İran Bir Dezenformasyon Olarak

Yayın tarihi: 09.01.2007

İran Bir Dezenformasyon Olarak

    

Az bildiğimiz komşularımızdan biri de İran. Murat Germen, kısa, ama ezber bozucu bir İran gezisinin izlenimlerini, çektiği çarpıcı ve etkili fotoğraflarla bütünleştirerek anlatıyor.

 

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde dramatik doğa formasyonları.

 

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde Uzakdoğu resimlerinde farklı düzlemlerde tonal farklılıklarla sıralanan dağ manzaralarını andıran manzara.

 

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde Selçuklu mimarisi andıran bir “seferi” cami.

 

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde kerpiç mimari örnekleri.

 

Murat Germen n 2006 yazının başında, bazen İran’da, diğer zamanlarda da Kanada’da yaşayan Masoud Soheili adlı bir İranlı ile tanıştım. Kendisi İstanbul’a gelmeden önce bana e-posta yolladı ve web sitemi gördüğünü, İstanbul’u ziyaret edeceğini, görüşmek istediğini bildirdi. Ben de olumlu yanıt verdim ve sonunda görüştük. Görüşme sonrası kendisinin aracılığıyla CAPA (Canadian Association for Photographic Art - www.capacanada.ca)

ve CPC (Caroun Photo Club - www.carounphotoclub.com) adlı iki fotoğraf derneğine kaydoldum. Aslına bakarsanız, fotoğraf derneklerine kaydolmak oldum olası hiç çekici gelmemiştir bana (Ülkemizdeki dernek oluşumlarının genel doğasına istinaden herhalde). CAPA ve CPC’nin genel eğilimlerinin ise benim sürdürmeye çalıştığım fotoğraf anlayışı ile örtüştüğü pek söylenemez, ama hem İran hem de Kanada ile ileride işbirliği yapma olasılığı çekici geldi açıkçası.

 

Üye olduktan hemen sonra CPC’nin ilk yıllık grup sergilemesi için bir yarışma duyurusu geldi. Yarışmalara katılma konusunda pek motivasyonum olmamasına karşın, katılmaya karar verdim ve biraz daha yarışma üslubuna uygun fotoğraflar göndermeyi akıl ederek genel pratiğime ters düştüm. Sonunda bunun işe yaradığını gördüm ve ikincilik ödülü aldığımı öğrendim. Ödül alan fotoğraflar 3-8 Kasım tarihleri arasında Tahran’da sergilendi ve benim de bu vesileyle İran’a gitme fırsatım oldu. Bu müthiş ülkede görülecek o kadar çok şey var ki, insan üç günlük kısa bir zaman dilimi içinde nereye gideceğinin planını yapma konusunda bile çekingen davranıyor. Zaten en az bir günün sergi dolayısıyla Tahran’da geçeceği belliydi, ayrıca bir ikinci günün de, beni orada çok iyi ağırlayan İranlı arkadaşlarla geçirilmemesi çok ayıp olurdu (Bu arkadaşlar elimi cebime attırmadılar, Türkiye’den çıkarken cebimde ne kadar para varsa o miktarla geri döndüm, kuruş bile ödetmediler, devamlı “merak etme hayat burada çok ucuz” diyerek). Bu yüzden, çok da ilginç bir yer olmayan Tahran’ın dışında, seyahat için ancak bir günüm vardı ve bunu da çok merak ettiğim Isfahan ile değerlendirmek istedim.

 

Tahran’ın görece genç bir şehir olduğu söyleniyor. 1876 yılında sadece bir köy olan Tahran, Ağa Mehmet Han Kacar tarafından başkent seçilmiş, böylece şehirleşme başlamış. Yaklaşık 100 yıl öncesine kadar Tahran başkent olmasına rağmen, diğer bazı İran şehirlerinden daha küçükmüş, öyle ki, Rey şehrinin bir kasabası olarak geçiyormuş. Şimdi o şehir Tahran’ın bir bölgesi olarak tanınmakta. Kacar hanedanından sonraki devletlerin merkeziyetçi yaklaşımlarından dolayı diğer eyaletlerden göç alması sonucunda şu an en büyük İran şehri ve Ortadoğu’nun en büyük kentlerinden biri olarak anılıyor. Tahran’da 1990’ların başından bu yana, tüm apartmanlarda “daire sayısı+1” araçlık garaj yeri ve daire sayısı kadar sığınağın yapımı zorunluymuş. Dolayısıyla, kişi başına düşen araç sayısı İstanbul’dan çok daha fazla olan Tahran’da park sorunuyla karşılaşmıyorsunuz.

 

1602 yılında yapılmış Si-o-se pol (Farsçada 33 sütunlu anlamına geliyor) adlı köprü, diğer ismi mimarından geliyor: Allahverdi Han Köprüsü.

 

Şah Abbas tarafından yaptırılan Si-o-se pol, Safavi köprü tasarımının en üst noktasındaki örneklerden biri kabul ediliyor. Köprüye adını veren 33 kemerin birbiri ardına sıralanması etkileyici bir görsel efekt oluşturuyor.

 

Isfahan’da Amerika’nın Ortadoğu politikalarını eleştiren bir poster.

 

Isfahan, Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan bir görüntü

 

Tahran’dan bir çelik inşaat örneği.

 

Tahran-Isfahan arasındaki karayolu üzerinde kerpiç mimari örneği.

 

Si-o-se pol köprüsünün 33 gözünün altında yer alan nehir yatağının teraslandığı, bu nedenle de dünyanın en güzel su sesini burada duyabileceğiniz belirtiliyor.

 

Sasaniler devri (224-651) öncesinde hakkında pek fazla bilgi bulunmayan, ülkenin ikinci büyük şehri Isfahan’ın Tahran’dan beş saat araba mesafesinde olduğunu öğrenince, bayağı yoğun bir gün geçireceğimize aydım. Bir günde 10 saat gidiş-geliş araba yolculuğu moral bozucu gibi dursa da, içimdeki Isfahan merakı o kadar üst düzeydeydi ki, hiç umursamadım bile. Arapların 642’deki fetih sonrası, Tuğrul Bey komutasındaki Selçukluların ise 11. yüzyılın ortalarına doğru kenti başkent yaptıkları belirtiliyor. 1073-92 arasında Selçukluları yönetmiş olan Tuğrul Bey’in torunu 1. Melik Şah zamanında kent hem büyümüş, hem de daha görkemli bir hale gelmiş. 1200 yılı dolaylarında Selçuklu hanedanının yıkılmasıyla Isfahan geçici olarak önemini yitirmiş.

 

Kentteki en önemli noktalardan biri olan Nakş-ı Cihan Meydanı, ahşap sütunlu Ali Kapı Sarayı, iki büyük cami ve yüzlerce dükkanın bulunduğu büyük bir çarşıyı bir araya getiriyor ve ortasında büyükçe bir havuz bulunuyor. Havuzun etrafını faytonların seyirlik güzergahı oluşturuyor. Meydan 1979 yılında UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış. Yukarıda sözü geçen anıt-yapılar hakkında daha detaylı bilgiyi ilgili fotoğrafların resimaltı metinlerinde bulabilirsiniz.

 

Genel kültür bilgisi ötesinde, yazının başlığının oluşmasında pay sahibi olan bazı olgulardan bahsetmek isterim.

Biz Batı taraflarına gittiğimizde fotoğraflarımızda hep güzel şeyler vardır ki bu, Batı kültürlerinde arka mahalleler olmadığı anlamına gelmez. Belki yeteri kadar, hatta daha fazlasını gördüğümüz için arka mahallelere gitmeyiz pek. Gitsek ve o tarz yerlerde fotoğraf çeksek bile onları ortaya çıkarmayız çoğunlukla. Batı TV kanalları Türkiye’ye geldiklerinde ise, aynı Sabancı Üniversitesi’nde fotoğraf dersimi alan bazı ERASMUS mübadele programı öğrencileri gibi, ne kadar olumsuzluk, pislik, gariplik, eğretilik varsa onu çekerler genelde (Tabii burada kabul etmek lazım ki bunları bulmak da çok zor değil, her an her yerde karşınıza çıkabilirler). Halbuki bu ülke bundan ibaret değil, hele hele son zamanlardaki kültürel faaliyetlerin niteliği/çeşitliliği, akılda kalacak derecede kaliteli konaklama sağlayan butik otellerin varlığı ve farklı farklı tatlar sunan lokanta, kafelerin çoğalması ile özellikle İstanbul (ve genel olarak Türkiye’de diğer bazı yerleşimler) hatırı sayılır bir dünya kenti olmayı çoktan hak ediyor. Bu ülke ve onun algılanması üzerine biraz laf gevelememin nedeni ise şu: Biz İran’ı Batı TV kanalları veya Türkiye’deki Batıcı platformlar üzerinden izliyor sayılırız. Bu yüzden “Burası Türkiye, İran değil!” tarzı söylemler üretecek derecede önyargılıyız bu kültüre karşı. Dünyadaki tüm hareketli (video) ve hareketsiz (fotoğraf) görüntülerin arşivini elinde bulunduran ve bu görüntüleri istedikleri gibi manipüle ederek kendi yayın kanallarında kullanan, hatta onları o görüntülerin köken noktalarına bile iade edebilen Batı ajansları, İran sözkonusu olunca kara çarşaflı kadın veya cihada gider gibi duran kafası bantlı adamlardan başka bir şey pek göstermiyorlar. Dolayısıyla, “ben İran’a gidiyorum” deyince “aman kendine dikkat et!” ve “İran’dan geldim” deyince de “ne işin vardı orada, deli misin?” şeklinde birçok tepki ile karşılaştım ve yadırgadım.

 

İran’a varınca algı bütünüyle değişiyor; seyahat etmenin, önyargı ve dayatmalardan bağımsız şekilde deneyimleri kendi başına yaşamanın bireye ne kadar çok katkı sağladığını tekrar idrak ettim. Evet, bazı rahatsız edici yasaklar var (sadece yedi adet devlet kanalı var ve uydudan yabancı TV kanallarını izlemek yasak, ama çaresi tabii ki var), sokaklarda kara çarşaflı kadın görüyorsunuz ama TV’lerde gösterilen kadar vahim bir durum yok ortada. Onların dışında gayet güzel giyinmiş, takmış takıştırmış, makyajını yapmış ve saçlarını bir tül ile kısmen örtmüş, dikkat çekici derecede güzel çehreli kadınlar da görebiliyorsunuz. Zaten Pers İmparatorluğu’nun torunları olan bu halkın fizyonomisindeki özel yapıyı fark etmek işten değil; erkeğiyle kadınıyla kendine has güzellikte insanlar her an karşınıza çıkabiliyorlar. Bu arada web üzerinde yaptığım araştırma sonrası bulduğum bir metinde (www.moleschino.org), kadınların üniversite mezunu olma ve kamu kurumlarında çalıştırılma oranlarının Türkiye’den daha yüksek olduğu belirtiliyor.

 

Çok yoğun bir üç gün sonrasında İran’dan üzülerek ayrıldım, çünkü Isfahan gibi dünya tarihi açısından çok önemli bir kenti görmüş olmama karşın. görülmesi gereken birçok yeri (Kaşan, Yezd, Şiraz, vb) görecek vaktim olmamıştı. Bu da, bizden vize istemeyen güzel komşu ülke İran’a en az 2-3 hafta ayırarak tekrar gitmek için bir neden oluşturuyor. n Murat Germen, Sabancı Üniversitesi, SSBF.

 

Caroun Fotoğraf Kulübü’nün düzenlediği ve ikincilik ödülü aldığım yarışmanın sergisi Tahran’daki Haft-Samar adlı galeride 3-8 Kasım tarihleri arasında yapıldı.

 

Haft-Samar galerisindeki sergiden başka bir görüntü.

 

Si-o-se pol köprüsünden başka bir görüntü.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında el sanatları gerçekten halen devam ediyor; turistik bir gösteri sözkonusu değil.

 

Isfahan’dan Hıristiyan mimarlığı örneği.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısının bazı yerleri Kapalıçarşı’yı anımsatıyor.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında görebileceğiniz elsanatlarına örnek olarak bir kapı detayı.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısı içinde, geleneksel bir yemek olan “biryani” yediğim geleneksel lokantadan bir görüntü.

 

Isfahan’da Nakş-ı Cihan Meydanı’nı sınırlayan büyük çarşıdan bir görüntü.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan önemli anıtlardan biri olan Şeyh Lütfullah Camii’nin, akıllarda yer edecek muhteşemlikteki kubbesi altındaki mukarnas detayı.

 

Ziyaretçiyi Nakş-ı Cihan Meydanı’ndan Şeyh Lütfullah Camii’nin kubbesi altına götüren geçitten ana mekana bakış.

 

İmam Camii külliyesinden hacim akışlarını gösteren bir dış mekan görüntüsü.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı’nda yer alan önemli anıtlardan bir diğeri olan İmam Camii (eski adıyla Şah Camii) külliyesinden iç mekan görüntüsü. Külliyenin mimarları sırasıyla Üstat Ali Ekber Isfahani, Üstat Feridun Naini ve Üstat Shoja Isfahani olarak geçiyor.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı’na hakim konumuyla, balkonundan hükümdar ailesinin meydandaki şenlikleri izlediği Ali Kapı Sarayı’nı ayırt edici özelliği, üst katta tüm oda ve duvarları kaplayan etkileyici alçı bezemeleri. Sözü geçen bu üst kat mekanı, akustik özellikleri dolayısıyla musiki üstatları tarafından tercih edilen bir yer olduğundan müzik odası olarak anılıyor.

 

Ali Kapı Sarayı’ndaki müzik odasının mükellef tavanı.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı’nı sınırlayan büyük çarşının içinde bir dondurma dükkanı.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı çarşısında bir antika dükkanı.

 

Öğrendim ki, Kasım ayı İran’da fotoğraf için çok önemli bir aymış, eşzamanlı birçok sergi açılırmış, hatta fotoğraf bienali de bu tarihte düzenlenirmiş (bizde ne yazık ki fotoğraf açısından önem taşıyan böyle bir ay yok). Bienalin onuncusu bu sene Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesi’nde açıldı ve şahsen bu sergiyi gezme fırsatı buldum. Yüzlerce hatta belki de 1.000-2.000 adet fotoğrafın yer aldığı sergiyi heyecanla dolaştım. İşlerin çok üst düzeyde çağdaş olduğunu iddia edemem, ama en azından bizde yakın zamanda ilki yapılan bienale göre çok daha fazla deneysel işe ev sahipliğini yaptığını söyleyebilirim.

 

Nakş-ı Cihan Meydanı, tarihi İpek Yolu’nun sergi ve fuar alanı olarak binlerce yıl kullanılmış. Fotoğraf, bugün dünyanın en büyük ikinci meydanı olarak anılan bu devasa kamusal alanın, 17. yüzyılın başlarında Şah Abbas tarafından yaptırılan ve Safevi mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan Ali Kapı Sarayı balkonundan panoramik görünüşünü tasvir ediyor.

 

Minaresiz olan ancak kubbesi daha süslü görünen Şeyh Lütfullah Camii aynı zamanda Kadınlar Mescidi diye bilinirmiş. Nedeni Ali Kapı Sarayı’ndaki saltanat hareminin ibadetine ayrılmış olmasındanmış. Kadınlar ortalıkta görünmesin diye yeraltından mescide ulaşan bir tünelin varlığından bahsediliyor.

 

Şeyh Lütfullah Camii’nin azametli kubbesinin yan duvarlar ve zemin ile olan ilişkisini göstermek üzere çekilmiş dikey panoramik fotoğraf.

 

İmam Camii külliyesindeki harika eyvanların birinin içinden cami avlusuna bakış. Avlunun solunda yer alan eyvanın hemen ardındaki kubbenin akustik tasarımı öylesine ustalıkla halledilmiş ki, müezzin ezan okuduğunda şaşırtıcı derecede yüksek ve her yerden duyulabilen bir ses amplifikasyonu elde ediliyor.

 

Mimarlık » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler