Dönüşümün En Güzeli Değiştirmeyendir Ama, Nereye Kadar

Yayın tarihi: 14.12.2007

Dönüşümün En Güzeli Değiştirmeyendir Ama, Nereye Kadar?

    

 

Uğur Tanyeli n Yeşilçam sineması genellikle hafife alınır; hakettiği yorum derinliğiyle ender olarak karşılaşır. Oysa, o ciddiye alınmayan filmler, sadece geniş bir seyirci kitlesi tarafından seyredilişleri bağlamında bile önemsenmelidirler. Bir dönemde (ve kısmen hala) onları milyonlarca insan izleyip tat alabilmişse, filmin kendisi olmasa bile, ondan tat alabilenler yorumlanmayı bekler. Filmin sözü birileri için anlamlıysa, o “birileri” önemsenmelidir. Onları anlamak için çaba göstermelidir. Çünkü o “birileri” toplumsal ortamın bileşenleri içinde ağırlıklı yer tutmakta, kültürel tercihlerin ve değerler gramerinin varedicileri olarak işlev görmektedirler.

 

Çok sayıda eski Yeşilçam filminde şöyle bir olay örgüsüyle karşılaşırız: Filmin esas erkek kahramanı esas kadın kahramanla, örneğin, miras gibi bir zorunluluk nedeniyle gönülsüzce evlenir. Aralarında büyük bir sınıf farkı vardır. Kadın köylü ya da küçük kasabalıdır, erkekse büyük kentli. Kadın “namuslu”, erkek çapkındır. Dolayısıyla, erkek evlendikten sonra da karısını hiçe sayarak, alıştığı yaşamını sürdürmeye koyulur. Kadınsa erkeği elde etmek üzere, kimlik ve asıl önemlisi kültürel pozisyonunu değiştirme yoluna başvurur. Giriştiği iş çok kolaydır! Önce başörtüsü atılır, ardından kuaföre gidilir, sonra terziye, şapkacıya. Nihayet bir öğretmen bulunur; birkaç günde kahramanımıza şivesi değiştirtilir, “Batılı” görgü kuralları öğretilir. İş, kocayı “çağdaş” bir kentli kadın kimliğiyle, sanki başka biriymiş gibi davranarak kendine aşık etmeye kalır. Kadın, hesaplanmış bir karşılaşmayla duyarsız kocaya yaklaşacak, güzelliği ve işvesiyle onu baştan çıkaracak, kıskandıracak ve peşine düşürecektir. Bu noktadan sonra senariste, kocaya gerçeği açıklayıp mahçup etmek ve karısıyla mutlu bir beraberliğe başlatmak dışında yapacak iş kalmaz. Kadın kahramanla erkek arasındaki kültürel mesafe kapatılmış, mutlu sona ulaşılmıştır.

 

Bu çok bildik senaryo kalıbı bize ne söyler? Çok şey... Ama asıl önemlisi, toplumsal/kültürel dönüşmenin ne denli kolay ve kısa bir süreç olarak görüldüğünü anlatır. Bir kadının kültürel tercihlerini değiştirmesi, yalnızca birkaç günde birkaç kalem yere uğramasından ibarettir. Başörtüsünü atıp kuaförde saçlarını yaptırması, giysilerini değiştirmesi, yerel şiveyi kullanmaktan vazgeçmesi yeter. Üstüne bir de dans edebiliyorsa dönüşüm ve çağdaşlık eğitimi fazlasıyla tamamlanmıştır. Kocanın çağdaş bir kadından beklentileri de bu kadarcıktır zaten.

 

Şimdi bu senaryo kalıbında gündeme getirilenin, özelde kadının toplumsal cinsiyet rolünün değişmesi, geneldeyse toplumsal ölçekte kültürel dönüşüm gerçeği olduğu aşikar. Dikkat edilirse, bu olay örgüsünde dönüşüm ve değişme mahkum edilmez. Sözgelimi, kadının o erkekle olmak için dönüşmesi gerekip gerekmediği konusu tartışmaya açılmaz. Değişim tartışılmayacak denli zorunludur. Nasıl dönüşüleceği de sorgulanmaz, tereddüt beyan edilmez. Buradan hareketle, genelde filmin hedef kitlesinin toplumun topyekun dönüşümünün zorunluluğuna inandığı sonucuna varılabilir. Kadınla simgelenen kırsallık, erkekle simgelenen çağdaş büyük kentliliğe ikincinin koşulları çerçevesinde boyun eğer, eğmelidir. Ast üstün değer yargılarına uyar, onun gibi, onun istediği gibi olur ve onu kendi silahıyla yener. Tam ona boyun eğdiği noktada onu elde etmiştir. Koca kafeslenmiş, ulaşılmaz olana ulaşılmış, onun sınıfsal, kültürel pozisyonu edinilmiştir. Şimdi bunun çok iyimser ve barışçı bir dünya ve ülke kavrayışı olduğu söylenebilir. Dönüşmesi gereken kadın (genelde geniş bir toplum kesimi), dönüşme bekleyenin (toplumsal merkezi tanımlayan elit grubun) hatırı için veya ona duyduğu sempati ve saygı nedeniyle dönüşmeye gönüllü olur. Değişir, dönüşür ve toplumsal barışı inşa eder. Toplumsal dokuyu yeniden üretir. Film gerçek ve metaforik anlamda mutlu sona ulaşır.

 

Ne var ki, bu barışçı düşün açmazı da tam filmin bittiği yerde gündeme gelir: Dönüşmesi beklenenler, olanca iyi niyetleriyle dönüşmeye çalışır ve bunu başarırlar; ama dönüşüm adına tüm yaptıkları, birkaç giyim ve davranış özelliklerini değiştirmekten ibaret olmuştur. Yani, çağdaşlaşma, kentlileşme, sınıf atlama, kültürel tercih yenileme işlemleri çok ama çok kolaydır. Zahmetsizce başarılır. Ancak, bu denli kolay elde edilen, bu denli az değişme gerektiren bir dönüşümün ille başarılması gerekliliği nereden kaynaklanır? Senaryoyu simgesellikler üzerinden okumayı sürdürürsek, belli ki amaç, her tür pozisyonun, erkek kahramanın simgelediği toplumsal merkezi elde bulunduran seçkinlere ters düşmeden elde edilmesidir. Kadın kahramanın simgelediği çevredekiler merkeze merkezdekilerin (erkeğin) hoşnutluğunu elde ederek katılma yolunu seçmişlerdir. Kendi söyleyecek sözleri yoktur. Alternatif programları da yoktur. Hele hele erkeği (toplumsal merkez olarak düşledikleri yeri) değiştirme çabaları hiç yoktur. Onu sadece kendilerine bağlar, onunla mutlu olmakla yetinirler.

 

Toplumsal kültürel dönüşümün bu naif tasavvuru, bizi Türkiye’de modernleşmenin ülkeyi ne denli az modernleştirdiğini düşünmek zorunda bırakıyor. Dönüşüm, filmdeki kadının uğradığı birkaç dükkanla ifade edilecek kadar basit bir dizi modernlik temsili, simgesi üzerinden yürütülmektedir. Bu temsil ve simgelerle sınırlı olmak koşuluyla, muhalifi de yoktur. Yani, dönüşüm radikal biçimde değiştirip dönüştürmüyorsa, kimse tarafından karşı çıkılacak bir gelişme değildir. Filmin köylü kızları başörtülerini atıp kuaföre koşmaktan kaçınmazlar. Üstelik bunu yapınca, önceden çağdaşlaşmış olanlara göre avantajlı duruma bile gelirler. Çünkü kadın kahraman birkaç günde değişip, filmin ikincil karakterleri olan çoktan çağdaşlaşmış kentli kadınlardan biri olmayı becerir. Onların yaptığı her şeyi onlardan iyi yapabilmekte, fakat onların yozlaşmışlığından da, kuşkulu ahlakından da çok uzak bulunmaktadır. O hem namuslu ve güvenilir, hem de çağdaştır.        

 

Böyle bir kültürel ve toplumsal tahayyülün varlığını farkeden gözlemci, bu filmleri yapıp izleyenlerin alabildiğine barışçı olduklarını ve toplumun da içerdiği farklılıklara rağmen birarada yaşama iradesinin çok güçlü olduğunu anlar. Ancak, buna sevinmek için acele etmemekte yarar vardır. Kendi değişimini bu kadar hafifsemiş, ulaşacağı hedefleri bu denli mütevazı bir değişim programıyla, yalın modernlik temsilleri şeklinde tanımlamış geniş grupların varolduğu bir ülkede kültürel üretkenliğin hali acıklıdır. Bir-iki modernlik temsilini elde etmekle tatmin olanlar, kenti, mimarlığı, sanatı, gündelik yaşamı ve her tür kültürel pratiği aynı oranda temsillere indirgerler. Onların bu alanlarda söyleyecek hemen hiçbir sözü yoktur. Kültürel pratiklerin hemen hepsinin işlevi o “çağdaş koca”yı memnun etmekle sınırlıdır. Koca dans edilmesini istiyorsa edilecektir. Nasıl dans edildiğinin, neden edildiğinin, dansın hangi biçimde yapılmak istendiğinin sorulması gerekmez.   

 

Ne var ki, yukarıdaki dönüşüm senaryosu kalıbına uygun son filmler 1970’lerde çekilir. 1980’lerden itibaren bu olay örgüsü bir daha gündeme gelmez. Anlaşılan, 20. yüzyıl biterken, dönüşümün bu kadar kolay ve bu denli “az değiştirici” olduğuna inanmak artık zordur. Onun önündeki bariyerler yıkılmaktadır. Değişim gerçeği kendi radikalizmini dayatmıştır. Ortamı, insanları, ilişkileri gerçekten değiştirmektedir. Ama daha önemlisi, değişip dönüşenler artık, eskiden merkezde olduklarına inanılanları memnun etmek için ve sadece oraya katılmak için uğraşmaz olurlar. Daha doğrusu, değişim ve dönüşümü öyle anlamlandırmazlar. Metaforik konuşmayı sürdürürsek, filmin kadın kahramanı kocasını memnun etmek ve ele geçirmek için onun koşullarıyla oynamaz. Hatta kimilerinin kocaları umurlarında bile değildir. Kimileri de alternatif kadın-erkek ilişkileri inşa etmeye koyulurlar. Bunun anlamı şu: Nihayet tüm toplumsal aktörler kendi taleplerini ortama ilan etmeye başlar, kendi değişim programlarını yaparlar. Tüm kültürel pratikleri artık merkezdeki o eski aktörün hoşnutluğu için değil, kendi arzu ve beklentileri doğrultusunda biçimlendirirler. Özetle dönüşüm artık gerçekten de insanı ve toplumsal grupları değiştirir hale gelir. Nihayet sanatsal, kültürel taze sözler söylemek için uygun ortam doğar. Modernlik gerçekten de katı olanı buharlaştırmaya başlar. Ama gelin görün ki, dünyanın o eski filmlerde olduğu gibi kalmasını isteyenler de ortamdaki ağırlıklarını yitirmezler. 

 

İşte alın size, Yeşilçam sinemasındaki bir senaryo tipi üzerinden yazılmış yarım yüzyıllık kısa bir Türkiye kültür tarihi.

Uğur Tanyeli.

 

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler