Sema ve Ekho

Yayın tarihi: 17.10.2006

Sema ve Ekho

    

Taş plaklardan günümüze yankılanan bir ses;

 

Birkaç taş plak, silik fotoğraflar, birkaç afiş, çok az yazılı belge, çok az anı...

 

 

Kulaklarımda kalan cızırtılı sesler, unutamadığım sesler, unutamadığım sesler, tangolar, fokstrotlar, operetler, kantolar. Bu şarkılar beni içlerine çeken, beni de beni de unutma diyen şarkılardır. Bu hanımlar öyküleriyle etkili, sesleriyle büyülü hanımlardır, bu hanımlar teğmen olan eşlerine aşık olup, sahneleri terk edip, şarkı söylemekten vazgeçip eşleriyle şark hizmetlerine giden Cumhuriyet döneminin kadınlarıdır. Sesleri, kimi kez hüzünlü, kimi kırılgan, kimi kez şen şakrak, kimi kez bahar çiçeği, kimi kez rüzgarda uçuşan bir kar tanesidir. Kimi kez de ben seni işte ben seni böyle baştan çıkarıveririm derecesinde acımasızdır. Aağlarsınız, gülersiniz, eğlenirsiniz ve dayanamayıp kulağınıza çarpan sesleri tekrarlamaya başlarsınız ve bilirsiniz ki bu seler bitip tükenecek gibi değildir, Ve bilirim ki onların yankısıyım artık, yani Ekho’yum ben.

Bu sözler Sema’nın bugünlerde Hammer müzik tarafından yayınlanan albümü Ekho’nun kapağında yer alıyor.

Sema’ya gelince; yıllardan beri tanıdığım, müziklerini zevkle dinlediğim deli dolu bir kadın. Onu 1991 yılında Hakan Atala’nın Tünel, Galip Dede Caddesi’ndeki “Lale Plak” adlı müzik tapınağından aldığım bir kaset ile tanımıştım, daha sonra Hakan ricalarımı kırmayarak Sema’nın ilk albümü olan bu çalışmanın CD’sini de Almanya’dan getirtti. Sema’ya o albümde Taksim adlı bir grup eşlik ediyordu, bana göre her şeyiyle coşkulu ve güzel bir albümdü. Çok sevdim. Diğer albümlerini de aldım. Sonra Yerebatan Sarayı’nda Tuncel Kurtiz ile gerçekleştirdiği Şeyh Bedrettin Destanı gösterisini izledim. Yıllar böyle geçti, ta ki geçtiğimiz ilkbaharda Hakan elime yeni bir Sema albümü tutuşturuncaya kadar. İşte Ekho bu albüm idi ve Sema bir kez daha hayatıma girdi, kolumdan tuttu ve birlikte Cumhuriyet dönemi hanımlarına gittik.

Ekho yankı demek, bu albümde 1905’den başlayarak 1940’lı yıllarda biten bir sürecin şarkı söyleyen İstanbul’da yaşamış hanımlarının günümüzdeki yankısı oluyorum.

Kısa gibi gözükebilir ama bu kadar kısa bir zaman diliminde bu kadar çok kadın şarkıcıyı barındırmış ve sahneye çıkartmış, bu kadar çok şarkı üretilmiş başka bir dünya şehri de olmamış.

Batılılaşma etkisiyle İstanbul’da önce Ermeni, Rum, Beyaz Rus hanımlar sahneye çıkarmış. O devirde kadınların sahneye çıkması yasak, çoğu da gizli olarak çıkmış, ve sahne arkasından kaçırılmış kadınlar bunlar. Ancak Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra Atatürk devrimlerinden hemen sonra İstanbul’da bir kadın şarkıcı patlaması olmuş., bir çok hanım şarkıcı var. O devir bana çok cazip geldi, o hanımları tekrar yaşatmak istedim.

Projenin yüreğindeki bir başka isim de tiyatro sanatçısı, müzik araştırmacısı, radyo programcısı olan sevgili arkadaşım Cemal Ünlü. Cemal “Türk Gramofon Tarihi”ni yazmış olan kişidir. Muazzam bir taş plak ve gramofon koleksiyonunu gelecek nesiller için toplar ve saklar. Bunları kendi radyo programlarında insanlık ile paylaşır.

Cemal’e göre bu proje toplumumuzun esin kaynaklarının köreldiği bir dönemde yatılan kış uykusunu bitirmeye yönelik bir çaba.

Cemal albümde bu duygusunu şu sözlerle ifade etmiş:

Seyyan hanımları, Mahmure Handan hanımları, Nazmiye Sedat hanımları ve diğerlerini kim fark edecek, taş plak dağarında durup bekleyen zengin verimi alıp kim “işleyecek” diye.

Toprak işleyenindir diyen Karaoğlan gibi Sema bu birikimi Cemal’in omuz vermesiyle almış, onun titizliğine yakışan bir sevgiyle seslendirmiş, sonuçta ortaya inanılmaz güzel bir albüm çıkmış. Kısacası tozlu raflarda kalan bir kültür günümüz insanı ile tekrar buluşmuş.   

 

 

Albümde birçok eski şarkı var. Ama albüme almış olduğum bir başka parça daha var. “Fikrimin İnce Gülü” benim bu albüme başlamadan önce bildiğim tek şarkı idi, Adalet Ağaoğlu’nun kitabını okumuş olan şanslı insanlardan birisiyim. Kendisine parçayı bir prova sırasında dinlettik, çok hoşuna gitti. Hasta olduğu için konserimize gelemeyecekti. Çok duygu yüklü bir andı. Bu şarkıların hemen hemen hiç birisinin notası yok, taş plaklardaki sözler anlaşılamıyor. Uzun ve detaylı bir arşiv çalışması yaparak işe koyulduk. Cemal Ünlü olmasa idi bu kadar ileri gidemezdik. 70’e yakın şarkıyı inceledik, notalarını çıkarttık. Önce konserlerde söylemeye başladım, daha sonra da bu albüm ortaya çıktı. İnşallah devamı da gelecek.”

Sema ile yaptığımız radyo programında biraz da onun geçmişine döndük.

Taksim benim ilk kendi grubum idi, ama daha önce başka gruplarda çalışmıştım. O zamanlar eşim, şimdi de sevgili arkadaşım olan Dieter Moritz ile bu işe soyunduk.

 

 

O ilk grubumda saksofoncu Charlie Mariano da vardı, bir konserde onu görmüş ve mutlaka birlikte çalışmak istemişitm. Uzun zaman birlikte çalmıştık ama daha sonra aramıza başka bir saksofoncu katıldı. Bu grup halen devam ediyor. Charlie Mariano ile de dostluğumuz sürüyor, turneye gittiğim zaman onun bir konseri varsa mutlaka izlerim.

Almanya’ya Ankara’dan 198’ de gitmiştim, oradan 1996’da İstanbul’a döndüm. Çok büyük bir değişiklik gördüm. Bir yanı ile bu değişimin eksileri çok, ancak bir çok artı da var. Mesela İstanbul artık eskisine göre çok daha yeşil bir şehir olmuş. Ağaçlandırma var, eksileri çok olmakla artılarını koruyan bir şehir İstanbul. Berlin’e gittiğim zaman yıllardan beri hep aynı sokağı, aynı evi aynı köşeyi görüyorum, hiçbir şey değişmiyor. Burası ise sürekli olarak değişen bir şehir. Her sefer Taksim’e çıktığımda farklı bir şey görüyorum. Çok seviyorum.

Sema bir jazz müzisyeni değil, ama jazz’a yakın bir müzisyen. Kendi müzikal yolculuğunu yaratmış ve sürdürmüş bir insan. Peki nereye gidiyor, neleri arıyor deseniz bu da çok komplike bir şey değil:

Kim olduğuma gelince. Ben hayatı boyunca yalnız ve yalnız şarkı söylemekten çok büyük bir haz almış bir kadınım. Aslında üç tane Sema var. Şarkı söyleyen Sema, arkadaşları ile sohbet eden bir Sema ve kendi başına kaldığı zamanki Sema, ama yalnız kaldığım zaman da şarkı söylediğim için birincisi ve üçüncü Sema arasında mühim bir fark yok. Müzikte özel bir şey aramıyorum, çünkü aradığım şeyi bulduğumu sanıyorum, gitmek varmak istediğim bir yer var, ama bu utopik bir şey değil, elle tutulur bir şey. Farklı seslerimin olduğunu biliyorum. Benim 4-5 oktavlık bir sesim var ama bu da kendi başına çok önemli değil. Tek oktavlık seslerle de insanların çok güzel şeyler yapılabileceğini biliyorum. Bunu çok abartmamak gerek. Aradığım şeyleri hep mutlu olan yerlerde buldum. Berlin’de jazz’cılar ile çalıştım çünkü orada bu konuda gerçek bir derya vardı. İstanbul’da herkes bir virtüöz olarak var oluyor. Ben ise virtüöz değilim, müzisyenlik başka bir şey, ben müzisyenim, şarkı söylüyorum, ses çıkartıyorum. Farklı sesler çıkartmaktan hoşlanıyorum, onun için tiyatro yapıyorum, onun için Tuncel Kurtiz ile Şeyh Bedrettin Destanı’nda oynuyorum

Tek bir yerde arka arkaya sonsuza kadar şarkı söyleyebilirim ama derdim bu değil. Şarkı söyleme ve alkış almanın ötesinde bir şeyler yapmak istiyorum. Benim  yaptığım işin bir projesi, bir kavramı, bir anlam bütünlüğü olmalı, kendine has bir dünyası olmalı. Sesimde farklı kişilikler var, belki de bu yüzden birbirinden değişik işler yapıyorum. Yurt dışında konserlerim var, mesela 14. yüzyıl Süleyman Çelebi’nin Mevlitini bir dini müzikler festivalinde okuyorum. Bu albümde birlikte duet yaptığımız Mustafa Avkıran’ın sokak tiyatrosunda oynuyorum. O da benim farklı bir kişiliğim.

Albüm şu sıralar üçüncü baskısını yaptı, eminim ki hem daha bir çok defa basılacak hem de arkası gelecek. Neden mi dersiniz? Çünkü her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir duygu vardır ve bu müzik onları yüreklerden alıp hayata getiriyor.

Bir sebep daha var, onu da Cemal Ünlü albümün kitapçığında söylemiş:

Sema’nın bu ‘gözü pek’ girişimi bir yerde başarılı olmak zorunda. Çabaların sürmesi, müzikseverler katında ilgi görmesi ve en önemlisi de; müzik yapımcılarının ve uygulayıcılarının bakış açılarını değiştirip geliştirmesi için.

44-SAYI_02- Jazz Ekim 2006 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler