Akbank Jazz Festivalinin ardından

Yayın tarihi: 13.01.2007

Akbank Jazz Festivalinin ardından...

    

 

Jazz’ın parlak yüzü

KURT ELLING

4 Ekim, Aya İrini Müzesi

Aya İrini, tam da tahmin ettiğim gibi, sonbaharın en “şık” jazz konserlerinden birine ev sahipliği yapmış oldu. Zaten, genel bir kaide olarak: Unutulmaz bir konser mi izlemek istiyorsunuz? Buyrun Aya İrini’ye! Belki sesler bir parça sağa sola kayar, biraz yankı olur. Ama başka nerede böyle ruhani, dingin bir ışık, böyle tarih kokan bir hava bulacaksınız? Hele ki festivalin bu ilk konserinin şansına, size mavi bir gökyüzüyle ılık bir hava eşlik ediyorsa...

Şans eseri iki şarkıcı yan yana oturmuşuz. Konseri beklerken, uzaklarda birinin sesini açmakta olduğuna dikkat çektim, “Bir kadın...” diye düşündük, Elling’in kendisi olabileceğine ise hiç ama hiç ihtimal veremedik: ses öyle ince ve berraktı ki… Ama Elling, ilk şarkıdan sonra işi biraz gösterişe vurup, dört oktavlık hazinesini dinleyiciye sunmaya başladığında bakakaldık!

Yeni bir crooner edasında sahneye çıkan Elling, pek de şaşırtıcı olmayan bir şekilde Sinatra’nın bir parçası olan “My Foolish Heart” ile başladı konsere. Sahnede kulağımızı en çok okşayan diğer iki müzisyenden biri, davulcu Willie Jones idi. Stil içinde yaratıcı davranabilen, yer yer gizemli, yer yer enerjik karakterlere bürünen müzisyen, usta piyanist Laurence Hobgood ile birlikte keyifli düzenleme ve sololara imza attı. Elindeki kağıt yardımıyla Türkçe konuşarak bize mutluluğunu ifade eden Elling, sahnedeki mütevazi, esprili ve rahat tavırlarıyla da dinleyiciyi avucunun içine aldı. Elling, emprovizasyonları sırasında yüksek ve alçak perdeler arasında geçişler yaparak, şarkılara yeni sözler uydurarak, hatta Tuva usulü gırtlaktan söyleyip birçok nota birden duyurarak bize sesinin sınırlarını keşfettirdi. Şarkılarından birinin sözlerinin, Mevlana Celaleddin i Rumi’den esinlenerek yazıldığını anlattı. “April in Paris” ve konseri bitiren “Nature Boy” yorumları da geceye imzasını attı.

 

Gürültünün güzeli

ACOUSTIC LADYLAND ve POLAR BEAR

05 Ekim, BABYLON

 

 

Polar Bear ‘i yazmadan Acoustic Ladyland’i yazamayacağım... Festivalin en sıra dışı konserlerinden birini vermesini umduğum Acoustic Ladyland ve ön grup olarak sahne alacak Polar Bear’in aynı elemanlardan oluştuğunu, konserin başlamasına dakikalar kala öğrendim. Ancak ikinci gruba duyduğum heyecanın yarısını ilk grup için duyamadım!

Hepsi İngiliz olan elemanlardan davulcu, basçı ve saksafoncu, iki grubun ortak elemanları. Beste ve aranjmanların çoğu saksafoncu Pete Wareham’a ait. İki grupta ortak olarak rastladığımız kısa cümleler, bol virgüllü melodiler; jazz, rock, punk, disco öğelerini ve “dozunda” elektronik tınılar da, Wareham’ın aranjman anlayışını özetliyor.

Modern ve kişisel bir jazz müziği sunan Polar Bear, davulcu Sebastian Rochford sayesinde ilginç bir tınıya bürünüyor. “Grunge” tarzına yakın keyifli bir doku yaratan Rochford, geçtiğimiz yıl BBC Jazz Ödülleri’nde “Jazzın Yükselen Yıldızı” ünvanını almış. Kabarık, kıvırcık saçlı, utangaç görünümlü davulcu, basit ritimleri karmaşık, karmaşık ritimleri de basit çalarak dinleyicinin dikkatini üzerinde tutmayı başarıyor. İlgi çeken ikinci bir müzisyen ise, bilgisayara bağlı bir joystick ile Rochford’a eşlik eden Leafcutter John. Bu ismin kendi alanında son derece değerli bir “yükselen yıldız” olarak anıldığını belirtmeden geçmeyelim.

Eveet, gelelim Acoustic Ladyland’e. İki grubun müziği birbirine çok benzeseydi, The Observer dergisi, 2005’in olağanüstü 5 canlı performansından biri olarak tek başına Acoustic Ladyland’i göstermezdi. Ladyland’i seyretmeye gitmeden önce tanıtım yazılarını fazla okumamak ve albümlerini bulup dinlememek iyi bir fikir olabilir. Zira “bana göre değil, ben gürültü istemem” diye kesip atacak olursanız aslında müzikalitesi bir hayli yüksek olan, hafızanızda uzun süre yer edecek bir deneyimi ucundan kaçırmış olursunuz. Evet, şarkılarının içine trash ve death metal sokuşturan, isminin tersine hiç de akustik olmayan Ladyland’i dinlemek, teorik olarak zor görünebilir. Oysa eminim konser gecesi Babylon’da bulunan dinleyiciler, kulaklarının yorulduğunu konser bitip de mekandan çıkmadan anlayamamışlardır. Grup, sahnedeki enerji seviyesini, şaşırtma anlarını, yükselmeleri ve alçalmaları incelikle kurgulayıp, şarkılarını büyük bir ustalıkla çalıyor.

Onlar, The Doors, Velvet Underground, David Bowie gibi isimlerin yanı sıra John Coltrane, Miles Davis, Duke Ellington’dan da etkilendiklerini söylüyorlar. Bense müziği dinlerken sık sık John Lurie&the Lounge Lizards’ın esprili melodilerini, John Zorn’un Klezmer havalarını ve genel eklektik tavrını, bir de sahnede çok güzel gürültü yapan dEUS’u anımsadım.

Grup için belki de “aranjmanları çok iyi” demek gerekir, ama sahnedeki müzik albümdekinden kat be kat daha heyecan verici. Konser sonrası güzel bir hatıra olsun diye albümü aldım, ama -muhtemelen kayıt sonrası aşamalar sırasında- hayli “düzleştirilmiş” olan müziğin enerjisi, ne yazık ki albümde hemen hiç hissedilmez olmuş.

Teknolojinin pek çok imkan sunduğu çağımızda, “konserin albümden güzel olduğu” yorumunu her grup için yapamıyoruz. Acoustic Ladyland ise gerçek bir konser grubu olarak hafızalara kazınıyor.

Elektro-akustik hayal kırıklığı

PSAPP

07 Ekim, Yeni Melek Gösteri Merkezi

 

 

PSAPP grubu, “Grey’s Anatomy”, “Nip/Tuck” gibi popüler Amerikan dizilerinin müziklerini yaparak ün kazanmış. Bense tanıtım yazısındaki “elektro-akustik” bildirgesine ve Akbank Jazz Festivali çerçevesinde sunulmasına aldanarak, bu gruptan daha fazlasını bekledim. Davul-bas-gitar-klavye altyapısına oyuncak enstrümanlar ve kemanlarla eşlik eden iki vokalist, müziğiyle bir tür lunapark havası yaratıyordu. Basit melodilerle birbirine eşlik eden bir geri-vokal ve keman, müziğin ana hattını oluşturuyordu. Ortaya çıkan müzik, sevimli olmakla birlikte heyecansız bir pop müziğiydi. Neden sonra grubun bazı şarkılarını İnternet ortamında dinlediğimde, grubun kayıt üzerinde daha yaratıcı olduğunu gözlemledim. Psapp, albümlerinde davul yerine orijinal ve “elektro-akustik” tanımını gerçekten hak eden bi ritmik altyapı kullanmış.

Aykırı üçlü

ALVIN CURRAN, FRED FRITH, CENK ERGUN

08 Ekim 19:00 / BABYLON 

Akbank Jazz Festivali’nin bu yıl bize sunduğu en heyecan verici ve yaratıcı deneyimlerden biri, kuşkusuz avangard müziğin iki önemli ismiyle bir Türk müzisyenini –kendi tabiriyle bir “laptop müzisyeni”ni- birleştiren bu konserdi.

Curran-Frith-Ergün tarzı bir konseri izlemeye girerken, bildiğiniz müzik ve estetik kavramlarının çoğunu kapıda bırakmanız gerekir (çıkarken geri alabilirsiniz!). Alvin Curran, 50’li yıllardan bu yana kendini kuralları yıkmaya ve kendi deyimiyle sesleri özgürleştirmeye adamış, doğaçlama müziğiyle dinleyicisine pek çok şeyi sorgulatma yetisine sahip bir müzisyen. Avangard müziğin bir başka büyük adı Fred Frith ise, gitarı gitar gibi kullanmak zorunda hissetmeyen, ondan her türlü sesi çıkartabilen, benzersiz bir gitarist. Oakland’da yaşayan Cenk Ergün’ün ise heyecan verici bir CV’si var: Bu güne dek birlikte sahne alma şansı bulduğu sanatçılar arasında Pauline Oliveros, George Alley, Alarm Will Sound, Janus, Ossia, Musica Nova gibi yenilikçi sanatçı ve grupları sayabiliyor. Yaptığı işleri de “oda müzikleri”, “dans müzikleri” ve “laptop müzikleri” olarak kategorilere ayırıyor.

Sahnede Alvin Curran, piyanonun yanısıra synthesizer ve sampler da kullandı. Konser başladıktan kısa bir süre sonra gecikmeli olarak içeri girdiğimden, dikkatimi ilk çeken şey piyano ve gitar seslerinin doğal biçimleriyle çalınmadığı, dolayısıyla da kimin neyi çaldığını iyi ayrıştıramıyor olmamdı. Curran, üzerindeki bahçıvan kıyafeti, beyaz kasketi, kabarık saçları ve yuvarlak gözlükleriyle çizgi filmlerden fırlamış bir deneyci gibiydi, aletlerinin başında “çalışıyordu”. Frith ise konser boyunca çoğunlukla gitarı kucağına yatırmış, keman yayı ve uzaktan çıkaramadığım pek çok umulmadık alet kullanarak, ayırt etmesi son derece güç efektler yarattı. Curran’in aklınıza gelebilecek her tür sesi kıta kıta dolaşarak topladığını, bilgisayarda işleyip dönüştürdüğünü bildiğimden, kulağıma gelen arya, kahkaha, country müziği, yodel ve bulgar vokallerinin, ilerleyen dakikalarda ise saz, kanun ve ezan sample’larının tümünü Cenk Ergün’den bilmem doğru olmaz. Aynı şekilde üstüste bindirilen ve bazen ciddi bir kaos yaratan sesler için de kimi suçlamam gerektiğini bilmiyorum! Üçlü, hemen hemen tüm konser boyunca fonda hafif uğuldayan sesleri “drone” misali tutmayı tercih etti. Özellikle elektronik enstrümanların dozunu hafifletmelerini hayal ettiğim anlar oldu. Curran’in çalış tarzını ve enstrümanlarını kullanmasını seyretmek zevkli olsa da, üç kişinin üstüste çok fazla öğe kullandığı duygusu bende ağır basıyordu. Bununla birlikte festivalin en renkli ve zenginleştirici konserlerinden birini izlediğimiz kanısındayım.

 

Gerçek bir DJ şovu

BIRDY NAM NAM

12 Ekim, Babylon

 

 

DJ’ler hakkında ne biliyorum? Yıllar önce keşfettiğim, virtüozite gösterisini hızlı değil yavaş eliyle yapan DJ Shadow’un “live” albümü hala hepsinin üstünde tutmam dışında?

Fransa’nın en “ağır” disc jockey’lerinden dördünün bir araya gelip hazırladığı Birdy Nam Nam projesi, sadece türün meraklıları için değil, benim gibi kırk yılda bir bir DJ gösterisi görmek isteyenler için de kaçmaz fırsattı. Sadece bu DJ’lerin vücut dillerini nasıl kullandıklarını, kulaklıklarını omuzlarının yardımıyla nasıl manipüle ettiklerini ve nasıl süratle plak değiştirdiklerini görmek için bile gitmeye değerdi.

Babylon sahnesi o gece çok değişik bir görünümdeydi: Upuzun yüksek bir masa, masada altı pikap (dört DJ’den ikisi, iki pikap birden kullanıyordu).

DJ’ler, sürekli rolleri değiştirmek üzere biri bas, bi davul olmak kaydıyla müzikleri “göndermeye” başladılar. Kimin neyi yaptığını bulmak pek kolay olmuyordu. Aralarında kimi zaman sözlü, kimi zaman mimikli, kimi zaman sadece dinleyerek kurulan diyaloğu seyretmek ilginçti. DJ’lerin bilgisayar programları veya sample’lar kullanmadan sadece “scratch” tekniklerini konuştururarak ortaya çıkardığı şey, bildiğimiz modern tınılı disko müziğiydi. Zaman zaman ritmi hızlandırırken yüzlerinin aldığı ifadeden, bu işi sade kulak ve büyük bir konsantrasyonla yapmanın ustalık istediğini anlayabilirdiniz. Müziğe ve dans etmeye karşı koyarcasına gece boyunca sahneye dönük durarak DJ’leri seyreden dinleyicinin de beni şaşırttığını söylemem gerekir.

45-SAYI_01- Jazz Ocak 2007 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler