Oğuz Büyükberber ve Koan

Yayın tarihi: 17.10.2006

Oğuz Büyükberber ve Koan

    

 

Oğuz Büyükberber uzun yıllardan beri çalışmalarını dikkatle izlediğim bir müzisyen arkadaşımdır, başta sesi beni çok etkileyen bas klarinet olmak üzere klarinet ailesinin tüm üyelerini büyük bir ustalıkla çalar.

Onunla gitarist Çağlayan Yıldız ile birlikte gerçekleştirdikleri “A-Z” albümü üzerine röportaj yaparken tanımıştım. Ne istediğini ve ne yaptığını iyi bilen, onunla konuştukça içimde uyanan mizah duygusuna aynı şekilde cevap veren bu genç klarinetçiyi çok sevdim. Oğuz daha sonra Hollanda’ya gitti ve yerleşti, beş yıldan beri orada yaşıyor ama Türkiye ile olan bağını hiç koparmadı. Mümkün olduğu kadar Türkiye’ye gelerek buradaki müzik ortamını solumaya özen gösteriyor.

Son zamanlarda ülkemizde yayınlanan, ve benim çok beğendiğim özgün bir çalışma olan Ayşe Tütüncü’nün “Panayır” albümünde Yahya Dai ile birlikte yer aldı ve konserlere çıktılar. Gene bu süreç içerisinde kendi çıkarttığı sıra dışı albümlerle de Türk jazz severler ile buluşmaya devam etti. Geçtiğimiz aylarda bu çalışmalardan en sonuncusu olan Koan yurt dışında jazz severlerin ilgisini çekti. Bu yaz İstanbul’a gelmiş olduğu günlerde Oğuz’u yakalayıp Koan üzerine bir sohbet yapmayı başardım. Bu sohbet Türk müzik dünyasının bana göre en özgün genç müzisyenlerinden olan Oğuz Büyükberber’in nereden gelip nereye koştuğunun bir anlık suretidir:

Koan, Amsterdam’da tanıştığım Alman davulcu Uli Geneger  ve İzlandalı basçı Valdi Koli ile gerçekleştirdiğimiz bir albüm. Onlarla tanıştıktan kısa bir süre sonra müziğe bakışımızın, çalarken yaptığımız emprovizasyonlarda ifade etmeye çalıştığımız şeylerin benzeştiğini fark ettik. Bir araya gelmek istedik ve bu albümü yaptık. Bu albüm için benim önderliğimde oluşan bir proje demek çok yanlış olmaz, ama bu bir Oğuz Büyükberber Trio çalışması da değil. Albümü üç kişinin ortak çalışması ile yürüyen bir proje olarak değerlendirmek daha doğru olacak.

Seçtiğimiz parçalar çoğunlukla benim beste ve düzenlemelerimden oluşuyor. Akustik bir trio oluşturuyoruz, ben bas klarinet çalıyorum. Eğer çaldığımız mekan akustik çalmaya uygun olursa bu projenin konserlerini de tamamen akustik çalmaya çalışıyoruz. Mümkün olduğunca konserlerde mikrofon, speaker  veya monitör kullanmamaya çalışıyoruz. Hollanda’da bu anlayışa göre çalabileceğimiz çok güzel salonlar bulduk. Çok güzel akustikleri var,  mühendislik olarak bu şekilde tasarlanmışlar. Seyirci ile aramızda hiçbir engel olmadan çaldık. Özellikle canlı performanslarda sizin kafanızda geliştirdiğiniz akustik sesin araya kablolar ve elektrik girdiği zaman dinleyiciye ulaştırılması oldukça zor.

Kelime olarak kutsal kitabımızı çağrıştırsa da Koan aslında bambaşka anlamlar yüklü bir kelime.

Albüme bu adı vermemiz basçımız Valdi Kolinin önerisi ile oldu. Kelimenin anlamını araştırınca benim de çok hoşuma gitti, ancak tam bir Türkçe karşılığı yok. Bizim kültürümüzde bu kelimeye en yakın söz “mesel” oluyor. “Koan” Çoğu zaman birkaç satırı geçmeyen, içinde soyut bir anlam olan kısa şiir ya da öykü tarzı bir yazı.

Bizdeki meseller nasıl kıssadan hisse olarak derin anlamlar içeren şeyler anlatırsa Koan da böyle. Zen felsefesine göre örnek teşkil edebilecek bir aktarım da diyebiliriz.

Oğuz Büyükberber’in müzik kariyerinde bugüne kadar gerçekleştirdiği bir çok albüm var. Bu son albümün onun müzikal yolcuğunda nereye oturduğunu veya hangi safhasını teşkil ettiğine gelince:

Böyle olmak için özel bir çaba sarf etmeme rağmen sanırım eklektik bir sanatçıyım. Şimdiye kadar benim hakkımda böyle yorumlar yapıldı. Bunun en önemli sebebinin bir müzisyen olarak çok geniş bir kaynaktan beslenmem olduğunu düşünüyorum. Aslında şu da var. Tüm bu kaynaklar ilk bakışta birbirlerinden çok farklı gözükmelerine rağmen benim için tek bir kaynak oldular. Çünkü iyi müzik iyi müziktir ve her zaman aynı temel kaynaktan beslenir. Bu iyi müzik Çin müziği de olur, roman müziği de olur, iyi çağdaş Batı müziği de olur. Hepsi birdir.  Ben her zaman iyi müzikten beslenmeye çalışıyorum ve bu amaçla bir çok değişik kaynağı incelemeye çalışıyorum. Sonunda bunların hepsi benim kişisel potamda eriyip bir takım ürünlere dönüşüyorlar.  Mesela bundan 6 sene önce yapmış olduğum “Velvele” albümüne bakarsak oradaki eklektikliğin hem anlatımsal hem de teknik olarak farklı yelpazedeki öğelerden oluşuğunu görebilirsiniz. Albümde akustik parçalar var, elektronik parçalar var, bu ikisinin birleşiminden olan parçalar var. Etnik enstrümanlar ve çağdaş enstrümanlar kullandık, tamamen bilgisayar programlarıyla gerçekleşmiş eserler var.

Bu açıdan bakarsak Koan için çok sade bir albüm diyebilirsiniz. Her ne kadar anlatımsal olarak oldukça geniş bir yelpazeden geliyor olsa da format olarak sade, tamamen akustik bir albüm. Üç müzisyenin tıpkı eski zamanlarda olduğu gibi bir kayıt yapmaları. Ne üst üste kayıt, ne özel bir efekt, hiçbir özel şey yok yok. Her zaman bize örnek olan Charlie Parker ve John Coltrane’in yapmış oldukları kayıtlar gibi. Eski zamanlarda onlar bir odaya girerler, bir mikrofonla kayıt yaparlardı. Her ne kadar bizim 3 mikrofonumuz da olsa temel olarak bizde böyle bir kayıt yaptık. Albümdeki müziğin dinamiği bizim çaldığımız gibi duyuluyor, çünkü sonradan kayıtla hiçbir şekilde oynanmadı.

Koan’da dikkatimi çeken bir şey de “Tuz” adlı parçanın her iki albümde de yer almaları oldu. Bu gözlem bir sonraki soruyu getirdi, acaba ilk albümden bugüne geçen on yıl boyunca Tuz nasıl değişmişti, ya da Oğuz nasıl değişmişti?

Evet çok şey değişti, ben de değiştim. Ama ben bu sorunun cevabını aslında sizden duymak isterim. Her şeyden önce bu 10 yıl içinde kendi müziğimi oluştururken beslendiğim kaynaklar daha da arttı.

Hollanda’ya gittim, daha değişik ve geniş bir kültüre açılmış oldum. Yaşadığım şehir Amsterdam coğrafi konum olarak neredeyse Batı Avrupa’nın merkezi durumunda. Çok kozmopolit bir kültür yapısı var, zaten Hollanda halkı yıllarca denizci olarak yaşamış, kozmopolit kültür olgusu bu geçmişten de kaynaklanıyor. Kentin nüfusunun yarıdan fazlası yabancı kökenli. Her çeşit  milletten insan bir arada yaşıyorlar. Bir çeşit bir Babil kulesi de denilebilir. Bu anlamda da kültürel açıdan çok besleyici bir ortam. Bu yetmiyormuş gibi ben bir de tuttum, bu yaştan sonra konservatuara gittim ve bas klarinet bölümünü bitirdim. Aslında ilginç bir şey de gerçekleştirmiş oldum. Amsterdam Konservatuarının seviyesi oldukça yüksek. Girmek epeyce zordu, dünyanın bir çok köşesinde konservatuarı bitirip de oraya master yapmak üzere gelen müzisyen sil baştan orada birinci sınıftan başlamak zorunda kalıyorlardı. Bazı konularda çok sıkılar ve seviyeyi yüksek tutmaya çalışıyorlar. Ben Türkiye’de hasbel kader klarinet öğrenmiş bir insan olarak oldukça yüksek bir seviyeden kabul edildim, bu da benim kendime olan güvenimi tazeledi.

Oğuz zaten gitmeden önce de bas klarinet çalıyordu, o zaman da şu soru akla geliyor. Acaba orada ne öğrendi, hangi yönünü tamamlamış oldu. Bu konuda söylediği şeyler şunlar:

Ben orada Harry Sparnaay, Ferdinand Powel ve Arnold Dooveweerd’den ders aldım.

 

 

Doğru, gitmeden önce epey çalıyordum ama orada çağdaş klasik batı müziği formatında epey bir hakimiyet kazandığımı düşünüyorum. Bu da benim müziği algılama ve ifade etme biçimimi çok olumlu olarak etkiledi. Orada konservatuarın tarihinde de bir ilki gerçekleştirdim. Benim doğuştan bir görme problemim var. Bu yüzden teknik olarak beni klasik bölüme alamadılar çünkü nota sehpası üzerinde partisyon notasını okuyamıyorum. Bu yüzden teknik olarak jazz bölümünde yer aldım. Ama hocam Harry Sparnaay klasik müzik bölümünden birisi idi, dolayısıyla hem klasik hem de jazz bölümünden dersler alarak bas klarinet bölümünü bitirdim.

Her çocuk annesi ve babası tarafından geleceğe atılmış bir oktur der Halil Cibran. Bu açıdan Oğuz’u geleceğe gönderen birikimin ne olduğuna da değindik:

Ailemde hiçbir profesyonel müzisyen yok, bu anlamda ben bir ilkim. Ama özellikle baba tarafımda ailemin müziğe ilgisi büyük. Babamın babası, amcaları ve dayılarının hepsi güzel çalar ve söylerlermiş. Benim ailem Kayserili, genel olarak ailede bağlama çalınırmış. Çocukluğumda babam aile toplantılarında, arkadaş buluşmalarında hep o toplantının iyi çalan ve söyleyen kişisi olarak kabul edilirmiş. Ben sanata resim ile başladım, çok küçük yaşta resim yapardım. İlk enstrüman çalmaya ise 14-15 yaşında tuşlu çalgılar ile başladım. Daha sonra Güzel Sanatlar Akademisinin İç Tasarım Bölümüne giderken kendi kendime klarinet çalmaya başladım. Ailem kendileri müzisyen olmamalarına rağmen bana müzik konusunda her zaman destek oldular.

 

 

Klarinet çalmaya ise 20 yaşında başladım. Benim için klarinet ilk görüşte aşk gibi bir şey oldu. Hani o yaşa kadar klarineti görmemiş miydin, duymamış mıydın diyebilirsiniz. Ama bakmak var, görmek var. Duymak var, duyduğun şeyin sana dokunması var. Günün birinde bir arkadaşım bana üzerine defalarca müzik kaydedilmiş, silinmişi tekrar kaydedilmiş bir kaset verdi. Bak bu değişik müzik, al ve dinle dedi. Dinledim ve çarpıldım, bu enstrümanı çalmam lazım dedim. Dört yıl sonra o kasette klarinet çalan adamın Giora Feidman olduğunu öğrendim. Klarinete başlamamın en önemli sebebi o oldu.

Bir çok klarinetçiyi dinledim, zamanla kendi stilimi geliştirdim. Bizim ülkemizden Şükrü Tunar, Mustafa Kandıralı en beğendiğim isimler oldu. Jazz müzisyenlerinden ise Benny Goodman, Woody Herman, Jimmy Hamilton’u beğeniyorum. Kendi enstrümanım olan  bas klarinette ise en başta Erik Dolphy geliyor. Ayrıca John Surman, Louis Clavis’i çok beğeniyorum. Son olarak da Amsterdam’daki hocam Harry Sparnaay’dan çok şey öğrendiğimi ve bir müzisyen olarak onu çok beğendiğimi söylemeliyim.

Böylece okun geldiği yön belli oldu, Kayseri yörelerinden geliyordu. Ama bir insan için nereden geldiğinden çok nereye gittiği önemlidir. Bakın Oğuz bir bas klarinetin nefesinden aldığı hızla gelecek için neler hayal ediyor.

Şimdi 36 yaşındayım, evliyim, Hollanda’da yaşıyorum. Sade popüler olanlarla değil dünyadaki popüler olmayan müziklerle de bir yönüyle ilgileniyorum. Kendime özgü bir müzik çizgim var ama gün geçtikçe böyle bir müziği üreten kişi olarak sürdürmek zorlaşıyor. Sistem sürekli olarak size bir şeyler empoze ediyor, sanki bizi dışarı tükürmeye çalışıyor gibi bir hal var. Ben kendi yoluna inanmış bir müzisyen olarak müzik çalışmalarımı sürdürmek ve yaptığım müziği insanlarla paylaşmak istiyorum. Şu anda klarinette bir iki nota üflediğimde insanlar bundan etkileniyor, bundan ben de mutlu oluyorum. Bunun ileride de devam etmesini istiyorum. Ben Eric Dolphy ile tanışmadım çünkü aynı zamanlarda yaşamadık. Ama ben onu tanıyorum, çünkü o bana konuşuyor. Ölümsüzlük denen şey bana göre arkanda bu dünyada ölümsüz eserler bırakmaktır. Ben de arkamda yaşayacak güzel müzikler bırakmak istiyorum.

Peki bu arada dünyada ve Türkiye’de jazz nerelere gidiyor. Bu konuda da Oğuz görüşlerini bizlerle paylaştı.

Günümüzde jazz’ın tanımı değişiyor. Peki jazz nereye gidiyor diye sorsanız önce şunun cevabını bulmak gerekiyor. Günümüzde adı jazz festivali olan festivallerde kimler ne çalıyor, ne tür projelere yer veriliyor? Bu noktadan hareketle jazz’ın nereye gittiğini sorabiliriz. Bana göre bir çok sanat dalında olduğu gibi günümüzde jazz da kültürel ve teknolojik sınırlar kalkıyor. Artık saf kan jazz diye bir şeyden bahsetmek çok güç. Eskiden kategoriler vardı, Amerika jazz’ı, etnik jazz, kuzey jazz’ı gibi şeyler denirdi, artık bunları da diyebilmek zor. Günümüzde farklı kültürlerden gelen ve beslenen müzisyenler bir araya gelip değişik projelerde yer alabiliyorlar. Bu da artık bir trend haline geldi. Yeni imkanlar doğuyor ama bir yandan da kimlikler kayboluyor, kısacası hem olumlu hem de olumsuz şeyler oluyor.

Son dönemde Türkiye’de bir dolu yeni kulüp açıldı, değişik festivaller yapılıyor. İşin mutfağından biri olarak şöyle bir kıyaslama yapabilirim. Ben 20 yaşında bir plağı bulmak için sahaf sahaf dolaşırdım. Önümüze ne çıkarsa onunla yetinirdik. Şimdi durum değişti, imkanlar çoğaldı. Basılı yayın da gelişti, internet var. Bilgiye erişim kolaylaştı ve Türkiye de bundan nasibini alıyor. Bir yandan da müzik okulları açılıyor, kapanıyor. Ama genel olarak olumlu bir durum olduğunu düşünüyorum.

Söylemek istediğim bir şey daha var. Türkiye’de sanatın desteklenmesi ile ilgili bazı düşüncelerimi derginin okuyucuları ile paylaşmak isterim. Söylediğim şey  ilgili yerlere ulaşır mı bilemiyorum.

Sanat mutlaka desteklenmeli, özellikle işin araştırma geliştirme kısmında çalışan müzisyenler için bu destek daha da  büyük bir ihtiyaç. Bir yandan geçim derdine çare bulmak bir yandan da araştırma yapmak çok zor bir şey. Bütün Avrupa ülkelerinde hem tüm sanatlar başta devlet tarafından destekleniyor. Hem geleneksel hem de modern sanatlar destekleniyor. Kültüre destek olmak önemli çünkü bunu yapmazsanız mevcut kültürünüzü de kaybedebilirsiniz. Bir toplum kendi geçmişini ve kültürünü anlayabilmiş, yorumlayabilmiş olmalı. Türkiye olarak aslında elimizde çok değerli bir kültür mirası var, ama elimizdekini kaybettiğimiz için mevcudun üstüne yeni bir şey koymakta zorlanıyoruz.

 

44-SAYI_02- Jazz Ekim 2006 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler