Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih

Yayın tarihi: 01.02.2007
Dünya-Tarihinin Sınırında Tarih

 

Ranajit Guha

Çeviren: Erkal Ünal,

Metis Yayınları, İstanbul, Aralık 2006, 142 s.

 

 

Volkan Atmaca n Ranajit Guha, 1980’li yılların başından itibaren Batı tarihyazımı eleştirisinde kayda değer bir yer tutan ve gerek akademi çevrelerinde gerekse kendi üyeleri arasında bir hayli tartışılarak, hakkında neredeyse ayrı bir literatür oluşturacak kadar çok makale yazılan mâduniyet okulunun (subaltern school) önemli bir temsilcisi. Hindistan’daki sömürgeci ve milliyetçi tarihyazımının eleştirisinden hareketle bir grup Hintli entelektüel tarafından 1982 yılında kurulan okul, Gramsci’den devraldığı “mâdun” kavramından yola çıkarak, sömürgeci seçkinler tarafından mülksüzleştirilmiş, tarihin sahnesinden dışlanarak öznellikleri yok sayılmış ezilen sınıfların kendi tarihlerine yeniden sahip çıkabilecekleri yeni bir tarih anlayışının yöntembilimsel arayışına girmiştir. Yirmi yıllık bir uğraşın ardından yazılan bu kitap, Batı’nın ilerlemeci ve Avrupamerkezci tarih anlayışıyla hesaplaşmak ve “tarihi yeniden kendinin kılmanın” imkanına dair felsefi bir sorgulama yapmak üzere atılmış bir “ilk adım” niteliği taşımaktadır.

 

Guha sömürgeciliğin, Hindistan ve Raj örneğinde olduğu üzere, işgal ettiği topraklarda hakimiyet kurmaktaki başarısının askeri güçten ziyade uygarlık miti altında inşa ettiği akılcı bir bilgi rejimine dayandığını ve bu rejimin üzerinde yükseldiği felsefi temeller yerinden sökülmeksizin, insanın dünyadaki varoluşunun tarihselliğini örselemeyecek, karşılıklı tanınma esasına dayalı, nihai olmayan, çoğulcu ve melez bir tarih yazımının mümkün olamayacağını savunuyor. Bu noktada Hegel ve onun Aydınlanma’dan devraldığı Dünya-Tarihi (Weltgeschichte) terimini gündeme getirerek, emperyalizm döneminin hegemonik dilinin felsefi kurucusu olarak gördüğü Hegel’in tarih felsefesinin kapsamlı bir eleştirisine soyunuyor.

 

15. yüzyılda başlayan sömürgecilik hareketiyle birlikte kültür, dil, inanç ve yönetim biçimleri bakımından tümüyle farklı insan topluluklarıyla karşılaşma süreci Avrupa’da epistemik bir sıçramanın tetikleyicisi olurken, merkezden uzakta keşfedilen her coğrafyanın tarihte uygarlığa giden yolda varılan birer uğrağa karşılık geldiği yeni bir karşılaştırma mathesisi ortaya çıkmıştır. Avrupalı sömürgecinin, evinden ne kadar uzaklaşırsa tarihin sınırına o kadar yaklaştığına duyduğu inanç, uygarlığın beşiği olarak Avrupa’nın yeniden inşasının zeminini hazırlamıştır. Tarih öncesi denen zamanın nerede başladığını belirleyen sınırın, Avrupa’nın kendini yeniden keşfetme sürecinde beliren coğrafi sınırla örtüştüğünü dile getiren Guha, bu söylemin en rasyonel ifadesini Hegel’in ilerlemeci ve devletçi tarih anlayışında bulduğunu ileri sürüyor.

 

Hegel, tarihi, kendi hakikatini kavrayıp gerçekleştirmek yani özgürleşmek isteyen Tin (Geist)’in kendini sürekli aşmasıyla (aufheben) ileriye doğru akan zamansal uğraklar bütünü olarak görürken, devleti bu sürecin fiilileşme zemini olarak kabul etmiştir. Özgürlüğün gerçeklikte olumlandığı yer olması bakımından, devlet bir ulusun dünya tarihinin sınırları içinde olup olmadığının göstergesi haline gelmiştir: “Devlet yoksa tarih de yok!” Guha’nın “dünya tarihinin tinselleşmesi” olarak tanımladığı bu tarihyazımı, Batılı sömürgeci devletlerin hakimiyetini perçinleyen ve adına “modernleşme” denilen kültürel hegemonyanın altyapısını oluşturmuş; tarihsiz topraklarda uygar insanlarla eşit haklara sahip olmak için yeterli olgunluğa henüz erişmemiş barbarlara, doğanın boyunduruğu altında çocukluk safhasına takılıp kalmış ilkel topluluklara karşı hukuk dışı tavrın önünü açmış ve Avrupalı devletlerin “oradaki” varlığını meşrulaştırma işlevi görmüştür. Guha Batılı liberal düşüncenin, Hegel’in devletçi tarihinin demokrasi açısından taşıdığı tehditlere mesafeyle yaklaşırken, tarihsizleştirici yönünün trajik sonuçları hakkında sessiz kalmasını ikiyüzlülüğüne bağlamaktadır. Tarihin dışında olmanın hukukun dışında tutulmayı beraberinde getirdiği bir savaş alanı, liberal düşüncenin çoktandır sırtını dayadığı bir arkalandır.

 

Guha’nın sunduğu eleştirel yaklaşımın klasik ilerlemeci ve Avrupamerkezci tarihyazımı eleştirisinin yetkin bir tekrarından öteye gidemediği pekala söylenebilir. Ancak, kitabın asıl üzerinde durulması gereken kısmı, tarihi yeniden kendinin kılmanın imkanını sorgularken bir tasavvur olarak vardığı yol ayrımıdır. Guha, meselenin basitçe tarihin kim tarafından yazılacağı ya da hikayeye nereden başlanacağına kimin karar vereceği sorusu olmadığını belirtirken, bilakis bu kimlik saplantısının, anlatıcı-özne olma arzusunun Batılı tarihyazımının yapısından kaynaklandığını savunuyor. Geleneksel Hint anlatı sanatı “itihasa”ya başvurarak, ne ayrıcalıklı konumdaki bir anlatıcıya ne de her defasında birilerini tarihöncesine iten başlangıçlara ihtiyaç duyan başka bir tarihyazımının mümkün olabileceğine dair belli belirsiz ama umut vaat eden bir ufka baktığını söylüyor.

 

Guha, “Deneyim, Hayret ve Tarihselliğin Pathosu” başlıklı bölümde bahsettiği “itihasa” geleneğini, tekrar tekrar anlatılıp “kuşaktan kuşağa miras bırakılan bir masal ambarı” olarak tanımlıyor. Tekrarın, her daim yeniden anlatmanın esas olduğu; anlatıcıya sadece, daha önce anlatılmış olanı şimdiye taşıma görevinin düştüğü; dinleyicilerin anlatımın olağan akışını bozma endişesi duymaksızın sürekli soru sormak, temsile ilişkin farklı talep ve önerilerde bulunmak ve hatta yeri geldiğinde konuyu kasıtlı olarak saptırmak suretiyle anlatıcıyı alışılmış olanda alışılmamışı dillendirmeye sevk ettiği; böylelikle bir hikayeden sayısız hikayenin türetilebildiği belirsiz, ucu açık ve “göreceliğe dolayımlanmış” bir tecrübeden bahsediyor. Bunun anlatıcıyı geçmişi belli bir mesafeden yaklaşarak aktarmaya zorlarken, dinleyiciyi de “kendi” hikayesini oluşturmakta özgür bıraktığına işaret ediyor. Tarihselliğin anlatının kıskacından kurtulmasının da ancak geçmişle yaratıcı bir ilişkiye girilmesine, Tagore’a atıfla, tarihin “insanın gündelik dünya içindeki varlığının hikayesi”, Hegel’in Estetik’te söylediği ama kendisinin de unuttuğu “dünya nesri” olduğunun bir kez daha hatırlanmasına bağlı olduğunu ifade ediyor. n Volkan Atmaca.

Yayın » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler