Her Yer Bilbao Olsun

Yayın tarihi: 16.10.2007

Her Yer Bilbao Olsun!

    

Silken Gran Hotel Domine Bilbao’nun web sitesinden. 

 

Uğur Tanyeli n 1970’lerin ortalarında Utzon’un başyapıtı Sydney Operası’nın inşaatı bitmeye yakınken dünya yeni bir olanağın farkına vardı: Akılda kalıcı görüntüsü, imajı olmayan bir kenti tek bir çarpıcı yapıyla simgelemek mümkündü. Sydney alelade bir kentti. Güzel bir iklimi, gelişmiş bir metropol için çok dingin ve insani bir yaşam temposu vardı; ama fiziksel çevre değerleri bağlamında tanınabilir bir özelliği yoktu. Neredeyse ebediyen öyle kalacakmış gibi gözüküyordu. Ta ki 1950’lerde açılan opera binası yarışmasında neredeyse rastlantısal olarak Utzon’un projesi birinci seçilene dek… Tasarım evresinin başlangıcında öngörülen teknolojilerle inşa edilemeyen, tanımlanan bütçeyi kat kat aşan, hükümet deviren yapı onyıllar sonra kullanıma açıldığında, dünya bu masrafın boşa gitmediğini hızla farkedecekti. Kuşkusuz metrekare masrafı bu kadar abartılı olan bir yapıya ne gerek olduğunu soranlar çıktı. Salonlarının üstündeki o dev yelken benzeri kabuklar yüzünden işlevsel açıdan yetersiz olduğunu öne sürenler de oldu. Ancak, çoğunluk Sydney’in artık akılda kalıcı bir simge bulduğunu düşünmekteydi.

 

Sydney’in açtığı yoldan 1990’lara dek neredeyse kimse gitmedi. Utzon’un yapısı bilinçli bir sonuç diye görülmüyordu. Adeta kazara ortaya çıkmıştı. Bir tür zengin ülke kaprisi olarak da düşünüldü. Onun açtığı yolu bir kentsel imaj tasarımı yöntemine ve yaygın bir eğilime dönüştürecek olan Bilbao Guggenheim Müzesi olacaktı. İspanya’nın Bask bölgesinin başkenti olan bu zengin endüstri kenti de tıpkı Sydney gibi anımsanamamaktan muzdaripti. Kültürel bir çöl olduğu gibi, fiziksel çekicilikten de yoksundu. Yeni müze ve içinde yerleşeceği Gehry tasarımı yapı, kentin kaderini değiştirdi. Tüm kenti tasarımsal egemenliği altına alan bina, Bilbao’yu bir turistik odağa dönüştürdü. Kent, dünyanın en çarpıcı ve kolay anımsanabilir simgelerinden birine sahipti artık. Daha da önemlisi, müze başka hiçbir “atraksiyon”u olmayan kente tek başına gidip görülebilirlik niteliği kazandırdı.

 

Bugün, yukarıdaki iki örneğin ardından, tek bir çarpıcı yapının mimarisini, içinde yerleştiği kentin imaj tasarımının ana bileşeni haline getirmek diye bir yöntem var. Sözgelimi, Almanya’nın Hannover kenti, bir Gehry Tower’ı olduğunu ilan edip yeni imajını biçimlendirmeye çalışıyor. Berlin’de neredeyse kitlesel ölçekli bir çağdaş mimarlık sansasyonları dizisine yatırım yapılıyor. Anlaşılan, hangisinin tutacağı önceden bilinemediği için, denize birçok olta birden atıyorlar. İsveç’in Malmö kentinde Calatrava bir “Turning Torso” inşa ediyor. Orta Fransa’da küçücük Firminy kenti, onyıllar önce Le Corbusier’nin başlayıp bitirilmeyen St-Pierre Kilisesi’ni neredeyse yoktan inşa edip, bu yerleşmeyi unutulmuşluktan kurtarmayı deniyor. Barcelona’da Mies van der Rohe’nin daha 1929 yılında yapılıp yıktırılan Alman Pavyonu yeniden inşa edilip, bu Modernist ikon sayesinde kentin yeni imajına katkıda bulunuluyor. İskenderiye’de Mısırlılar unutulmuş bir Antik anıyı canlandırmak üzere yeni bir İskenderiye Kütüphanesi yaptırıyorlar. Bunların hepsi de tamamlandı ve kullanımdalar.     

 

Çağdaş veya güncel mimarlık aracılığıyla kentsel imaj inşaatı yapmak kolay ve yalın: Önce aslında işlevsel açıdan çok da yaşamsal olmayan bir konu bulmak gerekiyor. Çünkü kullanım değeri fazla olan ve hemen karşılanması gereken ivedi bir gereksinmeye yanıt veren bir yapıyı simgeleştirmek zor – onun için müze, konser salonu vs. gibi tesisler bu amaca daha uygun düşüyor. Sonra, bu yapıyı tasarlayacak bir star mimar seçiliyor. Yani bugünlerde kimsenin Utzon gibi meçhul bir mimara böyle sansasyon beklentili bir işi emanet etmesi söz konusu değil. Onun için, tasarımı yarışma sonucu elde edilen İskenderiye Kütüphanesi bir istisna. Kaldı ki, orada imajı mimar değil, kütüphanenin binlerce yıllık anıları oluşturuyor. Her halükarda, mimari “eşitlikçilik” dönemi çoktan bitmiş gibi. Dolayısıyla, kesenin ağzını açmak ve star emeğinin artık iyice yükselmiş olan fiyatını ödemek zorunlu. Ve nihayet, tasarlatılan yapıyı süründürmeden, yani mimari iştahı çabuk kaçan bir dünyada “modası geçmeden” hızla bitirmek gerekiyor. İnşaat tamamlandıktan sonra modası kuşkusuz yine hızla geçiyor; ama bir yapı, bir an için bile olsa çağının modasının önünde gidebilmeyi başarabilmişse, onun uzun ömürlü sağlam bir imaj değeri olması artık garantili. 

 

Mimari imajı kentsel imajla buluşturmayı deneyen bu örneklerin Türkiye’de bir benzeri yok. Zaman zaman böyle bir yapı tasarlatmaktan söz edildiği oluyor. Örneğin, AKM’yi yıkıp yerine böyle bir simge-yapı inşa etmeye niyet eden bir Kültür Bakanlığı’mız var. Ama, AKM’nin yıkılmaması gerektiğine ilişkin sayısız başka gerekçeyi bir yana bıraksak bile, bu talebin yukarıda anlatılan imaj inşaatının ne olduğunu bilmeyenlerce dile getirildiğini anlamak zor değil. Örneğin, simge-yapı, simge ihtiyacı olan “suratsız” kentlerde yapılırsa anlamlıdır. İstanbul’unsa imajlarının mebzuliyetinden taştığı söylenebilir. Öte yandan, star emeğinin fiyatından habersiz olanlar, onu Bayındırlık Bakanlığı rayiçleriyle ödeyemeyeceklerini de bilmiyorlar, inşaatını o rayiçlerle ve o alışkanlıklarla ihale edemeyeceklerini de... Bunların hepsini bir yana bırakalım: Bu ülkede mimari araçlarla güncel imaj tasarımı yapılması gereken bir kent gerçekten var. Adına Ankara diyorlar. Türkiye’nin dış ülkelerde ve içeride sadece İstanbul’un geleneksel imajlarıyla kurulmuş kavranışını değiştirmek anlamlıysa, ki çok anlamlı ve acil bir gereksinmedir bu, Ankara’ya güncel bir mimari simge kazandırmak yaşamsal gözüküyor. Türkiye, küresel ölçekli çağdaş bir kültürel etki yaratmak, güncel kültürel varlığıyla tanınmak istiyorsa, başkentini dünya mimarlık gündemine taşıyacak bir girişimi de programına almalıdır. Tabii ki yaşayan, capcanlı ve çarpıcı bir kültür odağı gibi gözükme niyeti varsa bunu yapmalıdır. Yani tek gerçek (ve minyatür) müze yapısı 1920’lerde inşa edilmiş bir başkentte ille de Guggenheim şubesi açmak gerekmez; ülkeye ve başkente yakışır bir büyük sanat müzesi yapmak için kaynak mevcuttur. O müze, başkentin ve ülkenin güncel imajını revize etme potansiyelini de taşıyabilir. Ne var ki, tek Nobelli edebiyatçısını cumhurbaşkanının bile kutlamadığı, anketlere göre vatandaşlarının dünyada en tanınmış yaşayan Türk’ün Fatih Terim olduğunu sandığı bir ülkenin imaj tasarımı derdi olduğuna inanmak zordur. O ülkenin çağdaş kültür evreninde söz söyleme kaygısı olduğuna ikna olmak daha da zordur. Türkiye, Gehry’den önceki haliyle Bilbao gibi görünmekten memnun olduğuna göre, yapılacak ne var? n Uğur Tanyeli.

 

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler