Mimarlığın Aktörleri Türkiye 1900-2000

Yayın tarihi: 19.10.2007

Mimarlığın Aktörleri Türkiye 1900-2000

 


Uğur Tanyeli Garanti Galeri, İstanbul, Haziran 2007, 464 s.

 

Erhan Berat Fındıklı n Bazı kitaplar vardır, daha başlığını okurken içeriği ve yöntemi hakkında bir tahmininiz olur; bazıları da vardır ki başlığı, ima ettiğinin çok ötesinde, yazar, metin ve okuyucu arasında oyunlu bir sürecin başlama işaretidir. Uğur Tanyeli’nin Garanti Galeri’den çıkan Mimarlığın Aktörleri, Türkiye 1900-2000 adlı çalışması böyle bir kitap. İlk bakışta ansiklopedik bir çalışmayla karşı karşıya olduğunuz izlenimi verse de, daha sonra yanıldığınızı farkettiren bir metin. Çünkü yazarın amacı ne 20. yüzyılın mimarlarını kült figürler haline getirmek, ne de yeni bir mimarlar panteonu inşa etmek. Aksine, mevcut mimarlık tarihi anlatılarında inşa edilmiş panteonu, içindeki putlarla birlikte yerlebir etmek ve etrafa saçılan her bir parçadan hareketle, tapınağı kent olan, ama bu defa beton yerine insan sıcaklığı ve çelişkileriyle örülü yeni figürler, karmaşık öyküler anlatmak. Diğer bir deyişle, mimarlık tarihi yazımını deskriptif, mükerrer ve klostrofobik bir etkinlik olmaktan çıkararak, entelektüel dozu yüksek, yaratıcı tartışmalara zemin oluşturabilecek bir alan olarak yeniden kurgulamak ve sınırlarını genişletmek. Bunun için anlatısına, kanonda yer alan mimarlar kadar amatör mimarları, edebiyatçıları, sokağı, gündelik yaşamı da dahil ediyor; mimarlık üretimini, belli bir toplumsal ve tarihsel bağlamda gerçekleştirilen, çok aktörlü, çok etmenli ve çok katmanlı bir etkinlik olarak tanımlayıp tartışıyor.

 

Kitabın giriş bölümünde, uluslaşma dönemi intelligentsiasının, Osmanlı dünyasında İtalyanlar’la zamandaş birey mimarların olmayışı karşısında yaşadıkları sosyopsişik karmaşa ve bunu aşmak için Rönesans ve sonrası kavramlarla yeni bir Sinan ve Osmanlı mimarlık tarihi inşa etme çabaları ele alınıyor. Tanyeli buradaki en büyük sorunu, modern ve premodern arasındaki epistemik farklılığın ayırdına varamayan mimarlık tarihyazımının sürekli anakronik ve anatopik yanılgılar üretmesi olarak görüyor ve Sinan’ı bir birey olarak tahayyül etmek yerine, başmimar adı üstünde yoğunlaşmış bir grup kişiliği yani bir “kümülatif kişilik” olarak görmeyi öneriyor. Osmanlı’da bireyin tarihsel olarak ortaya çıkışını farklı yüzyıllardan örneklerle zenginleştirerek tartışan yazar, Üsküplü mutasavvıf Asiye Hatun’dan, Başkadın Hatice Ruhşan’a aşk mektupları yazan

I. Abdülhamit’e, Yanko İoannidis’ten Kemalettin Bey’e varıncaya dek pek çok tarihi figüre karnavalvari bir geçit töreni yaptırıyor. Bununla sorunsallaştırdığı konuların bir kısmına cevap bulurken, cevap bekleyen yeni sorular üreterek diğer bölüme geçiyor.

 

Bu historiyoğrafik tartışmadan sonra Tanyeli, mimarlığın aktörlerini, memurlar, profesyoneller, amatörler, hocalar, öğrenciler, kadınlar, ötekiler, yabancılar altbaşlıklarıyla ele alıyor; bu altbaşlıklara mimarlığın yeni star üretme biçimleriyle sokaktaki aktörleri ekleyip, son bölümde de yeni bir mimar birey inşa etmenin imkanları üzerinde duruyor.

 

Yazarın temel problematiklerinden biri, sürekli devlet merkezli anlatılan modernleşme tarihine yeni bir alternatif sunabilmek. Bu yüzden, ezici bir aktör olan devletin gölgesinde kalmış mimarların özel hayatlarını irdeleyerek farklı bir damar yakalamayı, değişik bir okuma gerçekleştirmeyi deniyor. Fakat burada paradoksal bir şekilde karşımıza çıkan, mimarların büyük bir çoğunluğunun ancak devletle temasa geçtikleri sürece varolabildikleri ve ondan koptukları an neredeyse iz bırakmadan yok oldukları gerçeği. Devletin ve memur mimarların, mesleki ve şahsi belgeleri muhafaza etmeye çok istekli görünmediği bir ülkede, bu aktörlerin hayatları ve mimarlık üretimleri üzerinde derinleşmekte ciddi güçlüklerle karşılaşılıyor. Ulaşılabilen kaynaklar ise bu mimarların önemli bir kısmının hayatlarının trajik şekillerde sonlandığını gösteriyor.  

 

Mesela, Tanyeli’nin deyimiyle “Türkiye’de inşa edilmiş ve modernist yönelimin en tereddütsüz tasarımlarından” olan Sergievi’nin mimarı Şevki Balmumcu, bu yapı Opera binasına dönüştürüldükten sonra bir daha Ankara’ya gitmez. Evlenmemiştir ve kimsesizdir. On yıllarca süren işsizliğine rağmen Beyoğlu’nda elinde proje rulosuyla gezerken görülür. Kalacak yeri yoktur. Maruf Önal ona bürosunda bir oda verir, barınma sorununu çözer. 1982 yılında, yalnız yaşadığı dünyaya gözlerini kapadığında, Edirnekapı’daki cenazesine sadece altı kişi gelecektir.

 

Orhan Arda gibi kariyeri büyük bir başarıyla başlayıp bitenlerin öyküsü de ayrı bir trajedi güzergahını oluşturmakta. İlk tasarımında Emin Onat’la birlikte Anıtkabir proje yarışmasını kazanan mimar, yüklendiği sorumluluk altında ezilir. Emin Onat, “Biz mesleğimizin doruğu olan bir sonuç aldık, artık başka hiçbir mimari iş üstlenmemeliyiz” diyerek onu ikna ederken, yeni projeler üretmeye devam eder ve Atatürk kültünden kendi payına düşenlerle minör bir kült yaratmayı başarır. Ama Arda için durum farklıdır. Adeta paralize olmuştur. Anıtkabir mimarını köşe başında alelade bir apartman inşa ederken düşleyemez. Tanyeli’nin deyimiyle “Arda, anıtkabirle özdeşleşen Atatürk’e fazla yaklaşarak, kendisine o yapıdan başka bir varolma alanı tanımlamayarak, mesleki yok oluşunu hazırlamıştır.” Adeta ışığa uçarak yanıp yok olmuş bir pervanedir. 

 

Yazarın anlattığı, devlet katında yaşanan başarıların ardından gelişen trajik öyküler, bir “looser” edebiyatı oluşturmak için değil. Anlatılarında bir melodram kokusu yok. Hatta tam tersine, ses tonundaki soğukluk ve mesafe bazı örneklerde yadırgatıcı boyutlara ulaşabiliyor. Yaşanan bu trajedileri sevinerek mi, üzülerek mi karşıladığı kestirilemiyor. En azından herkese eşit derecede yakın durmadığı görülüyor.

 

Sonra ötekiler var. Bilinçli bir amneziyle görünmez kılınmış figürler. Mesela Levon Güreğyan. Osmanlı’yı 1911’de uluslararası Torino fuarında temsil eden oryantalist yapıyı tasarlamış, Padova Üniversitesi’nde hocalık yapan Katolik Ermeni bir mimar. Bir diğeri İstanbul Rum cemaatinin belki de son mimarı Aristidis Pasadeos. 1947’den 1971’e kadar Heybeliada Ruhban Okulu’nda estetik ve kilise mimarisi dersleri vermiş, eserlerini Yunanca kaleme almış bir mimar: İstanbul’daki Bizans Yapılarının Keramik Bezemeleri, Boğaziçi’nin Kenti Konstantinopolis, Gökçeada Halk Mimarisi, Heybeliada Ruhban Okulu, Patrikhane, Kilisede Sanat bunlardan bazıları. Meslek hayatına son veren hadise ise 6-7 Eylül olayları. Ve yıllar sonra 1988’de Patrikhane’nin restorasyonuyla gündeme gelir Pasadeos. Bu onun, araya giren onca yılın ardından İstanbul’da bıraktığı son iz olacaktır.

 

Mimarlık tarihi yazımında yerli gayrimüslim nüfus kadar unutulmaya terkedilmemiş, Avrupa kökenli mimarlar sözkonusudur. Bunlar, ülkenin Batılı kimliğinin bir delili olarak zaman zaman kullanım değeri oluşturduğundan, tamamen gözden çıkarılamamışlardır. Giulio Mongeri bunlardan biri. İstanbul’da İtalyan asıllı Levanten bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen mimar, Milano’da Accademia di Brera’da mimarlık eğitimi görür ve Camillo Boito’nun öğrencisi olur; Chierichetti ödülü alır. Geç Osmanlı, erken Cumhuriyet mimarlığının önemli yapılarına imza atar. İstanbul’da Karaköy ve Maçka Palas, Ankara’da İş ve Ziraat Bankası bunlardan sadece birkaçı. Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocalık yapar, öğrenciler yetiştirir.

Bu ülkedeki kariyeri, ilkin İtalya’nın Trablusgarp’ı işgali, ardından 2. Dünya Savaşı yüzünden kesintiye uğrar. Bunun üzerine Türkiye’yi terkederek İtalya’ya yerleşir. “Venedik’te Ölüm”ü bir de o tecrübe edecektir. Tanyeli bu bölümde bütün bu ötekileştirilmiş figürlere değinerek, geç Osmanlı ve Cumhuriyet mimarlık tarihi yazımının hatırlama biçimlerini gözden geçirmekte, ulusalcı parametreleri dolaylı ve doğrudan eleştirmektedir.

 

Yazar, ötekileştirilmiş bir gruba daha değinir: Kadınlar. 2000’li yıllara varıldığında, mimarlık bölümlerinde okuyan kız öğrenci oranı %70’lere ulaşan bir ülkede, kadın mimarları konu alan çalışmaların sınırlı sayıda olması ilginç bir tezattır aslında. Böyle bir akademik üretim ortamında Tanyeli’nin kadınlar için ayrı bir bölüm ayırması anlamlıdır. Yazara göre, 1980’li yıllara varıncaya kadar mezun olan bu öğrenciler, meslek yaşamlarını mimar olarak değil, mimarlık diploması almış memurlar olarak sürdürürler. Bunun temelinde, kadını kamusal alanın “kirletici” etkisinden koruma isteği ve “kadın eşittir ev” denkleminin yeniden hayat bulması yatar. Türkiye’de mimarlık, kadını kamusallaştıran bir meslekten çok, koruyan güvenli bir alan olarak tahayyül edilir. “Kadın mimar onyıllar boyunca sadece bir diploma fotoğrafı ve künyesi olarak vardır. Piyasada adeta buharlaşırlar. Özellikle akademisyen kadın bağlamında Türkiye’nin dünya rekoru kırışı bu kez de üniversiter bir kafesten bakmak zorunda kaldıklarını kanıtlar.” Yazarın Türkiye’de inşa edilen toplumsal cinsiyet konusundaki gözlemleri yerinde olmakla birlikte, anlatısında kadınların, mesleki performanslarından ziyade özel hayatları ve aşk dedikodularıyla belirmeleri düşündürücü. Şemsa Demiren-Calsat ve Selma Emler’in ciddi başarılara imza attıklarını iddia etmekte bazı güçlükler olabilir, ama meslek hayatının bir kısmını Amerika’da sürdürmüş Nezahat Sügüder Arıkoğlu’nun mimarlık üretiminin birkaç cümleyle geçiştiriliyor olması, kadınların bu eserde ne kadar ciddiye alındıkları sorusunu akla getiriyor. Bu noktada Tanyeli’nin kadınları görmezden gelmeyerek yaygın tavırdan uzaklaşırken, üretimlerini yeterince düşünmeye değer bulmayarak hemcinslerine göz kırptığı söylenebilir.

 

Kitapta öğrenciler de var. Daha doğrusu Behruz Çinici ile Adnan Kazmaoğlu’nun öğrencilik yılları.

İlki Vefa Lisesi’ndeki hocasının yönlendirmesiyle, mimarlığın ne olduğunu bile bilmeden İTÜ’ye gelen efendi, terbiyeli, başarılı bir öğrenci; diğeri ise ODTÜ’de kimya mühendisliği okumaktan vazgeçerek Akademi’ye girmiş yaratıcı, deli dolu bir entelektüel. Çinici üzerinden, akademik dünyada süregelen hoca- öğrenci ilişkilerinin patrimonyal kökenlerini irdeleyen; Kazmaoğlu örneğinde ise sıradışı öğrencilerin eğitim sistemini ve entelektüel ortamı değiştirme güç ve becerilerini yücelten heyecan verici, umut dolu bir bölüm “Öğrenciler”.

 

Tanyeli, düşünce haritasında, naif ve büyük edebiyatçıların çalışmalarına da yer veriyor. Bu figürlerin ortak yanları, profesyonel ya da amatör olarak bir şekilde mimarlıkla ilintili olmaları. Burada karşımıza çıkan en etkileyici figür hiç şüphesiz, modern bir birey oluşunu, entelektüel ayrıksılığını meslek hayatı ve şiirleri kadar Aşiyan’da kendisi için tasarladığı evle de ifade eden Tevfik Fikret. Sedad Hakkı Eldem’in bile, mimarlığının entelektüel bir manifestosu sayılabilecek bir ev inşa etmemiş olması göz önünde bulundurulduğunda, şairin kendini ifade ediş biçiminin özgünlüğü daha iyi kavranmış olacaktır. Tanyeli’nin Tevfik Fikret ile ilgili bu yazısı, şair hakkında şimdiye kadar yapılmış en özgün ve şiirsel yorumlardan biri. 

 

Kozanoğlu gibi naif mimar-romancılar da var bu haritada. Kitaplarından birinin başlığı: Bizans’ta Türk Şehzadeleri, Savcı Bey. Kapağına “Büyük Türk Romanı” diye not düşmeyi de unutmamıştır Kozanoğlu. Bu romanlarda ilginç olan, mimarların yazarlık hevesi kadar, dildeki arkaizmin, dil reformundan önce başlamış olduğuna işaret eden verilerin bulunması. Naif edebiyatçı türüne diğer bir katkı Burhan Arif Ongun’dan gelir.

Le Corbusier’nin yanında çalışan üç Türk’ten ilki olan Ongun’un edebiyat ve mimarlık macerası oldukça renkli, bir o kadar da hüzünlü bir seyir izler. Hayatının son döneminde büyük ödüller alacağını umut ederek birbirinden naif yarı otobiyografik romanlar yazar. Hatta Ay Işığı adlı hikaye kitabının kapağına “Sait Faik Armağanı ve Nobel ödülüne namzet bir eser” diye not düşer. Bu ise onun, Kozanoğlu’nun aksine, yazdığı metinlere daha evrensel değerler atfettiğini gösterir. Bunda Paris yıllarının da katkısı olmalıdır. Tanyeli kent ve nostalji üretimini tartıştığı bölümde, Orhan Pamuk’un İstanbul isimli çalışmasında üzerinde durduğu “hüzün” konusunu ele alır. Pamuk’un anlatısının nostaljiden farkını “yitirenin kendi varoluşunu yitirdiği yerin içinden tanımlayışı” olarak görür: “İstanbul ne güzeldi, onu mahvettik diyerek hedefi belirsiz bir suçlama yapılmaz.”

 

Mesleki megalomani pek çok alanda karşımıza çıkan bir fenomen, dolayısıyla sadece mimarlara has bir durum değil. Fakat bunlardan hiçbiri, işi yarı-tanrı olup olmadıklarını tartışmaya vardıracak kadar ileri götürmüş değil. Bu metaforik soruya verdikleri cevap genellikle “hayır, tabii ki değiliz” olsa bile, sorunun niteliği kendilerini nerede konumlandırdıklarını anlamak açısından önemli. Tanyeli, çalışması için “Mimarları kült figürü kılmak, kutsamak ve tapınma nesnesi haline getirmek için de hazırlanmadı, bir mimarlar panteonu oluşturma ihtimali bulunan her yazma yaklaşımından uzak duruldu” diye yazıyor ve önsözden önce Asaf Hâlet Çelebi’nin “İbrahim” adlı şiirini kullanırken, bu mesleki megalomaniyle hesaplaşmayı hedeflediğinin ipuçlarını veriyordu. Kitabın sonuna gelindiğinde, bu hesaplaşma isteğinin zaman zaman alaycı ve acımasızlık sınırına varan bir dille gerçekleştirildiği görülüyor. Eleştirilerini güçlü argümanlarla temellendiren Tanyeli, tartıştığı mimarları “en azından önemli bir kısmını” sırtlarını sıvazlayarak aşağılamaktan büyük bir zevk duyuyor. Bu tavrın, kitabın farklı yerlerinde de ima edildiği gibi, geçerli bir nedeni var. O da hocaları ve meslektaşları hakkında olumsuz şeyler söylemekten ısrarla kaçınan bir meslek grubunun varlığı. Tanyeli bu korumacı ve dayanışmacı tavrın, alanın entelektüel gelişiminin önündeki en büyük engellerden biri olduğunu düşünüyor.

 

Sedat Çetintaş’tan Robert Mallet-Stevens’a, Rüknettin Güney’den Nail Çakırhan’a varıncaya kadar pek çok mimarı ve mimarlık üretimlerini mercek altına alan Tanyeli, meslektaşlarının soykütüğünü inşa ederken yeni bir mimar nesli düşlüyor. Satır aralarında yüksek ve altkültür ayrımına inanmadığını duyumsatan yazar, içinde Nobel ödülü kazanmayı düşlemiş naif Ongun’la, mimarlıktan vazgeçip yazar olmayı seçerek bu düşü gerçekleştirmiş Orhan Pamuk’un, Haussmann ile İstanbul sokaklarında koşuşan bir işportacının, Anıtkabir ile gecekondunun, New York’ta Rockefeller Center ile “paranoidler cenneti” diye adlandırdığı üst orta sınıf sitelerinin ve daha birçok konunun farklı bağlamlarda tartışıldığı sıradışı bir kitap kaleme alıyor. Özgün tespitleri, yaratıcı çözümlemelerinin yanısıra kısırdöngüler, cevaplanmayı bekleyen sorular, provokatif metinler ve zevkli metinlerarasılıklar üreten Tanyeli, metropolün karmaşasını kitabına taşıyor. İşte tam da bu yüzden mimarlığın tarihyazımına, yeni tartışmalara zemin hazırlayacak bir başyapıt kazandırmış oluyor. Bu çalışmayla, kendini hem bilimadamı, hem erken aydınlanmış entelektüel, hem de yaratıcı ve avangard sanatçı olarak hisseden bir meslek grubunun narsisizmi ciddi bir yara alacağa benziyor. n Erhan Berat Fındıklı, Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü öğretim görevlisi.

Yayın » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler