Missouri Zırhlısı İstanbul’da (1946)

Yayın tarihi: 13.10.2006

Missouri Zırhlısı İstanbul’da (1946)

    

II. Dünya harbinin bitmesiyle oluşan mutluluk günlerimiz ne yazık ki çok sürmedi. Emperyalizme karşı mücadele veren Türkiye ve Sovyetler Birliği 17 Aralık 1925’te Türk-Sovyet Dostluk ve Saldırmazlık Paktı İmzalamışlardı.

Ancak 1945’te Sovyetler Birliği bu anlaşmayı tek taraflı olarak bozdu ve devamında Türkiye’den Kars, Ardahan topraklarının bir bölümünü ve İstanbul Boğazında deniz ve kara üstleri istedi.

Tabii bu durum bizim için çok endişe vericiydi; üstelik ABD ve İngiltere de, onlarla birlikte harbe katılmadığımız için Türkiye’yi yalnız bıraktılar. Fakat Türkiye, dünya kamuoyuna, bir saldırı halinde sonuna kadar savaşacağını bildirdi.

ABD ve İngiltere bu olay dolayısıyla, Sovyetlerin emperyalist emelleri hakkındaki ilk işaretleri de görmüş oldular ve Potsdam Konferansı’nda Türkiye’ye destek verdiler.

Krizin patlamasından yaklaşık (7) ay sonra ABD Büyükelçimiz Münir Ertegün Washington’da öldü; ABD Hükümeti O’nun cenazesini, dünyanın ikinci büyüklükteki savaş gemisi USS Missouri ve iki kruvazör eşliğinde İstanbul’a gönderdi.

ABD’li general Mac Arthur, Japon imparatoru olan Güneşin Oğlu-Hiro Hito’yu  ayağına kadar, Missouri’ye getirtmiş ve Japonya’nın “kayıtsız şartsız” teslimiyet  belgesini orada imzalatmıştı. (1945) Söz konusu savaş gemisinin böyle bir sembolik değeri de vardı.

Tabii bu olay, Amerika’nın Sovyet tehdidine karşı Türkiye’ye destek anlamını taşıyordu ve böylece rahat bir nefes aldık.

Fakat aklımı kurcalayan bazı şeyler vardı:

-I. Dünya Harbinden yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu, Sevr Anlaşmasıyla yok edilme noktasına getirilmişti; ve o tarihte ABD Başkan olan Wilson, Türkler için şu sözleri söylemişti:

 

Missouri Zırhlısı’nın İstanbul’u ziyaretinin çok önemli sembolik anlamları vardı; bu nedenle hatıra pulu bile bastırılmıştı.

 

“Artık Türklerin, gelmiş oldukları yer olan Orta-Asya’ya dönmelerinin zamanı gelmiştir. “

Evet, artık Türkler Anadolu’dan tümüyle çıkarılmalı, kovulmalıydı!

Anadolu’dan çıkan ya da çıkartılan Ermenilerin büyük çoğunluğu ABD’nin Kalifornayi eyaletine yerleşmişler, hatta orada “Küçük Ermenistan” adını verdikleri bir yerde yaşıyorlardı.

Onların ve diğer Türk düşmanı olan Rumların da etkin çalışmaları sonucunda ABD de de Türkler aleyhine böyle bir politika oluşturulmuş ve bu da Wilson tarafından dünyaya duyurulmuştu.

-ABD, İstanbul’da ve Anadolu’dan diğer bazı şehirlerinde “Amerikan Kolejleri” kurmuştu; bunların, bizim bilmediğimiz gerçek amaçları neydi?

Bütün bunlar ve daha başka sebeplerden dolayı ABD’nin “Dostluğuna” daima kuşku ile bakmaktayım.

Fakat ülkemizde, Amerika ve Amerikalılara büyük bir hayranlık vardı.

Missouri (Misuri) zırhlısı İstanbul’a geldiği zaman Abanoz sokağındaki hayat kadınlarının evleri boyanmış, kadınlara özel bakım yapılmıştı.

Kızılordu’nun ülkemize karşı tehdit edici durumuna tedbir olarak ABD, bize askeri ve ekonomik yardım kararı aldı ve 1947 ilkbaharında ABD başkanı Harry Truman, anlaşmayı imzaladı; yardımı da Dışişleri Bakanı olan Marshall (Marşal) denetleyecekti; bu nedenle “Marşal yardımı”denildi.

Marşal yardımının ilk bölümü 1947 yılının sonbaharında yurdumuza ulaştı. Yardım, birçok değişik eşyalardan ve askeri malzemelerden oluşuyordu. Artık ABD yapımı yeni askeri araçlar şehirlerimizde dolaşıyor, asker ve subaylarımızın giysilerinde de değişiklikler ve yenilikler görülüyordu.

Babaları subay olan arkadaşlarımın ayakkabıları bile değişmişti:

İki tür ayakkabı vardı: Adını, ABD başkanı olan Roosevelt’ten (Ruzvelt) alan ayakkabıların altı kauçuk, deriden ve kahverengindeydi. Bunlar, bot biçimindeydi.

Diğer türün adı da, İngiliz Başbakanı olan Churcill’di. (Çörçil). Bunların rengi siyah olup kösele tabanlıydı.

Evet, artık “Sümerbank’ın yaptığı ve pençesi kabaralı geleneksel postal’ımızın yerini bu iki tür bot almıştı.

Fakat ilginçtir, subaylarımıza verilen bu botları, onların çocuklarında da görüyordum.

Ancak anlaşmanın bir maddesine göre, ordumuza yardım adı altında verilen silahlar ve diğer askeri malzeme, ABD’nin bilgisi ve onayı alınarak kullanılabilecekti.

Türkiye tarafından o sırada pek önemsenmeyen bu madde, ilerde, 1964 Kıbrıs’a müdahale kararı üzerine, çok sıkıntılar doğuracak ve arkadan da ABD Başkanı Lyndon Johnson’un (Lindın Cansın) kınamalar ve suçlamalarla dolu mektubu Türk yetkililere gönderilecek ve devamında da ambargo uygulanacaktı.

1950’de iktidar olan Demokrat Parti hükümetinde Amerikan hayranlığı o ölçüdeydi ki yöneticileri Türkiye’yi de “Küçük Amerika” yapmak sevdasına kapılmışlardı.

Söz konusu yardım çerçevesinde ülkemize çok miktarda ABD’li uzman, teknisyen, subay, asker de gelmişti; bunlar Türk topraklarında fakat Türkler’in giremediği sıkı kontrol altındaki mahallelerde yaşıyor ve her türden mal, yiyecek ve içeceklerini (PX) denilen özel marketlerinden alıyor, özel sinema ve eğlence yerlerini kullanıyorlardı. Çocukları için kendi okullarını bile yapmışlardı.

Bu insanların işledikleri suçlar için de Türk Yasaları ve Adaleti geçerli değildi.

1950’li yılların ortalarında, ülkemizdeki ekonomik sıkıntı, yokluklar ve karaborsa had safhadaydı.

Amerikalı askerler ve uzmanlar, görevlerini tamamlayıp giderlerken, kullanılmış eşyalarını haraç-mezat satarlar ve yokluk içindeki halkımız da bunları kapışarak satın alırlardı.

Babam, yaş haddinden dolayı 1956 yılında emekli olmuş ve kendisine ikramiye olarak 10.000 TL (on bin TL) verilmişti.

Evine ve ailesine çok düşkün olan annemin isteği üzerine, mutfağımızdaki geleneksel “Tel dolap” yerine bir buzdolabı (soğutucu) satın almamıza karar verildi.

Ancak o tarihlerde döviz yokluğu nedeniyle piyasada ithal dolaplar mevcut olmadığı gibi ülkemizde onları üreten fabrikalar henüz kurulmamıştı. Tek çıkar yol, ikinci el bir dolap satın almaktı. Ülkemizi terk eden bir ABD’li ailenin evindeki mezata katılan babam, ikinci el bir buzdolabı satın almak için, emekli ikramiyesi olan 10.000 T.L. kadar teklifini yapar; ancak dolaba, 12.000 TL. veren başka birisi sahip olur.

Bu olaya çok üzülen anneme bir sürpriz yaparak, ülke dışından getirdiğim yepyeni bir buzdolabını mutfağına yerleştirdim ve O’nun mutluluğunu paylaştım.

Amerika’nın etkisi o boyutlardaydı ki örneğin elma ağaçlarımız aşılanarak, Amasya elmalarımız yerine “Starkin” ve “Golden” tipi elmalar ön plana geçmişti; manavlar artık “Vaşington” portakallar satıyorlardı.

Ünlü “yarımca” kirazlarımızın yerini “Napolyon” kirazları almıştı.

Türk insanı, ABD ürünleri olan “Coca-Cola” “Hamburger”, “Blu-cin” (Blue Jean) ile tanışmış ve onları benimseyerek hayatına katmıştı.

DP yönetiminin sebep olduğu yokluklar “Karaborsa” dönemini doğurmuştu; örneğin otomobiline bir parça almak için acentaya giden vatandaş “yok”la karşılanıyor; fakat aradığı parçayı nerede bulacağının adresi veriliyordu. O adresten de fahiş fiyat karşılığında satın alınabiliyordu.

 

Missouri zırhlısı boğaziçi sularında, 1946.

 

DP bu yolla, pek çok “vurguncu insan”, “Karaborsa zengini” yaratmıştı.

Bu dönemde pek çok açıkgöz vatandaş “köşeyi dönerek”, “yolunu bularak” çalışmadan zengin olmuşlardı.

Missouri’nin İstanbul’a gelmesiyle başlayan ikili ilişkilerimiz, inişler-çıkışlarla o günden beri devam edegelmekte; evet 1946 yılında Dolmabahçe’de sevinçle karşıladığımız “coni”leri, bu kez 1968’de yine Dolmabahçe’de nefretle denize döktük!

Bununla da kalmayarak, 1969 yılında, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni ziyaret eden ABD Büyükelçisi Robert Kommer’in ABD bayraklı makam otosunu da Rektörlük Binası önünde yaktık!

(Bu vesile ile o günlerde öğrencim olan baş aktör Ahmet Sönmez’i tebessümle anıyorum!).

İngilizler ne kadar doğru söylemişler: “Ülkeler arasında ebedi dostluklar ya da ebedi düşmanlıklar yoktur; ebedi menfaatler vardır.” diye!

 

 

Beşiktaş Şeref Stadı

Bize yakın olan ve zamana göre değiştirilen adlarıyla önce CHP devrinde İnönü, sonra DP döneminde Mithatpaşa, sonra da Beşiktaş olan Dolmabahçe stadının inşaatı daha bitmediği için, futbol maçları Beşiktaş’ın Şeref Stadında oynanırdı. Burası yanmış ve harabe halindeki Çırağan Sarayı’nın kuzeyindeki boş alandı. Deniz tarafında açık, karşısında da kapalı tribünleri vardı ve seyirci kapasitesi de tahminen beş-yedi bin civarındaydı.

Zemini toprak olup yağmurda, çamurda yürümenin bile problem olduğu bu “bakla tarlası” gibi yerde futbol oynamak çok zordu; üstelik toplar meşinden olduğu için suyu emer ve çok ağırlaşırdı. Burada birçok maç seyrettim yürüyerek Spor caddesinden Beşiktaş’a iner, oradan da stada ulaşırdım. Çevre o kadar sakin ve güzeldi ki, bu yürüyüşü çok severdim.

Stad, her şeyiyle çok ilkeldi: Oyuncular Çırağan Sarayı’nın harabeleri içinde soyunur, hazırlık yapar, sonra da kuzeydeki kapıda sıralanır ve yaklaşık 2.5 metre yükseklikteki merdivenlerden inerek stada koşarlardı.

Koyu Beşiktaş’lı olan Mümtaz Soysal hocamız bir yazısında Kartalların merdivenlerde inişini “denize açılan bir donanma”ya benzetmişti; gerçekten de o yıllar muhteşemdi Beşiktaş, hele forveti:

Sabri-Hakkı-Kemal-Şeref-Şükrü diğerleri de Etem-Yavuz-Dr. Vedii-Çengel Hüseyin-Yani-Çaçi idi.

O Şükrü ki, sonradan İtalya’da, Lazio ve Palermo’da futbol oynadı; gol kralı oldu.

İtalyanlar onu, rayları üzerinde hızla giden trene benzettiler. Burada bir olayı nakletmek isterim:

Yıllar sonra Şükrü futbol hayatını bitirmiş, yurda dönmüş ve zamanla da çok kilo almış ve göbeklenmişti.

Almanya ile yapacağımız bir milli maç için oraya gidecek kafileye, moral vermesi için Şükrü de dahil edilmişti. Almanya’ya gidildi, maçtan sonra Şükrü, futbolcularımızı bir İtalyan restoranına götürür.

Kapıda onları karşılayan garson Şükrü’ye “Biraz bekle, sana sağlam bir sandalye getireyim” der. Şükrü’nün, standart sandalyaya oturursa onu kırabileceğini düşünmüştür ve kaba bir sandalye getirerek Şükrü’yü oturtur. Şükrü’nün biraz canı sıkılır, fakat lokanta sahibi İtalyan, Polermolu’dur, onunla biraz konuşmak ister ve garsona çağırmasını söyler. Birazdan obez Palermolu patron önlüğü ve elindeki havlusuyla gelir. Şükrü, futbolcularımız önünde biraz hava atmak ister ve yemekleri ısmarladıktan sonra patrona:

“Ne haber ben, Palermolu futbolcu sol açık Türk Şükrü, hatırladın mı? diye sorar.

Adam tuhaf tuhaf bakar:

“Tanıyamadım der, Şükrü incecik bir delikanlıydı; sen ise bir bidona benziyorsun” der.

Şükrü biraz bozulur, ama devam eder:

“Biraz kilo aldım, o kadar” der. Palermolu obez ısrarcıdır:

Peki, der, söyle bakalım, antrenörünüz kimdi?

“Vialli” diye yanıtlar Şükrü. Yanıt doğrudur, adam duraklar:

“Peki der, kümede kalmak için yapılan o müthiş maçı anlat.”

Şükrü bir an düşünür ve anlatır:

Palermo’nun kendi sahasında oynadığı ligin son maçıdır ve kazanamazsa küme düşecektir. Maçın son dakikalarında durum hala sıfır sıfırdır ve o sırada Palermo bir penaltı kazanır. Antrenör, penaltıyı atması için Şükrü’yü gösterir. O da topu penaltı noktasına koyar ve çok sert bir şut çeker. Fakat, kaleci, harika bir refleksle uçmuş ve topu kornere atabilmiştir. O şokla yıkılan Şükrü’nün yanına bir takım arkadaşı gelir ve ona “Sen artık ölü bir adamsın, Mafya seni sağ bırakmaz” der.

Şükrü topu alır ve korner atmak için köşe noktasına koyar. Maçın bitmesine saniyeler kalmıştır; Şükrü, o ünlü falsolu korner vuruşunu yapar ve top kimseye değmeden kaleye girer. Maç bitmiş, Polermo 1-0 kazanarak kümede kalmayı başarmıştır.

Palermolu Patron o heyecanlı anı tekrar yaşar ve ağlayarak, Şükrü’nün boynuna sarılır.

Şükrü, der “Sen gol kralı oldun, çok para kazandın, onları ne yaptın?”

Şükrü eliyle göbeğini hafifçe okşayarak:

“Hepsi burada duruyor” der.

“Hatırlar mısın, Palermo’da evinin kapısı önüne paketlerle tatlılar, börekler bırakırlardı?"

“Haa, evet, tabii”

Palermo’lu Patron biraz gurur, biraz da utangaçlıkla:

“Onları sana ben getirirdim” der.

(İtalyanlar Şükrü’ye Sukru derlerdi??

Şükrü’yü Ankara’da, İstanbul’da pek çok defa seyrettim; efsane futbolcularımızdan birisiydi. Ne yazıktır ki futbolu bıraktıktan sonra aşırı şişmanladı ve hayata erken veda etti.

Fenerbahçe futbol takımı, Şeref Stadı’na bazen deniz yoluyla, özel bir motorla gelirdi. Fenerbahçe taraftarları motorun yanaşacağı rıhtımda toplanır, taa uzaktan içindeki oyuncuları seçmeye çalışırlardı:

Cihat-Murat-Ahmet-Selahattin-K. Halil Samim- K. Fikret- Erol-Suphi- Lefter- Halit. Evet, bütün as oyuncular vardı; Fenerliler mutluydu.

Ben İstanbul takımlarını tutarım; İstanbulspor dahil.  Kendi aralarında maç yaptıkları zaman da hangi takım daha güzel ve centilmence oynarsa onun kazanmasını isterim. Fakat futbol bu, her zaman da güzel oynayan takım kazanamıyor ki.

İlk gençlik günlerim Ankara’da geçtiği için Gençlerbirliği’nin de kalbimde ayrı bir yeri vardır: Sonradan Fenerbahçe’ye giden sol bek Ahmet’li, kaleci Erdal’lı; hele büyük futbolcu, kaptan Hasan Polat’lı takımı ne kadar heyecanla izlerim.

Erdal, Fenerbahçe’de oynarken çok talihsiz bir olay oldu: yabancı bir takımla yapılan maçta, Erdal, rakip santrforla karşı karşıya kaldı ve topu tutmak için ayaklarına doğru hamle yaptı. O sırada da oyuncu vuruşunu yapmıştı ve tekmesi top yerine Erdal’ın tam yüzüne geldi.

Ne yazık ki Erdal’ın yüzü parçalanmıştı. Baygın halde götürülen sporcumuzun tedavisi yapıldı; fakat, kazanın izleri yüzünde kalıcı oldu.

Elli yıl önce günümüzdeki estetik cerrahisi olsaydı, çok yararlı olabilirdi. Kaza, Dolmabahçe Stadında, deniz tarafındaki kalede, çok yakınımda olmuştu; bunun üzüntüsünü hep hissederim.

Galatasaray’da Gündüz, Turgay, Kadri, Bülent, İsfendiyar, Naci en beğendiğim sporculardı.

Gündüz, uzun boyu ve güçlü vücudu ile rakip kalecilerin en korktuğu santrfordu; özellikle kafayla attığı goller unutulmaz.

Kendisi, Atatürk’ün üç Ali’sinden birisi olan Kılıç Ali’nin oğluydu; iyi eğitimli, kaliteli bir sporcuydu. Milli takımımızın Çin’i, 4 golle yendiği maçta birkaç golümüzü kafayla atmıştı.

Turgay, kaleci Erdoğan’ın çok erken vefatından sonra Galatasaray kalesini devraldı ve Cihat’tan sonra o da adını, futbol tarihimize altın harflerle yazdırdı.

Cihat, “çizgi” kalecisi; Berlin’de Alman milli takımını (2-1) yendiğimiz maçtan sonra, Berlin Panteri ünvanını alan Turgay da “18 pas alan” kalecisi olarak ün yapmışlardı.

Şeref Stadındaki anılarım çok fazla; ama bu statta unutulmaz bir maçı anlatacağım:

Soğuk bir kış günü, karla karışık yağmur yağıyor. Orta Avrupa’nın ünlü takımlarından biri olan Uypeşt; çok güçlüler. Onlara karşı Beşiktaş-Fenerbahçe- Galatasaray karması maç yapıyor. Sahada öbek öbek çamur ve su birikintileri. Maçla beraber müthiş bir mücadele başlıyor, karşılıklı goller atılıyor. Kalemizde Hüsnü adında çok genç bir çocuk; fakat harikalar yaratıyor, çamurdan tanınmaz halde!

Forvette BJK’li Kemal, çamur içinde ve yüzü şişmiş; yanında FB’li Ahmet, kanlı başı sargılanmış durumda. Asıl yeri sol bek olan Ahmet’i, FBli antrenör Macar Molnar, ilerde sol iç oynatıyor. Ben deniz tarafında, açık tribündeyim.

Kemal bize soruyor: Kaç kaç? diye, skoru bilmiyor, öylesine kaybetmiş kendisini. Bağırıp skoru söylüyoruz;: yenik durumda olduğumuzu öğrenince çılgın gibi saldırıyor ve maç 4-4 berabere bitiyor.

Dolmabahçe Stadındaki en mutlu anım da Puşkas’lı, Hidekuti’li, Buzanski’li, Lantoş’lu; 100 senedir Londra-Wembley stadyumunda yenilgi yüzü görmemiş İngiltere Milli takımını orada 6-3, sonra Macaristan’daki rövanş maçında da 7-1; Brezilya’yı 4-2 lik skorlarla dize getiren efsane Macar Milli takımını 3-1 yendiğimiz o harika maçtır.

Bütün Türkiye’yi sevince boğan bu maçı ilerde geniş bir şekilde anlatacağım.

O maçlarda, seyirciler arasında kavga, küfür olmaz, sahaya birşeyler atılmaz, insanlar uygar bir şekilde karışık olarak otururlardı. Sadece takımlarına koro halinde moral verilirdi.

Şeref Stadı’nın yerine Çırağan Palas Kempinski otelinin ilave ikinci binası yapıldı.

Son elli yıldır, kırsal nüfusun kentlere akarak yığılması sonucunda arabesk-pop-taşra kültürü İstanbul’u esir aldı ve boğdu.

Böylece “neandertal insan”ına benzeyen türden acayip bir nesil ortaya çıktı ve bunlar toplumun içinde her yerde mevcut: Maçlarda, kalabalık sürüler halinde, otolarda direksiyon başında, yollarda, gazinolarda, çarşıda, pazarda.

Her an, her yerde bu tür “neandertal magandalarına” rastlanabilir; çok dikkatli olmalısınız. Bunların yaptıkları magandalıklara da katlanmak gerek; aksi halde hırpalanmak, daha kötüsü bacaklardan kurşunlanmak ihtimali mevcut.

Ben, yaklaşık 20 yıldan beri futbol maçlarına gitmiyorum; en son olarak 1984 yılında Dolmabahçe’de İngiltere’ye (8-0) yenildiğimiz maça gittim ve sonunda üzüntüyle çıktım.

Bu kadar işkence yetti.

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler