düşmanın kuşatması altında kalmışlardı.

Gerçekten de kuşatma, Mehmetçiğin olağanüstü kahramanca savaşması sayesinde yarılmış ve Tugayımız kurtulmuştu; fakat çok ağır kayıplar da vermiştik:

700 den fazla şehit ve 2000 den fazla yaralı.

Türkiye’nin bu özverisi NATO’ya kabul edilmemiz yolundaki en büyük etkenlerden birisi olmuş ve ülkemiz kendisini güvence altına almıştı. (1952).

Konuyla ilgili olarak bir olayı anlatmak isterim: Yaz tatillerinde gittiğimiz Erdek’e yakın Ocaklar Beldesinin korucusu, Koreli bir gazi olan Nazif’ti. Kendisi, bana bir anısını şöyle anlatmıştı:

“Kunuri savaşından sonra, uçsuz bucaksız bir arazide tek başıma kalmıştım. Uzun bir süre bilinmeyen bir yöne doğru yürüdüm. Açlık ve susuzluktan bitkin bir haydeyken uzakta, derme-çatma, çiftliğe benzer bir dam gördüm, oraya doğru yürüdüm. Etrafta insan yoktu; belli ki onlar da savaştan kaçmışlardı. Damın altında birkaç tane domuz gördüm, onlara doğru yürüdüm. Domuzlar da aç kalmışlardı, onlara yiyecek birşeyler getirdiğimi sanarak bana doğru geldiler; ben de süngü takarak domuza saldırdım ve işini bitirdim.

Öylesine açtım ki hocam, domuzu oracıkta çiğ çiğ yedim!

Nazif’e isabet eden mermilerden birisi husyesine rastlamış ve yarısını kopartarak onu tek husyeli bırakmıştı.

Nazif bu haldeyken iki kere evlenmiş ve beş çocuk yapmıştı. Düşünüyorum da eğer husyesi eksiksiz olsaydı acaba kaç çocuğu olurdu?

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler