Pera-Beyoğlu’nun Fethi (6-7 Eylül 1955)

Yayın tarihi: 13.10.2006

Pera-Beyoğlu’nun Fethi (6-7 Eylül 1955)

    

6 Eylül 1955 günü saat 18.15’te, Atlas sinemasından dışarıya, İstiklal caddesine çıkmıştım. Hava hala aydınlık ve etraf her zamanki gibi kalabalıktı. Fakat, daha erken olmasına karşın bazı mağazaların kepenkleri indirilmiş ve bir kısmının da üstlerine kırmızı yağlı boyayla (x) şeklinde işaretler konulmuştu.

Saat 18.30 sularında, Galatasaray Postanesi önlerinde, ellerinde demir çubuklar ve sopalarla bir kalabalık grup belirdi ve vahşi hayvanlar gibi bağırarak çevreye saldırdılar.

Mağazaların vitrinleri parçalanıyor, içlerine girilip yağmalanıyorlardı. Bu saldırının, planlanmış olduğu belliydi: Önceden küçük bir grup, tahrip edilerek yağmalanacak olan mağazaları yağlı boyayla belirlemişler ve arkalarından gelecek olan gözü dönmüş “neandertal adamlarına” öncülük etmişlerdi.

Bu adamların öylesine gözleri dönmüştü ki, ellerinde demir çubuklar olmayanlar, vitrinleri tekme ve dirsekleriyle kırıyor ve içeriye dalıyorlardı. Bir çoğunun da bu nedenle, elleri ve yüzleri kanlıydı.

İşaretlenmiş olanlar Rum vatandaşlarımızın mağazalarıydı; fakat o kıyamette, diğer azınlıklarınkiler de kim vurduya gidiyordu.

Yağmacı ilkel neandertaller, sadece zemin katta olanları tahrip etmekle yetinmiyor, fakat binaların dışından maymun gibi üst katlara da tırmanarak oraları da yağmalıyorlardı.

İnsanlar da yan sokaklara kaçışıyorlardı.

Benim üstümde subay üniformam vardı; o sırada 41-7. dönem yedek subay olarak istihkam teğmen rütbesiyle askerlik görevimi yapıyordum ve kendimi savaş meydanının tam ortasında bulmuştum.

Fakat bu bir savaş değildi ki! Savaş, iki taraf arasında olur; burada tek taraf, yağmacı güruhu vardı ve karşılarında ise direnen hiçbir kuvvet yoktu!

Devletin güvenlik güçleri neredeydi?

Ortalıkta bir tek polis, jandarma görünmüyordu ve meydan bu vahşi başıbozuklara terk edilmişti. Malları yağmalanan, tahrip edilen insanlar, bizim vatandaşlarımızdı; onlar da vergilerini veriyor, Türk ordusunda askerlik görevlerini yapıyorlardı. Malların da çoğu, dövizimizle ithal edilmiş değerli eşyalardı.

Bu adamları “zaten yoktu, bir yok daha olsun” diye bağırdıklarını hatırlıyorum.

Kırılmış camlara, yıkılmış onca eşyalara, saçılmış kumaş toplarına basmamaya dikkat ederek Taksim’e doğru yürüyorum ve oraya vardığımda, İstiklal caddesini harabeye çeviren başıbozuk yağmacıların “Şimdi de Kurtuluş’a – Kurtuluş’a” diye bağırdıklarını duyuyor ve o semtte yaşayanların başlarına gelecekleri düşünüp dehşete kapılıyordum.

Birkaç saat içinde Beyoğlu –İstiklal caddesi, barbarlar tarafından 6 Eylül 1955 tarihinde feth edilip yağmalanmıştı. Bu da Avrupai Pera’nın sonu oluyordu.

Benim tanık olduğum bu vahşet sadece Beyoğluyla sınırlı kalmamış, İstanbul’da, azınlıkların yaşadığı birçok semtte de benzer olaylar olmuştu; hatta daha da ötesi; Tecavüzler, ırza geçmeler vb.

Sonradan, bütün bunların Demokrat Parti’nin Kıbrıs politikasının bir sonucu olduğu anlaşıldı.

Bir süredir DP Hükümetinin Kıbrıs’la ilişkili planları vardı ve kamuoyu da sürekli olarak gerek medya, gerekse mitingler yoluyla bilinçlendiriliyordu.

Artık “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacak”, “Ya taksim ya ölüm”, “Yavru Vatan Kıbrıs” gibi sloganlar çocukların bile ağzındaydı.

Futbol maçlarında takımlar sahaya çıkarlarken, 22 futbolcunun beraberce tuttukları beyaz kumaş üzerine yeşil renkteki Kıbrıs haritası olan ve “Yeşil Ada” yazısı bulunan 20 metre boyunda bir döviz taşırlardı.

Kıbrıs’ın adını bile değiştirmiş ve “Yeşil Ada” yapmıştık; öylesine bizimdi!

Halkımız iyice dolduruşa getirilmişti: 6 Eylül akşamüstü, DP yanlısı Ekspres gazetesi 2. baskı yaptı ve manşetten, Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu eve Yunanlılar’ın bomba attıkları haberini verdi. Artık  halk galeyana gelmişti ve içimizde yaşayan Rum asıllı vatandaşlarımıza saldırıp intikam almalıydık!

DP Hükümeti de buna izin verdi ve saldırganalara yeşil ışık yaktı.

Evet, insanlarımız bu komploya inanmışlardı.

Olayı, o tarihteki Anadolu Ajansının Atina muhabiri gazeteci Sara Korle şöyle açıkladı:

“Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldı haberini veren bendim. Atina’da iken yardımcı olarak Yunanlı birini tutmuştum. Rumca bilmediğim için bazı konuları o takip ediyordu. Bir gün bana geldi ve “Selanik’te Atatürk’ün evinde bomba patladı” diye haber verdi. Patlayan bomba değildi. Benim de verdiğim haber, gazete kağıdına sarılmış iki tane dinamit lokumuydu. Kocaman bomba değil.

O zamanlar bilmiyorum, her nedense bazı gazeteler büyük manşetlerle verdi.

O zaman 6-7 eylül olayları çıktı. Kıyametler koptu, yaktılar, yıktılar.”

(Hürriyet, 20 Mayıs 2004, s. 5)

Evet, iyi ki de “Kocaman bomba’(?) değilmiş; ya öyle olsaydı?

Oysa “Toplum psikolojisi” bilimi, sürekli tahriklerle galeyana getirilen insan yığınlarının patlaması için, sadece bir kıvılcımın bile yeterli olacağını anlatır!

Sonradan bütün bunların DP iktidarının ve devlet politikasının bir ürünü olduğu ortaya çıkmış ve Atatürk’ün evine gizli ajanlar tarafından bomba attırıldığı yetkililer tarafından 30 yıl sonra itiraf edilmişti.

Sonuçta Rum vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu, can ve mal güvenliği kalmadığından Türkiye’yi terkedip Yunanistan’a göç ettiler.

Futbol Milli takımımız Atina’da Yunanlıları 3-1 yenerken bir golümüzü Yunan ağlarına takan; ay yıldızlı formamızı 50 defa şerefle taşıyıp başarılarımızda önemli pay sahibi olan ordinasyüsümüz Lefter Küçükandonyadis bile Büyükada’daki evinde saldırıya uğradı, Allah o günleri tekrar göstermesin.

Birkaç yıl önce, sıcak bir yaz gününde Büyükada vapur iskelesinde Lefter’e rastladım, meydanda bir sandalyeye oturmuş yanındaki iki belediye görevlisiyle konuşuyordu. Yanlarına yaklaşıp delikanlılara Lefter’i göstererek:

“Bakın genç arkadaşlar, işte bu büyük Lefter ki Macarlarla yaptığımız milli maçta, iki bek, Buzanski ile Lantoş’u birbirlerine çarptırıp aralarından geçen ve iki golümüzü atan ordinaryüs’ümüz.”  dedim. Sonra Lefter’e dönerek “Hatırlar mısın Dolmabahçe’de Galatasaray ile yaptığınız bir maçtaki ilginç durumu? Şöyle, Turgay Gazhane tarafındaki kaledeydi ve sen 18 pas çizgisi üzerinden füze gibi bir şut çektin. Top önce kalenin sol direğine çarptı; oradan da giderek sağ direğe çarptı ve sonunda da kale çizgisinin  biraz önünde kıpırdamadan duran Turgay’ın kucağına geldi. İnanılmaz bir durum; böyle bir şey hiç olmamıştı ve bir daha da olamaz! Sonra Turgay’ın yanına gittin ve birşeyler konuştunuz.”

Lefter, “Evet,” dedi, Turgay’a “Sen ne şanslı adamsın, orada durmana gerek yok, zaten top kaleye girmiyor” dedim. O da, “Şans değil, ben iyi yer tutuyorum” demez mi? Gülüştük.

Ünlü Rus düşünürü Grigoriy Petrov, antik Mısır uygarlığında yer alan insan başlı ve hayvan vücutlu Sfenks denilen heykellerin analizini yapar ve insanın derinliklerinde hayvansal varlıklar olduğunu, bunların tahriklerle ortaya çıkarılmasından kaçınılması gerektiğini anlatır.

6-7 Eylül olaylarında bunu hatırladım; barbarlar İstanbul’u istila etmişlerdi, bu da benim İstanbul’umun sonu oluyordu.

İstanbul, fethinden bu yana en büyük yağma ve anarşi olayını yaşamıştı:

32 Rum ve 8 Ermeni okulu; 70 kilise, azınlıklara ait 5 bin 538 gayrimenkul yakılmış, yıkılmıştı.

Varlık Vergisi’yle ekonomik güçlerinin büyük kısmı Türk burjuvazisi tarafından ele geçirilen gayrimüslimler, 6-7 Eylül’le birlikte ekonomik, sosyal ve kültürel hayattan da tasfiye edilmişler, Rum ve Ermeni nüfusu, yaşanan göçler nedeniyle günümüzde 1.650 kişiye düşmüş durumdadır. (TMMOB), ana Haber Bülteni, sayı: 2004-3, sayfa 141-142).12

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler