Sunay Akın ile dün, bugün, yarın ve İstanbul üzerine

Yayın tarihi: 13.11.2006

Sunay Akın ile dün, bugün, yarın ve İstanbul üzerine…

 

İstanbul, Kızkulesi, şiir ve düşler denilince ilk akla gelen isimlerden biridir Sunay Akın. İstanbul’u ilk olarak çay tabağındaki resimleri ile tanımış olan şiir ustası, mozaik yapısı ve çok renkliliği ile “aşure”ye benzettiği kenti ilk günkü tutkusu ile seviyor…

 

 

...

Çocuğunu asma köprüde sallayan

bir annedir İstanbul

ki onun

içi süt dolu

biberonudur Kız Kulesi

soğusun diye suya tutulan

...

 

Şiirleri, şiirsel öykü ve yazıları ile tanıdığımız Sunay Akın, yazmaya 9 yaşında başlamış. İlk ürün; bir aşk şiiri… Yaşamında her zaman özel bir yeri olan İstanbul’a taşınmak, Akın’ın hayatındaki önemli dönüm noktalarından biri olmuş.

İlk olarak bir çay tabağında gördüğü ve yıllar sonra da şiir akşamları düzenlediği Kızkulesi’ni 1992 yılında ‘Şiir Cumhuriyeti’ ilan eden Sunay Akın, yıllarca düşlediği İstanbul Oyuncak Müzesi’ni de kendi olanaklarıyla hayata geçirdi. Müzesinde, oyuncaklarının arasında bulduğumuz Sunay Akın ile çocukluğundan gelecek düşlerine, hayatındaki dönüm noktalarından İstanbul’un dünü ve bugününe değin birçok konu üzerine söyleştik.

 

Söyleşimize çocukluk günlerinizden başlayalım mı?

Benim hayatım bir terzi dükkânında başladı. Konfeksiyonun yani hazır giyimin bu kadar yaygın olmadığı yıllarda kentin gözde insanlarıydı terziler. Trabzon’da da Tuncay adında bir terzi vardı. Terzi Tuncay gece gündüz hep dükkânında kalır, evine gidemez. Çünkü çok güzel elbiseler diker, elinde iş hiç eksik olmaz. Bir gün 16’sında bir genç kız girer terzi Tuncay’ın dükkânından içeri, yanında da annesi. Genç kız terzi Tuncay’dan kendisine bir ceket dikmesini ister. Kumaşı da almış bordo renkli bir kumaş. Terzi Tuncay o genç kızın siparişini kabul eder. Çünkü kız çok güzeldir ve kapıdan içeriye o kadar güzel kız ilk defa girmiştir. Provalara çağırır genç kızı, yalandan yere hem de kaç kere. O bordo renkli ceket dikilir. Üç tane düğmesi vardır o ceketin. İşte ben o ceketin ortanca düğmesiyim.

 

Trabzon’da çocuk olmak nasıldı?

Çocukluk günlerim, teras günleriydi. Bizim Karadeniz insanı hep yokuşlarda büyüdüğü, engebeli arazide yaşadığı için, düz yer özlemi vardır. Bu yüzden evlerin en üst katları hep terastı. Bizim terasımız Trabzon limanına bakardı. Haftada bir beyaz bir gemi gelirdi o limana İstanbul’dan. O gemiyi görmek için herkes bizim terasta toplanırdı. Hele akşamları gemi ışıklarını yakınca insanlar daha mutlu olurdu. Geminin ışıklarını yakmasından mutlu olan, mutlu olmayı bilen insanların arasında geçti benim çocukluğum.

 

 

İstanbul’u ilk kez bir çay tabağında görüyorsunuz...

Annemle birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, 7–8 kadın arasında tek çocuğum. Dışarıda acayip bir yağmur, dışarıya çıkamıyorum. Oynayabileceğim bir çocuk yok, oyuncak yok, nasıl sıkılmışım. Derken çaylar dağıtıldı, çay tabaklarıyla oynamaya başladım. Tabakların içinde İstanbul’un tarihi yerlerinin resimleri vardı. Anneme gelen çay tabağının içinde ise denizin ortasında beyaz bir kule… Burası neresi diye sordum anneme; “ Kızkulesi yavrum” dedi. Galata Kulesi vardı, Rumeli Hisarı, Boğaz’ın resmi vardı, adaların, bir araba vapurunun resmi.

Aynı yılın yazı da ilk kez İstanbul’a geldik. O çay tabaklarının içinde gördüğüm Rumeli Hisarı’nda, arkamızda Kızkulesi Salacak’ta, Beyoğlu’nda, araba vapurunda fotoğraf çektirdik. Ve Trabzon’a geri döndüğümüzde bu fotoğraflarla bir albüm yaptık. Eskiden albümler vardı, çocukların girmesinin yasak olduğu salonlarda, sehpanın üstünde dururdu. Misafirler geldiğinde o albümlere bakardı. İşte böyle bir albüm konusu oldu İstanbul. Misafir geldiğinde ben çok mutlu olurdum. Albümün sayfalarını çevirirdi, her karede ben vardım. İstanbul adlı o oyunun başrol oyuncusu gibi hissederdim kendimi.

 

Sunay Akın’ın yaşamında dönüm noktaları neler oldu? İstanbul’a taşınma olayını bu dönümlerden biri olarak değerlendirebilir miyiz?

Çocuklarının eğitimi için İstanbul’a gelen bir anne-babanın çocuklarıyız. İstanbul’a gelmek hayatımdaki dönüm noktalarından birisidir kuşkusuz. Ortaokul ikinci sınıftayken Taner Dayım bizde kalmaya başladı; Erol Taner Eyüboğlu. Bu da benim hayatımın en önemli ikinci dönüm noktasıdır. Çünkü Taner Dayım hayatımda gördüğüm en düzgün, en zeki, en esprili hayat dolu bir insandı. Ve ağabeyimle ben bugün iyi kötü bir şey yapabildiysek ve hayatta tutunabildiysek bunu ona borçluyuz. Çalışmayı, kitap okumayı insanlık için bir şeyler yapmayı hep ondan öğrendik. Hiç unutmam 1984 yılında üniversite de öğrenciyken Hasköy sporda futbol oynuyordum. Vefa spor sahasında bir maçımız var. Nasıl soğuk, nasıl rüzgar, karla karışık yağmur yağıyor. Kapalı tribünde birkaç kişi, açık tribünde ise bir adam var şemsiyeli, yağmurun altında. Dayım. Dayım memurdu, kapalıya bilet alacak parası yoktu. Hiç unutmam onun o soğukta şemsiyeli görüntüsünü…

Yaşamımdaki dönüm noktalarından bir diğeri ise bir akşamüstü üniversiteden çıktık arkadaşımla birlikte eve gidiyoruz, arkadaşım liseden bir arkadaşına seslendi; “Belgin” diye. Durakta otobüs bekleyen genç kız sese doğru döndü ama arkadaşımla değil benimle göz göze geldi. Ilgın’ın annesi, yani eşim. Yaşamımda artık dönüm noktaları kalmamıştır diye düşünürken bir insan tanıdım; İyigün Özütürk. Müzeyi kurmamda bana maddi manevi birçok yönden yardımcı oldu. Bunun dışında çok güzel insanlar tanıdım. İyi ki onları tanımışım her biri yaşamımın bir dönüm noktasıdır. Cemal Süreyya’ları tanıdım, Vedat Günyol’ları, Salah Birsel’leri, Sebahattin Kudret Aksal’ları. Cevat Kurtuluş ve Can Yücel ile beraber aynı masada sohbet etmiş, rakı içmişim. Çok güzel insanlar tanıdım.

 

 

Bir zamanlar düşünüz olan Oyuncak Müzesi’ni açtınız. Çocuklarla birlikte çocuk kalanlara da vermiş olduğunuz bir armağan. Bugün neler hissediyorsunuz?

Çok mutluyum. Bugün sadece Türkiye’nin değil yaşadığımız gezegenin en güzel insanları buraya geliyor. Müzeyi geziyorlar, o insanları tanıyorum bir de bana teşekkür ediyorlar. Bundan daha büyük bir zenginlik olur mu? Bir oyuncak müzesini gezmeye gelen insan, çocukluğu ile yeniden yüzleşmek isteyen insan, çok güzel insandır.

 

Gerek girişimleriniz sırasında, gerekse sonraki süreçlerde bu konuda yeterli desteği aldınız mı? Bu girişimi ütopik bulanlar oldu mu?

Ülkemizin Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kapısından girin ve deyin ki: “Akdeniz’de bir koyu işgal ettik, caretta-caretta’ları ve denizi de mahvettik bir otel yapacağız.” Size “Yapın” derler, paranız yoksa turizme teşvik pirimi de verirler. Ve oteli açınca 5 yıl da vergi almazlar. Aynı bakanlığımızın kapısından içeri girelim diyelim ki; “ Bir müze kuracağız”, bakın ne oluyor. Şu anda bu köşk benim ve ben elime geçen her şeyle bu oyuncakları aldım. Ve bunun karşılığını devlet benden kira stopaj vergisi olarak alıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde herhalde ilk müzeyi ben kurdum. Benim bir holdingim yok. Onun için ben asıl desteği buraya gelen ziyaretçilerden alıyorum. Birliklerine üye olmak istediğimiz ülkelerde binlerce müze var. Bizi o Avrupa Birliği’ne taşıdıklarını söyleyenlere sorum şu: Bu Avrupa ülkeleri önce zengin oldu, parayı buldu sonra müzelerinin olmadığını fark edip o paralarla müzelerini mi kurdular? Yoksa önce o müzeleri kurup o zenginliğe mi ulaştılar? Tabi ki ikincisi. Öyleyse hani müzemiz. Bu ülkede vakıflara ait pek çok tarihi eserler var, hepsi harap, hepsi yıkılıyor. Bu ülkede çok güzel koleksiyonerler var, çok güzel iş yapan firmalar var. O tarihi eserler, koleksiyonerler ve bu sermaye grupları bir araya getirilip bir müze kurulamaz mı? Çok rahat kurulur. Eksik olan ne; maestro…Yani senfoniyi üretecek olan bilge, yani devlet.

Kızkulesi’nin  Sunay Akın için özel bir yer olduğunu ve kuleye dair birçok anısının olduğunu biliyoruz…

“Çocuğunu asma köprüde sallayan/ bir annedir İstanbul/ ki onun/ içi süt dolu biberonudur Kızkulesi/ soğusun diye suya tutulan”

Şiir akşamları düzenlediğimizde çok gidiyorduk Kızkulesi’ne. Oradaki bekçilerle de arkadaş, ahbap olmuştuk. Rüzgârlı bir akşam bekçiyle oturuyoruz, liman idaresinden telefon geldi. Kapadı telefonu bekçi, “ Hay Allah, aksiliğe bak” dedi. Ne oldu? “Bayrak dolanmış yukarıda”. “Karaköy’den nasıl gördüler?” diye sordum; “ Karaköy’den görmediler. Şu karşıda, Salacak’ta emekli bir amiral oturur. Adamın işi gücü yok, bayrak dolanınca telefon ediyor Karaköy’e, onlarda bizi arayıp direğe çıkartıyorlar. Bayrak bu, rüzgârda dolanır”. Bayrağı düzeltmeye çıkarken ben de onunla çıktım yukarı, en tepedeki kurşun kaplı bölmeye. Yüzlerce bayrak, eski, yırtılmış, solmuş, orada duruyordu. Yıllar sonra bir gün baktım Kızkulesi’ndeki bayrak inmiş, oraya bir tül asmışlar, bir klip çekiyorlar. Bekledim, bekledim hiçbir şey değişmedi. İşte o zaman o emekli amiralin ölmüş olduğuna karar verdim.

 

Bugünün İstanbul’unu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yüzyıl önce insanlık adına, bir arada yaşamak adına yaratılan değerler bugün insanlığın elinden alınıyor. İnsanlıkda, İstanbulda büyük bir kuşatma altında. Ancak insanlığın o büyük aydınlanma kavgası içerisinde İstanbulda kendini değiştirebilir. Gerçekten hak ettiği kostümü üzerine giyebilir. Ben İstanbul’u Anadolu’dan Balkanlar’dan ya da diğer dünya ülkelerinden soyutlamak istemiyorum. İstanbul zaten bir aşuredir. Aşure kent. Aşure, tüm olması gereken malzemeleri içinde barındırmıyorsa aşure olmaz. İstanbul’u İstanbul yapan kültürel farklılıklarıdır. Bir insan iki şeyi ilk elden alır; dinsel inancı ve etnik kimliği. İkisi de çok ama çok güzeldir. Çünkü bunlar kültürleri oluşturur. İkisinin de dünyanın neresinde olursa olsun özgür yaşanmasından yanayım. Ama bu değerler üzerine politika yapılmasına da fazlasıyla karşıyım. Çünkü bu ilkelliktir. Anadolu benim, Sümeri benim, Hititi benim, Ermenisi benim, Arnavutu benim, Kürtü benim, Türkü benim, hepsi benim. Hiçbir zaman bunlardan sadece biri olarak görmedim kendimi, hepsi benim. Bir senfoniyi dinlerken insan “ya kemanların burada ne işi var, keşke hep piyano olsa” diyorsa, bu müzik zevki midir? Değildir tabi. Senfoniyi senfoni yapan, çok sesliliği, çok renkliliğidir… Güzelliği oradadır.

 

 

“1992 yılında Kızkulesi’ne çıktım ve orayı Şiir Cumhuriyeti ilan ettim. Çünkü orası bir tarihi eser. İhaleye açılmıştı ve orada şöyle tanımlanmıştı; ‘900 m2 inşaat alanı’. Tarihi eserlerine inşaat alanı diyen bir toplumun geleceği olabilir mi sanıyorsunuz? Berlin’deki Bergama tapınağını geri istiyoruz. Soruyorum; Neden? Gidip ölçtük mü, Bergama tapınağı kaç metrekare inşaat alanı? Onu da Berlin’den Anadolu’ya getirirsek ihaleye açıp lokanta veya satış merkezi mi yapacağız? Yoksa Kızkulesi’nin şanssızlığı yurtdışına kaçırılmamış olması mıdır?

Nice aşkların tanığı olan, İstanbul boğazının sularının içinde duran bir Şiir Cumhuriyeti. Orada şiir kitapları olsun fırdöndü, 360º balkonunda. İnsanlar oraya kitap okumak için gitsinler, sanat etkinlikleri düzenlesinler.

Ne kadar güzel olur değil mi? Yazılı ilk aşk

şiiri İstanbul’da, bir Sümer tableti ve yazanda bir kadın. Neden Kızkulesi’ne konulmasın,

sergilenmesin.”

 

İstanbul’da en çok sevdiğiniz yer neresi? diye soracak olursak…

Harem, Salacak, Üsküdar, Bağlarbaşı, Zeynep Kamil, Topbaşı… Haliç, Balat, Fener, Samatya yani her semtini, her köşesini seviyorum. Ama benim çocukluk anılarım daha çok bu yakada geçtiği için Anadolu yakası daha ağır basıyor. Burada arkadaşlarım beni bekliyor sanki…

 

En çok hangi hali peki…

Akşama doğru vapurlar ilk ışıklarını yaktıkları an, ilk ışıklar suya değiyor ya işte o zaman. İstanbul’u çok özlüyorum ben. Özlediğim İstanbul nasıl biliyor musunuz? Salacağa doğru yürürdük, arkadaşlarla beraber. Paramız yoktu, bostanlıklardan domates, salatalık filan alırdık. Üsküdar’daki fırınlar, gramajı eksik, yanmış ya da eğri olan ekmekleri atmaz, camın kenarına koyardı, ihtiyacı olan alsın diye. Ekmekleri de alırdık, denize dalar midye çıkarır yerdik. Haydarpaşa lisesinde okurduk çok zengin arkadaşlarımız da vardı. Ve onlardan birinin babası bir gün çocuğunu almak için son model Mercedes arabası ile gelmişti. Arkadaşımız nasıl bozulmuştu. Gitmedi babasıyla, bizimle geldi, otobüse bindi, biletini attı. Ayrılmadı bizden. Utançtı o zaman böyle şeyler, ayıptı. Olanda gizlemek ihtiyacı hissederdi. Benim İstanbul’um bu işte. İnanıyorum ki yarın da böyle olacak İstanbul…

 

Sunay Akın nasıl bir dünyada yaşamak ister?

Benim nasıl bir dünya da yaşamak istediğimi 2.Dünya savaşında Nazi zulmünden kaçarak saklanan 13 yaşındaki Anna Frank günlüğüne yazmış;  “Biz insanlar bir yandan savaş silahları yapıyoruz, toplar, tanklar, ölüm kusan savaş uçakları, diğer yandan da okullar, hastaneler yapıyoruz. Ama o silahlar geliyor o okulları, o hastaneleri bombalıyor. Bari birini hiç yapmasak”. İşte böyle bir dünya, savaş uçaklarının bombalar yağdırmadığı bir dünya istiyorum… Barış’ın hakim olduğu bir dünya…

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler