Kamusal İnsan Öldü mü Kamusal Alan Çöktü mü

Yayın tarihi: 26.10.2006

Kamusal İnsan Öldü mü?

Kamusal Alan Çöktü mü?

    

Uğur Tanyeli n Yazının göndermesi aşikar. Richard Sennett’in klasikleşmiş çoksatarı “Kamusal İnsanın Çöküşü”nden söz ediyorum. İngilizcesi 1992’de, Türkçe ilk baskısı 1996’da yapılmış bir kitabı eleştirmek gibi gecikmiş bir kaygım yok. Anlatmak istediğim şey kavramların kendi tarihlerini yaşadıkları ve bu sırada da düşünce zincirlerimizi etkiledikleri ve onlardan etkilendikleri. Entelektüel dünyanın kavramları önce varetmek, sonra da onlara tapmak gibi bir alışkanlığı var. Kamusallık ve kamusal alan da artık böyle tapınma nesneleri. İnsanın özel alanının karşısında, onun toplumun diğer üyeleriyle paylaştığı ortak bölgeyi anlatmak üzere varedilmiş bir kavram çifti sözkonusu. Başlangıçta, Antik Roma’da, kamu ile özel 18. yüzyıldan itibaren edinecekleri anlam genişliğinde değillerdi. Ama giderek, insanın özerk bir birey olarak tahayyül edilmesiyle birlikte kavram çiftinin modern anlamı adım adım inşa edilecekti. İngiltere’de daha 17. yüzyıldan başlayarak sadece özel mülkiyet değil, “Habeas Corpus” yasasıyla insan vücudunun da mutlak dokunulmazlığı hukuksal olarak tanımlanınca, kamusalla özel arasındaki sınırın nasıl biçimleneceği belirlenmiş gibiydi. Kamunun tecavüz edemeyeceği bir insani varoluş alanı ortaya çıkmıştı. Doğal olarak, uzun bir süre boyunca yaşamsal önemde görülen Habeas Corpus’un, sonra da ABD Anayasası’nın ve Fransız Devrimi ile gündeme gelen insan haklarının işaret ettiği gibi, insanın özel alanının korunmasıydı. Kamu, müdahale eden, insansa müdahaleye karşı kendi özel alanı olarak tanımladığını savunmaya çalışan konumundaydı. Onun içindir ki, erken kuramcıları kamuyu ve kamusal alanı yüceltmeye, övmeye, idealize etmeye kalkışmadılar. Aksine, evin, özel mülkiyetin ve vücudun dokunulmazlığıyla, yani kamusal alanın tehdidi altında diye tahayyül ettiklerini, kamuyla özel arasına sağlam bir kavramsal sınır çizerek durdurmaya uğraştılar.

 

Geç Osmanlılar ve Türkler bu kavram çiftini, onları vareden kavga henüz durulmuşken tanıyıp Türkçe’de yeniden inşa edeceklerdi. Zor bir inşaat olacaktı bu. Çünkü, aslında Türkiye’de tam karşıt yönde bir kavramsal inşaat gerçekleştiği sırada yapılacaktı. Geç Osmanlı’da ve özellikle Erken Cumhuriyet’te gündemde olan, kamunun özel alana müdahale ederek onu dönüştürmesine ilişkin toplumsal mühendislik savlarıyken, kamunun özele müdahalesini sınırlamak için varedilmiş bir kavram çifti burada nasıl inşa edilecekti? Yine de edildi. Ancak, sadece sözlük tanımı Avrupa dillerindekine benzeyen, dil pratiği içinde bambaşka kullanım ufuklarına yelken açan bir “kamusal” ve “özel”di ortaya çıkan. Kaldı ki, bir yüzyıl kadar bir süre sözlük tanımı da Avrupa dillerindekine benzemedi; sadece devlete ilişkin olanı niteledi. Türkiye’de hala “kamu görevlisi” denildiğinde devlet memurundan söz edildiği, ama akla, sözgelimi, belediye çalışanının gelmediği hatırlatılabilir.

 

Sennett’in kitabının işaret ettiği gibi, 20. yüzyıl biterken bir kez daha kamusal ile özelin eski dengesi altüst olacaktı. Daha doğrusu, bu kavram çiftinin özel alanın ve yaşamın kamusal alandan korunması konularıyla ilgisi eskisi kadar anlamlı değildi artık. Sennett bu kurguyu tersyüz ederek yeni bir tartışma başlığı açtı. Ders kitabı bilgisine dönüşmüş bir kavram çiftine yeniden hayat verdi. İnsanın özel alanına hapsedildiği, kamusal yaşamın çöktüğü bir çağdaş dünya betimledi okurlarına. 18. yüzyıl Batı Avrupa kentini alabildiğine idealize etti ve adeta yitirilen cennetin örneği olarak sundu. İnsanlar orada ortak yaşamanın coşkulu keyfini duyuyordu. Belli ki, entelektüel iklim değişmekteydi. Özel alanın çoktandır “çantada keklik” olan kazanımları ve güvenliği asla kaybedilemeyecek birer veri olarak görülüyordu. Buna karşılık, bir zamanlar ölümcül “tadından yenmeyen” kamusal alan artık idealize edilecek ve yüceltilecekti. Eskiler onun şiddetinden kaçmak için uğraşmışlardı. Örneğin, idamların bile çoluk çocuk gidilen keyifli kamusal eğlenceler olduğu bir dünyaydı 18. yüzyıl. Kamusal insansa, aynı zamanda da başkalarının yaşamını gözleyen, denetleyen, müdahale eden insandı. Kamusal alan yalnızca başkalarıyla paylaşmanın hazzını yaşama alanı değildi; başkalarının özel yaşamının sınırını daraltma, onun özel alanda ulaşılamayan yaşamına, o sırada kamusal alanda bulunmasının verdiği fırsatla toplumsal müdahalede bulunma ortamıydı. Kamusal insan seyrettiği oyuna coşkuyla katılan insandı tabii ki; ama o öte yandan da, bir “büyük gözaltı” ortamında yaşayan insandı. Ondan kurtulmak için çok çabalamıştı, çabalıyordu. Onun içindir ki, sözgelimi, yeni doğan metropol ortamı dünyayı ve insanı dönüştüren ortam oldu. Kendisi dönüşümün sonucuydu ve dönüştürüyordu. İnsana özel alanında kendisi olarak yaşamak, orada kamusal alanı paylaştıklarının müdahalesine olabildiğince az uğramak şansını veriyordu. Giderek, bu çerçevede kamusal alanın kendisi de yeni bir özgürlük bölgesi olarak anlam ve tanım kazandı. 18. yüzyıldaki anlamında katılımcı değildi. Çünkü, kamusallığa 18. yüzyıldaki gibi katılmanın özgürleştirmediğinin, aksine özgürsüzleştirdiğinin bilinci doğmuştu.

 

Mimarlık bu gerçeğin farkına vardı. 19. yüzyılın icat ettiği tüm kamusal yapısal mekanlar buna tanıktır. Kamusal-özel ayrımını dönemin yaklaşımı bağlamında problemleştirenler de oldu. Örneğin, Adolf Loos daha erken 20. yüzyılda gerçekleştirdiği bazı iç mekanlarda konutun caddeye bakan pencerelerine buzlu cam yerleştirecek ve kamusal-özel kopuşunu “modern insan sokağı gözlemez” gibi bir keskinlikte ifade edecekti. Değişimi kavramıştı ve bunu en uç örneğiyle ortaya koyuyordu. Yani, çağın entelektüel iklimi mimarlıkta parlak bir biçimde problemleştirilmişti.

 

Gelin görün ki, 20. yüzyıl biterken yeni bir iklim değişikliği, kamusaldan yalıtılmak yerine, ortadaki oyuna katılımın özlenmesini getirmiş gibi gözüküyor. Oysa, çoktan unutulmuş -ve bütün övülen geçmişler gibi düşlenmiş- bir geçmiş özlenirken, dünya yeni açılımlar üretmekte. Sennett ve sonradan onu izleyecek başkaları, sadece internetin bile, geçmişte tasavvur edilmesi olanaksız yeni bir kamusal alan tanımladığını hiç kavramamış olmalıdır. İnsanların Londra’da Vauxhall Gardens’da ya da Kağıthane’de göz teması ve flörtle toplumsallaştığı bir kamusal alanın yerine, en özel ve mahremden en küresel içerikli olana dek herşey üzerinde çoklu diyaloglar kurabildiği yeni bir kamusal alan çoktan doğdu. Üstelik, o alan artık eski özel-kamusal yarılmasını da geçersiz kılma istidadında. Özel alanının içinde konumlanan insana, aynı anda da kamusal alana çıkma fırsatı veren, yani geçmiştekilerin düşlerinde bile yeri olamayan bir örtüşük kamusallık-özellik evreni beliriyor. Artık “kamuzellik”ten söz edilebileceği bir dünyadayız. Özelle kamusalın bir kavram çifti oluşturmadığı, aksine bütünleştiği bir çağda yaşıyoruz ve yaşayacağız. Ama, geleneksel eğilimliler onu da kavramaktan aciz kalıyorlar. Tıpkı Sennett gibi, ortadaki açılımın yerine, geçmiştekinin doğru olduğunu veri alıp bozulan bir dünyadan ve dengelerden konuşmaya devam ediyorlar. Örneğin, internet bağımlısı, toplumsallık özürlü, hayali kuşakların korkusunu yayıyorlar.

 

Dönüşen, yeni açılımlar üreten tek şey internet değil. Başkaları da var. Burada anlatmak istediğim, o düşsel kamusal alan yıkımı derdinin Türkiye’de de kolay yandaş bulabilmesi. Hele, sansasyonel bir Batılı aydının elinden çıkınca, Türkiye’de her sav daha da ikna edici oluyor. Mimarlıktaki yansımalarıysa, çoğu zaman yeni doğan “kamuzelliği” görmek yerine, kamusal alanın sahte samimiyet ve sıcaklık görüntüleriyle vıcık vıcık donatılması biçiminde ortaya çıkıyor. Oysa, mimarların Adolf Loos’un bir zamanlar yaptığını “kamuzellik” gerçeği bağlamında yapması gerek. En azından, dünyayı tersine döndürmek yerine, kamusal-özel sınırının belirsizleştiğini görüp onun mimari uzanımlarını düşünmek zorundayız. Burada, ABD’de, Avrupa’da, Asya’da; Doğu’da da Batı’da da... n Uğur Tanyeli.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler