Bir Kent Efsanesi Daha

Yayın tarihi: 11.04.2007

Bir Kent Efsanesi Daha...

    

 

Uğur Tanyeli n “Bir ağaç gibi tek başına ve özgür, bir orman kadar birlikte ve kardeşçe yaşama” isteği sağlıklıdır; ama, geleceğe yönelik bir talebi ve ideali betimlediği zaman... Aksi yapılıp geçmişin bu nitelikte olduğu düşünüldüğünde, ortaya Türkiye’ye özgü bir kent efsanesi çıkar. Radikal bir kavrayış sapmasını tanımlayan bir kent efsanesidir bu. Sapma, geçmişin kardeşçe yaşandığı, fiziksel mekanın bu kardeşliği yansıtacak şekilde düzenlendiği ve kentlerin birbirine saygıyla davranan yapılar ve kentlilerden oluştuğu biçiminde illüzyonlar üzerine bina edilmiştir. Mimarlık tarihi yazımı da buna yer yer azımsanmayacak katkılarda bulunur. Osmanlı kentinde mahallelerin sınıf farklarını yansıtmadığı, eski Türk (ya da Osmanlı) evlerinin büyük zenginlik farkları içermediği gibi bir zamanlar çok inandırıcı bulunmuş savlar, mimarlık tarihçilerinin, bu özel durumdaysa büyük oranda Doğan Kuban’ın icadıdır. Ancak, icat edildikleri yerde kalmazlar; gerçeğin ta kendisi sayılarak modernöncesi Osmanlı kentine ve oradan dolaylı olarak bugünkü kente ilişkin herşeyi açıklayan paradigmalara dönüştürülürler. Gün geçmez ki, çağdaş Türkiye kentlerinin, özellikle de İstanbul’un geçmişini bugünün karşıtı olarak ele alıp öven ve günceli yeren yazılar okumayalım. İrkiltici olan, sol eğilimli olduğuna inananlarca üretilmiş kimi kentsel söylemlerin neredeyse hepten bu savlar üzerinde yükselmesidir. Böylesi yazarlar kendi gelecek düşlerini geçmişe taşırlar. Dünya bir zamanlar o düşteki gibidir de, modernleşme, kapitalistleşme, küreselleşme, Batılılaşma ya da her neyse, onu bozup yoldan çıkarmıştır. Bunun anlamı, “geriye doğru işleyen bir ilericilik” kavrayışının inşa edilmesidir. Yani, daha iyi bir dünya geçmişte vardır, kaybedilmiştir ve ilerici olduğu kanısındaki yazar, geleceği o düşsel geçmişi örnek vererek yeniden varetmeyi önermektedir.

 

Oysa gerçek epeyi farklıdır. Geçmişin tarihi çok farklı biçimlerde yazılabilir; yazılmaktadır da... Örneğin, Osmanlı kentinde sınıf farklarının mekana yansımadığı biçimindeki o eşitlikçilik illüzyonunun geçersizliği bilinir. Kocamustafapaşa’nın 18. yüzyılda da Türbe’ye göre çok daha yoksul bir semt olduğu söylenebilir. Fener varlıklı, Samatya yoksul Rumlar’ın semtidir. Aşırı varlıklıların yerleşme bölgesi olan Boğaz’ın kıyı kesiminde az gelirliler ancak bazı kısıtlı alanlarda ve rastlantısal olarak oturabilmişlerdir. Konutlar sahiplerinin gelir ve statü farklarını bugünkü tahayyülümüzün de ötesinde gösterirler.

16. yüzyılda kentin çok büyük kesimi tek odada barınırken, dev paşa konaklarında onlarca oda vardır. Yoksul bir 18. yüzyıl evinde tek minder bile lüksken, varlıklı konutlarda metrelerce sedir bulunur. Tüm pencereleri camlı bir oda, 18. yüzyıl İstanbul’unda bile, çok ama çok varlıklıların harcıdır. Orta sınıf Osmanlılar bile tek bir yemek tasının içinden birkaçı birden yemek yerken, üst sınıf konaklarında herkesin odasına özel yemek taslarıyla kişisel servis yapılır. Kentsel alanda toplumsal barış da bir illüzyondur. Örneğin, Hamursuz bayramı zamanı, merkezi yönetim Musevi mahallelerinin çevresini jandarmalarla koruma altına almak zorunda kalır. Çünkü Rumlar hemen her yıl bir Rum çocuğunun kaçırılıp kanıyla çörek pişirildiği gibi zırva iddialarla Musevi mahallelerine saldırmak alışkanlığındadırlar. Ya da o çok “kardeşçe” yaşayan insanlar, bir dul kadının evini gece yarısı basıp ahlaki duyarlılıklarını en “kardeşçe” şekliyle gösterebilirler.

 

O halde neden böyle mesnetsiz kent efsaneleri doğar ve yaşamayı sürdürür? Kuşkusuz bunun nedenlerinden biri, tarihin uzun süre boyunca bu yukarıdaki gerçeklerin bilinmesini engelleyecek veya geciktirecek nitelikte yazılmasıdır. Tarih aksini yazarak illüzyonları ayakta tutar. Ama bu sorun aslında historiyografik kimlikli değil. Gerçekte, geçmişin bu biçimde yazılıp idealize edilmesi bugünkü kentsel çevrede amaçlananın ne olduğunu açığa vurmaktadır. Bugün istenen sağlam bir toplumsal denetimse, bugün özlenen kamusal alanın her tür özgür dışavuruma olabildiğince kapatılmasıysa, bu denetim ve kapanmaların varolduğu bir eski dünyanın ne denli insani ve güzel olduğunu anlatmak işlevsel olur. Saygı ve kardeşlik dolu, hoşgörülü bir geçmişe inananlar aslında bugünkü dünyayı sımsıkı disipline etmek isteyenlerdir. Herkesin kendi statü ve konumunda sabit kalmasını, kentsel mekanın değişmemesini isteyenler modernöncesi dünyayı tabii ki yüceltirler. Değişimden duyulan korku onun durdurulması taleplerine yol açar; o zaman da yaşanmış ve yaşanmakta olan değişimler mahkum edilir. Çünkü dünya değiştikçe, daha iyi olan eskiden, daha kötü olan bugüne doğru gidiyordur.

 

Böyle bir bakış irkilticidir; çünkü bunları öne süren ve kendi muhayyel geçmişine ısrarla inanmayı sürdüren bir grup insan değişimden ölümüne korkmaktadır. O insan ve o grup ve o toplum, değişimi kendi program ve emeğiyle yönlendirip, geleceği planlama yeteneğine inanamayacak kadar edilgin hale gelmiştir. Kendi iradesiyle değişim ve dönüşümleri şekillendirme gücü olmadığına emin olduğundan, sürekli olarak kaybedilmiş (ama aslında hiç varolmamış) bir geçmişin illüzyonuyla avunur durur. Ancak avunma yetmez. Her avunma girişimi, edilgenliği yeniden üretmekten, değişim korkusunu patetik hale getirmekten başka bir sonuç vermez. Geçmişe dönüş de mümkün olmadığından, bu savlarla avunan bir intelligentsia uyurgezer bir intelligentsia olur çıkar. Çaresizliğe razı olduğu, havlu attığı bir dünyada, ancak bilincini tatile gönderdiği zaman, sözgelimi “uyuduğunda”, eylemde bulunmaya başlar. Ancak nasıl eylemlerdir bunlar? Örneğin, şu fıkradaki gibi olur durum: Evin tüm “alelade” işlerini, alışverişi, yemek, bulaşık, ütü, faturaların yatırılması, çocukların yetiştirilmesi vs.’yi evin kadını yapmaktadır; evin erkeğiyse “yüce” sorunlarla ilgilenir; uluslararası politika, Irak, nükleer enerji sorunu; ABD’nin dünya hegemonyası vs. gibi... Yani ortaya çıkan ruh hali Türk mimarlık dünyasındaki örgütsel kaygılara aynen benzer. Birileri mekan üretmek için ellerindeki kısıtlı olanaklarla uğraşır durur; bir diğer grupsa, gerçek sorunları bir yana bırakıp dünyayı kurtarmaya kalkar. Dönüştürmek, değiştirmek ve başarılı olunabilecekler için uğraşmak yerine, suları geriye akıtmak için çabalar. Özetle, bugünkünden daha iyi bir geçmişin varlığına inanmak, daha iyi bir gelecek kurma umudunu da ebediyen yitirmek ve “abesle iştigal etmek” demektir.

 

“Eski güzel İstanbul”, “benim şirin mahallem”, “biz eskiden ne kardeşçe yaşardık” konulu yazılar, kitaplar yazanlara, “eski İstanbul’u canlandırma”ya kalkışan projeler üretenlere ithaf edilir... n Uğur Tanyeli.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler