Prenses Diana Farklılıkların İçeriksizleşmesi

Yayın tarihi: 28.05.2007

Prenses Diana: Farklılıkların İçeriksizleşmesi

    

Uğur Tanyeli n Kraliçe filminde Helen Mirren’in müthiş bir yetenekle canlandırdığı 2. Elizabeth, eski gelini Diana’nın halk katındaki sevilirliğini bir türlü kavrayamaz. Baba parası yemekten daha anlamlı bir iş yaptığı söylenemeyecek sevgilisiyle birlikte bir paparazzi kovalamacası sırasında öldükten sonra bir tür azizeye dönüşmesini de anlamayacaktır. Ama o sırada yeni iktidara gelmiş olan yetenekli popülist Başbakan Blair böyle değildir. Hemen durumdan vazife çıkarır ve Diana’yı “halkın prensesi” ilan edip kutsamakta gecikmez. Belli ki 2. Elizabeth’in anlamayıp da Blair’in anladığı, bugünün dünyasında “farklılıkların içeriksizleştiği” gerçeğidir. Kraliçe, prenseslerin prenses gibi davrandığı, ayrıca da o davranış biçimlerinin farklı toplumsal konumlarına işaret ettiği bir dünyada eğitilmiştir. O, “halkın prensesi” teriminin ifade ettiği gibi bir kimlik yapısını tahayyül bile edemez. Oysa toplumun çoğunluğu aynı kimliğe adeta tapmaktadır. Diana’yı seveceklerdir çünkü o onlardan biridir; tipik bir küçük burjuva kadınıdır. Şahane bir cehaletle donanmıştır; toplum içinde beceriksiz bir genç kız gibi davranmaktadır; kendi cebinden çıkmayan parayla hayırseverdir; yanak okşamayla sınırlı kalmak koşuluyla talihsizlere karşı sevecendir de... Kocasıyla peri masallarındaki gibi süreceğini umduğu bir evlilik yapmış, umduğunu bulamamış, “mutluluğu dışarıda aramış” ve evliliğini bitirmiştir. Üstelik “reality show”lardaki sayısız benzerleri gibi içini medyaya kolayca dökmektedir. Yani evliliklerin üçte birinin boşanmayla sonuçlandığı, çekirdek ailenin yıkılışı olgusunun artık tartışma konusu bile yapılmadığı bir ülkede olağanlığın en olağan ucunu, aleladeliğin aleladesini temsil eder. Onda yanlış olan bir şey kuşkusuz yok. Tuhaf olansa, onun halktan biri sayılması değil, hem halktan biri hem de prenses, “halkın prensesi” oluşu.

 

Prensesleri prenses kılan tabii ki öncelikle aile kökenleri. Ancak, çoğunluğunkinden farklı davranış normlarına uygun, “prenses gibi” yaşamak da prensesliğin bir bileşeni. O nedenle yakın zamana dek olanaksız bir etiketti şu “halkın prensesi”. Eski dünyada ortada bir farklılık iddiası varsa –ki “prenses” sözcüğü buna işaret eder– onun bir biçimde içini dolduran özgül bir toplumsal rol de vardı. Dükü dük, prensi prens, prensesi prenses yapan o toplumsal rollerdi. Kuşkusuz modernleşme ve demokrasi bu rollerin yönetimsel ve ekonomik içeriğini boşalttı; yerini, gündelik davranış kuralları bazında biz olağan ölümlülerden farklı dışavurulan bir temsili kimlikle doldurdu. Ya da unvanların içi bu temsili kimlikle, bu pseudo-içerikle doldurulmuş gibi yapıldı. Sanki Kraliçe Elizabeth gibi ölçülü, rafine ve terbiyeli davranırsa, olağan bir kadıncağızın gerçekten de kraliçe kutsallığında olduğuna inanabilmek mümkün olabilirmiş sanıldı. 21. yüzyıl başlarken, Diana olayında açığa çıkansa, bunun aksi yapıldığında daha bile inandırıcı olduğu gerçeğinden ibaret. Çok daha acıklı ve geniş ölçekli ölümlerden –örneğin, Irak savaşından– pek az etkilenen Britanya halkı, onun ölümünü eksen alan bir kitle isterisi yaşayabilmişse, bunun böyle bir anlamı olsa gerek. Demek ki içeriği kalmamış o “prenses”, “prens” türünden farklılık etiketlerinin anlamları kalmasa da hala bir (piyasa) değerleri var. Ölü 600.000 Iraklı için ağlamayanların, az zeki bir uçarı genç kadının ölümü için helak oluşları üzerinde düşünmek zorundayız.      

 

Yukarıdaki bağlamda bakınca, anlamından boşaltılmış farklılıkların piyasa değerleri üzerinde daha geniş bir çerçevede konuşmak zorunluluğu doğuyor. Örneğin, lüksün anlamı ve tasarımla ilişkisi üzerinde... Bir avuç zengine onları gerçekten de ayırdedici nitelikte nesneler satan bir dünya, tüm orta sınıflara lüks tasarım nesnesi pazarlayan bir dünyaya doğru evrildi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde neredeyse toplumun bütününü oluşturan orta sınıflar, binlerce lüks markanın doldurduğu bir tasarım piyasasından –en azından zaman zaman– farklılık satın alıyorlar. Hemen herkesin sürekli olarak olmasa da ulaşabildiği, çünkü herkesin toplumsal rolüne uygun düşen, dolayısıyla da onları edinenleri artık farklı kılamayan nesnelerin piyasası genişledikçe genişliyor. Prenses Diana’nın kendi yaşıtı milyonlarca genç İngiliz kadınından daha fazla prenses olmayışı gibi, sayısız tasarım markasının sayısız ürünü de eşdeğerinden içerik açısından farklı değil. Onları kullanabilmek de bizi eşdeğerlerimiz içinde farklı kılmıyor. O kullanım sayesinde Diana’dan daha fazla prens veya prenses olmuyoruz. O halde neden bu talep var ve neden onu yüceltmekte ısrarlı bir dünyada yaşıyoruz?

 

Soruyu şöyle sormak belki daha anlamlı olur: Marka isterisinin toplumsal arka planı nedir? Farklılıkların hiçbir içeriği kalmayacak kadar özdeşlik göstermeye başladığı aşikarken, markaların ve tasarımların bitimsizce tırmanışı ve çekiciliği nereden kaynaklanıyor? Bir zamanlar Walter Gropius “Bugün lüks sayılanlar geleceğin normları olacaktır” derken, lüksün bugün eskimiş bir tanımı çerçevesinde konuşuyordu. Lüksün ve onu vareden özgül tasarımın önce küçük bir azınlık tarafından edinilen bir konfor, hijyen ve insani yaşama olanağı olduğunu, gelecekte toplumun daha az şanslı sınıf ve gruplarına da yayılacağını anlatmaktaydı. Bir zamanlar bu mekanizma gerçekten de öyle işlerdi. Şimdiyse lükslerin bu eski işlevi yıkılmış gözüküyor. Çünkü lüksü lüks kılan farklılığın temelindeki hijyene, konfora, rahata ve en genelde kaliteye ilişkin içerikler artık mevcut değiller. Lüksün lükslüğüne artık sadece markası işaret ediyor. Markayı markadan farklı kılan tek şeyse farklı bir sözcük. Her olağan kızın prenses olması ne kadar olağansa, her alelade nesnenin markası sayesinde lüks sayılması da bugün o kadar olağan.

 

Bütün bu saptamalardan sonra hiç beklenmedik bir noktaya gelip dayanabiliriz: Böyle bir dünyada Türkiye’nin tasarım markaları üretme şansı nedir? Öyle ya, tıpkı Diana’yı prenses kılan şeyin o eski İngiliz aristokratik etiketine ilişkin tarihsel saygınlık kalıpları olması gibi, markaların saygınlığını da eski saygınlık kalıpları yaratıyor. Yani prensesliği vareden Diana değil, Diana’yı vareden prenseslik merkezli tarihsel anılardır: Diana’nın prenseslik sıfatı, ondan önceki yüzlerce eski “gerçek prenses” sayesinde biçimleniyor, toplumsallaşıyor. Aynı şey, İtalyan markalarının ardında yatan Leonardo’dan Michelangelo’ya ve sonrasına uzanan tarihsel-estetik anılar için de geçerli. Fransız markalarının ardındaki, o ülkeye ilişkin tarihsel zerafet anıları da farklı değil. Özetle farklılıkların artık içerikleri yok, ama üzerinde yükseldikleri boş bir saygınlıkları ya da ondan anımsananlar hala var. Dış dünyada Türkiye (ve başka sayısız ülke) için aynı tür anılar bulunmadığını söylemek bile gerekmez. O halde paragrafın başındaki soruya geri dönelim: Böylesi olanaklardan yoksun Türkiye gibi bir ülkenin marka üretme şansı nedir? Tabii ki İtalyanlardan, Fransızlardan, Japonlardan, İngilizlerden zordur.

 

Bu yazı, söz konusu zorluğun sadece “şık” tasarımlar yapmakla aşılamayacağını, kuramsal düşünce ve tarihsel bilgi üretiminin ondan bile daha önemli olduğunu göstermek için yazıldı.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler