Çekirdek Aile Çökünce Mimarlıkta Ne Olur ya da Tokyo’da Ne Oluyor

Yayın tarihi: 08.12.2006

Çekirdek Aile Çökünce Mimarlıkta Ne Olur? ya da Tokyo’da Ne Oluyor?                                    

 

 

Uğur Tanyeli n Türkiye’deki sevilen efsanelerden birine göre, Japonya geleneksel değerlerin capcanlı yaşadığı bir ülkedir. Japonlar, Türkler’in beceremediğini yapıp hem kalkınmış, hem modernleşmiş, hem de geleneksel kimlik ve özelliklerini sadakatle korumuşlardır. Aile değerleri tabii ki bunların başında gelir. Birbirine derin bir saygıyla bağlı kuşaklar bir arada yaşarlar. Japonya’da çekirdek ailenin bile değil, üç kuşağı içeren büyük ailenin varlığını koruduğu sanılır. Ne var ki, gerçekte durum burada inanılandan çok farklı. Özellikle ülkenin 36 milyon nüfuslu dev metropolü Tokyo’da çekirdek ailenin çöküşü belirgindir. Örneğin, Akira Suzuki, orada çekirdek ailenin artık varolmadığını söyler*. Kuşkusuz, çekirdek ailenin çöküşünden söz etmek tüm çekirdek ailelerin yok olduğu ve yenilerinin hiç kurulmadığı anlamına gelmiyor. Çekirdek ailenin kural olmaktan çıktığını anlatmak istiyorum. Giderek tırmanan bir ivmeyle ana, baba ve çocuklardan oluşan birimin gençler için artık zorunlu yaşam formatını tanımlamadığı söylenebilir. Genç metropol kuşakları evlenmemekte, aileleriyle de yaşamamakta ve tek başına varolmayı tercih etmektedir. Örneğin bu yüzden, Japonya dünyanın doğurganlık oranı en düşük ülkelerinden biridir. Türkiye’de geleneksel değerleri temsil ettiği sanılan bu toplum, ABD ve Avrupa’da çoğu zaman modernitenin geleceğini öngörmek için başvurulan bir örnektir bugün. Blade Runner gibi filmler bile Tokyo imgeleri üzerine bina ederler kendi fiktif gelecek mekanlarını. Oysa, ABD’de çekirdek aile ve kutsal aile yuvası, banliyö evinin tanımladığı yıkılmaz kale, tüm kültürel göndermeleriyle canlı ve sağlam olduğu izlenimini verir. En azından öyle olduğunu kanıtlamak, ikna etmek için vargücüyle uğraşan odaklar ve toplum kesimleri vardır. Japonya’da ise “görünen köy kılavuz istemez”; değişim çıplak gözle bile farkedilir.

 

Çekirdek ailenin yıkımı, tıpkı birkaç yüzyıl önceki doğuşu gibi, doğrudan mimari sonuçları olan bir değişim. Nasıl ki, büyük aile yıkılıp çekirdek aile doğarken apartman gibi, banliyö evi gibi, modern mutfak gibi yeni mimari tipolojiler oluşmuş ve kiler gibi mekanlar, evde üretim ve öğretim gibi etkinlikler ölmüşse, çekirdek ailenin yıkımıyla da yeni gelişmeler ortaya çıkıyor. Tokyo bunları gözlemlemek için en uygun yer.

 

Birinci değişim ev mekanında ortaya çıkıyor. Örneğin, milyonlarca gencin tek başına yaşaması konutun artık tek mekanlı bir birim haline gelişine yol açıyor. Tek başına yaşamak aynı zamanda da evde yemek yapmamak sonucunu veriyor. Mutfak artık çekirdek aile için olduğunun aksine evin merkezi değil. Önemli de değil. Birkaç basit işlemin yapıldığı, örneğin, sabahları kahve pişirilen ikinci derecede bir niş sadece. Beslenme gereksinmeleri ağırlıklı olarak dışarıdaki profesyonel hizmetlerle karşılanıyor. Yeryüzünün en geniş ve çeşitlilik içeren lokantacılık sektörü muhtemelen bu kentte. Dolayısıyla, eve yemeğe arkadaş davet etme pratiğinin hemen hemen hiç sözkonusu olmadığı bir toplum bu. Parti vermek isteyenler bile bu amaçla özel parti mekanlarından yer kiralıyor. Tek başına yaşayanlar evlerini neredeyse sadece yatmak ve temizlenmek için kullanıyorlar. Evde ders çalışmak bile giderek daha az uygulanır bir pratik. Üniversite öğrencileri yatma saatleri hariç tüm vakitlerini okulda geçiriyorlar. Cinsellik bile “profesyonel” hizmetten daha çok yararlanılır olunduğu izlenimini veriyor. Dünyanın hemen her yerinde yasallığın sınırı dışında olan fuhuş burada olağan bir sektörün aleniyetine sahip gözüküyor. Örgütleniyor ve işporta çığırtkanlığı yerine, süpermarket rasyonalitesi ediniyor. Çekirdek ailenin çöküşüyle birlikte cinsel yaşam evlilikle bağlantısını kopardığı oranda evle, hatta belki aşkla olan ilişkisini de yitiriyor.

 

Genelde mutlak kişisellikte olanlar dışında her tür etkinlik ve eğlencenin evin dışına taşındığını söylemek zor değil. “Pachinko” denen bilgisayar oyunu mekanlarının 6-7 katlı olanları var. Bunlarda yüzlerce dijital makine yanyana dizili ve önlerindeki sandalyelerde yaşlı amca ve teyzelerden çocuklara dek her yaş grubundan insan sabahlara dek oyun oynuyor. Eğlence eylemi tam bir bireysellikte gerçekleşiyor, ama özel değil kamusal mekanda yürütülüyor. İnternet kafeler bile öyle. Bu kentte “yatılı” oluyorlar. İnternet kafelere gece geçirmek için gidilip duş alınabiliyor, yemek yenilebiliyor, masaj koltuğunda rahatlanıp kestirilebiliyor. Tokyo’ya günübirlik gelenler otel parası vermek yerine burada gecelemeyi yeğleyebiliyorlar.  

 

Olup bitenin genel bir tanımı verilecekse, bu tanım, Tokyo’da özel alanın ve mekanın iyice daraldığı, buna karşılık kamusal alanın ve mekanın aynı oranda sürekli genişlediği biçiminde olacaktır. Tokyolular, özel yaşamlarını bile kamusal mekanda yaşamaya başlıyorlar. Gençler sokaktan evlere girmez oluyorlar. Harajuku, Shibuya, Shinjiku gibi geniş “gençlik semtleri” var. Tüm kent tekil insan için örgütlenmiş gibi gözüküyor. Bu metropolde zaten 17. yüzyılda bile küçük olan evler daha da küçülüyor, en azından ülkenin akıl durduran zenginleşmesini yalanlarcasına büyümüyorlarken, kamusal mekanlar büyüyor, azmanlaşıyor. “Tokyo Style” adlı bir kitap yüzlerce tek mekanlı evin fotoğraflarından oluşuyor. İçerdiği imgelere bakılırsa, kentte genişçe birer elbise dolabının içinde yaşarmış gibi gözüken milyonlarca insan var. Çoğu Avrupalı bunu yer kıtlığıyla açıklamaya çabalarken, örneğin, daha yoğun yerleşilmiş Hollanda’nın neden aynı oranda ev mekanı daralması yaşamadığını düşünmekten kaçınıyor. Oysa, bu gelişmenin yer kıtlığından değil, ev mekanı talebinin biçiminden kaynaklandığı aşikar.

 

Kamusal alan ve mekan genişleye genişleye özeli neredeyse yutuyor. Özel yaşam çoğunlukla bireyin içe kapanmasıyla gerçekleşebilir oluyor adeta. Metrolarda derin bir ilgisizlik ve kayıtsızlık içinde kendisini çevreye kapatan, top atılsa irkilmeyen, cep telefonunda oyun oynayıp uyuklayan mutlak yalnızların kenti Tokyo. Buna karşılık, özelin içini boşaltarak azmanlaşan kamusal mekanlar öylesine zengin bir çeşitlilik kazanıyor ki, eskinin tersine, işlevsel ayrımlarla biçimlenmemeye başlıyorlar. Alışveriş nerede biter, rekreasyon nerede başlar, yemek yemekle sanatsal sunum izlemenin, tensel olanla entelektüel etkinliğin sınırı nasıl çizilir? Bunlar anlamlarını hemen hemen yitirmiş gözüküyorlar. Ya da erken modernitenin ayrıştırdıklarını, birbirlerinden koparıp yalıttıklarını, denetim ve disiplin altına aldıklarını (örneğin, Foucault hep bunlardan söz eder durur), Tokyo’nun süpermodernitesi yeniden bütünleştiriyor. Sözgelimi, Opera City adlı kompleks, en seçkinci eğlence operayı ve klasik müziği olduğu gibi, büroları, sergi salonlarını ve çevresindeki alana hizmet veren koca bir food court’u da kapsıyor. La Traviata ile hamburgerci ve pizzacılar barış içinde yanyana yaşıyorlar. Roppongi’de Mori Art Tower gökdeleninin en üst katında ciddi bir sanat müzesi, alt katlarında bürolar, daha altta alışveriş merkezi, cep sinemaları, lokantalar, yanında TV istasyonu bulunuyor. Sanat müzesinin zemin katta bir çığırtkanı (20 yaşlarında bir kız) bile var ve sizi 50 kat kadar yukarıdaki müzeye buyurmanız için bağıra çığıra davet ediyor. Özetle, kamusal genişleye genişleye denetim tutmaz oluyor, popülerle seçkinci kültür, yüksek sanatla kitsch arasındaki sınırlar eriyip gidiyor. Walter Benjamin’in o şahane vecizesi her yerden çok Tokyo için anlamlı:

“Bazen olgular teorinin ta kendisi olur çıkarlar”. n Uğur Tanyeli.

 

* Akira Suzuki, Do Android Crows Fly Over the Skies of an Electronic Tokyo?: The Interactive Urban Landscape of Japan, Architectural Association, Londra, 2001, s. 26.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler