Anıtkabir (1942-1953)

Yayın tarihi: 05.12.2006

Anıtkabir (1942-1953)

    

A tatürk’ün ölümünden bir yıl sonra, 1 Eylül 1939 yılında, Nazi Almanya’sının Polonya’ya saldırmasıyla II. Dünya Savaşı başladı. O sıralarda biz de, Ankara’nın yeni semtlerinden Bahçelievler’in devamı olan Küçükevler’e taşınmıştık. Yakınımızda Abdi Paşa çiftliği adında 7-8 ilkel ahşap evlerden oluşmuş kırsal bir mezra vardı ve bahçelerinin arasından da, genişliği bir metre kadar olan bir dere akardı.

Zaman zaman, arkadaşlarımla birlikte oraya geziler yapardık. Çiftliğin hemen yanı başında, düzgün koni biçiminde olan yüksek bir tepe ve üstünde de beyaz kaput bezinden bir çadır mevcuttu. Babamdan bu tepenin, eski çağlarda, insanların yaptıkları “höyük” adı verilen bir hükümdar mezarı; adının da Rasattepe olduğunu ve Atatürk’ün anıtkabrinin bu tepe üstünde yapılacağını öğrenmiştim. Günümüzde (2005) yemyeşil, güzel ve bakımlı olan ve adı Anıttepe olarak değiştirilen bu tepe, 65 yıl öncesinde çorak bir bozkır parçasıydı ve Fevzi Çakmak Bulvarı’nın yerinde de, üzerinden bir adım atlayışta geçtiğimiz “Dikmen Deresi” akıyordu. Bu dere ne oldu? Suyu nereden gelip, nereye giderdi?

Böylece Atamızın Anıtkabir kavramıyla tanışmam on yaşlarımda oldu ve sonrasında adım adım bu yapının oluşumunu izledim.

1946 yılının yazında, Ankara Atatürk Lisesi’nin 9’uncu sınıfını başarıyla geçip İstanbul’a taşındık ve Taksim Lisesi’nden mezuniyetimdem sonra, 1948 yılı sonbaharında İTÜ Mimarlık Fakültesi’ne girdim.

İkinci sınıfta, çocukluğumdan beri “Anıtkabir Mimarı” olarak adını bildiğim, sevgi ve saygı duyduğum Emin Onat’ın öğrencisi olduğumda çok mutlu olmuştum. Emin Onat, 1951 yılında, Taşkışla’da Anıtkabir hakkında bize bir konferans verdi.

Hocamız, tepegöz denen projeksiyon aletiyle, siyah-beyaz fotoların görüntülerini beyaz perdeye yansıtıyor ve daha proje aşamasından başlayarak gelişen süreci anlatıyordu. Nitekim, bir yıl sonra bizi Anıtkabir’e götürdüğünde bina tamamlanmak üzereydi ve 1942 yılında başlayan inşaat, 10 yılda tamamlanarak, 10 Kasım 1953 günü, aralarında benim de olduğum kortej, O’nun aziz naşını, geçici olarak yattığı Etnografya Müzesi’nden alıp, yürüyerek Anıtkabir’e, ebedi istirahat yerine getirmişti.

Hocamız, ilk olarak, Uluslararası Mimarlık yarışmasında, Orhan Arda ile beraber tasarladıkları birinci ödül verilen projesini anlattı:

1) Bu proje, dış görünüş olarak, kutu biçimi ve çepeçevre kolonlarıyla, Atina’daki ünlü Parthenon Mabedine (M.Ö. 447-431) benziyor; içinde ise Osmanlı Dini Mimarisinden kullanılan kolon ve kemerler yer alıyordu.

Bundan sonra, jürinin eleştirilerini dikkate alarak hazırlamış oldukları ikinci projeyi anlattı.

2) Bu proje, dış görünüş olarak öncekine benziyor, sadece, ortasında, yüksek, piramitvari ağır ve hantal bir kütle bulunuyordu. İç mekanda ise, bu yüksek kısım içine, Osmanlı Dini Mimarisinde kullanılan bir ana kubbe yerleştirilmiş olup, bu kubbe de kemerler, pandantiflerle taşınacaktı. Tabii bu çözüm biraz garip bir durum gösteriyordu:

Dıştan binaya yaklaşan insanlar, önce heybetli bir piramidal biçim görüyor, fakat içine girince de, Osmanlıdan gelen yarım küre biçimindeki kubbe ve dairesel kemerlerle karşılaşılıyor!

Bu durum, mimarlıkta iç mekan ve dış kütlenin birlikteliğini-özdeşliğini sağlamadığı için eleştiri konusu olmuştur.

Hocamız, bu projeden de vazgeçilerek sonunda yapılmış-bina haline getirilmiş olan üçüncü projeyi anlattı.

3) Kubbe, kemer ve tonozlardan vazgeçilmiş; dolayısıyla yüksek piramidal kütle de yok olmuş, geriye arınmış, sade durumundaki bina kalmıştır. (Burada, çok kısa ve öz olarak, mimar olmayan okurlarımın da anlayabileceklerini umduğum bir şekilde açıklama yapmaya çalıştım. Konuyla ilgili olarak yayınlanmış olan geniş ve bilimsel bir araştırmam için lütfen bakınız: Yapı Dergisi, No: 283-2005, sayfa 57-61).

Konferans sırasında, daima iyimser ve güleryüzlü görmeye alıştığımız hocamızın fazla ciddi ve düşünceli hali dikkatimden kaçmamıştı; mutlu değildi: Çünkü projesine birçok insan karışmış ve bu hale getirmişlerdi, özellikle de jüri başkanı olan Paul Bonatz!

 

Parthenon Mabedi.                               Abraham Lincoln Anıtı, Washington, ABD.                

 

  

Ho-Chi-Minh Anıtı, Vietnam.                                Mao Tse-Tung Anıtı, Çin.

 

 

 

Yapılmış olan şimdiki Anıtkabir.                                             Anıtkabir, maketten fotoğraf. Uygulanmayan

                                                                                         ikinci proje. Dıştan kesik piramit, içten kubbe

                                                                                         ve kemerlerle yapılan tasarım.

 

XIX. yüzyıl mimarlığında kalan Bonatz hakkında, TBMM, Genelkurmay Başkanlığı, Bakanlıklar Sitesi vb. önemli yapıları yapan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister şunları söylüyor:

“Onlar (Paul Bonatz ve diğer jüri üyeleri) sanki bir Alman kahramanının anıtını oluşturuyorlarmış gibi, o dönemde (Adolf Hitler dönemi) geçerli olan Yeni Alman Neo-Klasik sanatını yansıtan bir projeye karar vererek, Atatürk’ün, her türlü Helenistik etkiye karşı olduğu konusunda hiçbirşey bilmediklerini gösterdiler. Ne yazık ki Atatürk için Neo-Klasik bir Anıtkabir yapıldı!”

(Clemens Holzmeister; “Sürgün Yılları 1938-47”, Yapı, No: 235, s. 59).

Kısaca açıklarsak, batı neo-klasik mimari üslup, köklerini antik Grek mimarlığından alan, özellikle Parthenon Mabedi kökenlidir.

Dolayısıyla, Parthenon benzeri yapılar birçok devlet adamlı için bir “Anıt-tipi” olmuş, örneğin ABD başkanlarından Lincoln’ün, Çin’li lider Mao-Tse-Tung’un, Vietnam’ın Ho-Chi-Minh gibi yöneticilerin mezar-anıtları, özgünlüğü olmayan, birbirlerine benzeyen yapılardan oluşmuştur.

 

Anıtkabir üstüne kristal örtü projesi 2005 (Batı yönünden gece görünüşü).

 

Anıtkabir üstüne kristal örtü projesi 2005 (Güney-batı görünüşü).

 

Anıtkabir karşısında üzüntü duyar ve şöyle düşünürüm:

Atatürk gibi çağdaş, ilerici, özgün, eşsiz bir lidere; kökleri binlerce yıl derinlerde kalmış, formu zamanla standart bir tipoloji haline dönüşerek birçok insan için mezar-anıt olarak yapılmış; durgun ve cansız ifadesiyle heyecan uyandırmayan bu yapı O’na yakışır ve simgesi olabilir mi?

Dolayısıyla yapılacak eser, O’nun özgün ve bağımsız karakteriyle özdeşleşen, O’nu ifade eden, benzersiz-ilginç-canlı ve dinamik bir eser olmalıydı.

Atatürk’ün yattığı yapıyı, sürekli olarak evrenle ilişki kuran, Türkiye’nin karanlık gecelerini, yapı içinden dışarı doğru fışkıran güçlü ışık kaynaklarıyla aydınlatan canlı ve dinamik kristal bir “alev küresi” olarak hayal ederim; karanlıkları aydınlatan “ışık adam”ın simgesi olarak!

Söz konusu konseptin, somut biçimlerle ifadesi olan tasarladığım projeyi, ilk olarak burada sergiliyorum.

Bir volkanın patlamasından esinlenerek geliştirdiğim bu stilize form, tümüyle hafif, ince paslanmaz krome-çelik çubuklar içine yerleştirilmiş kristal-cam plaklardan oluşacaktır.

Bunu yaparken, mevcut yapıya hiçbir şekilde dokunulmadan tatbik edilen örtü, saldırılara karşı dayanıklı, özel olarak tasarlanmış olan “Butyral” levhalı lamine camlarla binayı koruyacaktır.

Öğrencilerime sık sık söylediğim ünlü bilim adamı Albert Einstein’ın şu sözleri çok değerlidir:

“Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir”.

Kaybolan İstanbul - Enis Kortan » Konu Başlıkları

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler