Erdem Helvacıoğlu

Yayın tarihi: 26.12.2008
Erdem Helvacıoğlu:

Erdem Helvacıoğlu:

Loop mantığını kırmak istedim

 

Sizi bilmem, ama Erdem Helvacıoğlu denince benim aklıma bir düzine ödül geliyor! Son yıllarda Uluslararası müzik festivallerinin birinden diğerine koşan Helvacıoğlu, Luigi Russolo’dan Musica Nova’ya pek çok yarışmadan alnının akıyla çıktı. New York'lu plak şirketi New Albion’un yayımladığı son albümü “Altered Realities”in Türkiye'ye gelmesini fırsat bilip, soluğu besteci, ses tasarımcısı, gitarist ve prodüktör -on parmağında on marifet- Erdem Helvacıoğlu'nun yanında aldım ve aklımdaki bütün soruları sormadan da bırakmadım.

 

Erdem, kendi jenerasyonumdaki herkes gibi ben de elektronik müziğe büyük ilgi duyuyorum. Ama bir dinleyici olarak bugün yapılan pek çok işin birbirinden farkı olmadığını, bu türün çok çabuk sıkıcı ve sığ bir hal aldığını üzülerek görüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Günümüzde şöyle bir dezavantaj var: Çoğu genç müzisyen bir enstrüman çalmıyor. Hatırlarsan bizim dönemde “parmağını kanatana kadar gitar çalmak” vardı mesela. Lise yıllarımızda bir enstrüman çalmanın nasıl bir şey olduğunu, armonik yapının, melodik yapının ne olduğunu öğrendik. Sadece bu kavramları bilmek, o yaşamışlık bize farklı bir vizyon getiriyor, elektronik müzik yapsak da bu yaklaşımı yansıtıyoruz. Ama dünyadan haberin olmazsa tabii ki yaptığın işte de eksikler olacaktır. Bugün olup bitene en güzel örnek Myspace’tir aslında: Onca sanatçıdan kaç tanesi gerçekten değerli? Sonuçta bütün olay kendi rengini, kendi sound’unu bulmaya geliyor.

Hatırlarsanız sizinle MİAM’da tanışmıştık. Orada tonmaisterlik okudunuz, ama size yaylı dördüller çaldırmaya varan bir bestecilik eğitimi de verildi… Üç yıl önce Açık Radyo’da Arada

Kalanlar programında bize “elektronik-akustik farketmeksizin, beste yaparken kavramlar üzerinden düşünüyorum” demiştiniz. Bu yaklaşımın mimarı size MİAM’da verilen eğitim olabilir mi?

MİAM’ın kavramsal düşünmem üzerinde mutlaka bir etkisi olmuştur, ama öte yandan ben Too Much döneminde de müzikal fikre öncelik tanıyordum. Bir konsept olmadan hiçbir şeyin ilerleyemeyeceğini düşünüyorum, hele dünya üzerinde bu kadar çok eser yaratılıyorken. Bir problematiğin olması lazım ve onu anlatabiliyor olman lazım. Bunlar yoksa suya yazı yazıyorsun demektir.


Elektronikte doğaçlamadan bahseder misiniz biraz? Herşeyin kontrol altında olabildiği bir ortamda doğaçlama nasıl düşünülüyor?

Bu albümün yüzde doksanı kompozisyonsa, yüzde onu da emprovizasyon. Ama sadece elektronik emprovizasyon yapan yüzlerce grup var. Birçok festivalde çalma imkanım oldu, sadece iki laptop’la yapılan emprovizasyonlara şahit oldum. Önceden yaratılmış sesler vardır ama sen sahnede herşeye sıfırdan başlayabilirsin, elektronikler sana bu imkanı sunar.


Rashit, Met Life projesi derken birbirinden oldukça farklı işler yaptığını görüyoruz. Bütün bu çalışmalar sırasında takip ettiğiniz ve ilerlediğiizn yol nasıl bir yol?

Met Life, içinde Matmos gibi önemli grupların da yer aldığı altı albümlük bir projeydi. Her sanatçı kendi yaşadığı şehrin içinden sesler alıp onları işliyordu. Daha öncesinde de bu tür ses kayıtları yapıyordum ama o ayrı bir albümdü. Ama ben Too Much döneminde de, bir önceki albümde de ve bu albümde, gitar ve elektronikler üzerinde çalışıyordum ve öyle devam etmek istiyorum. Tabii son albüm daha büyük bir birikimin ürünü: gittiğim bütün festivaller, MİAM, hepsinden bir şeyler var.


Aldığıniz ödüllerin ilkini Roxy Müzik Günleri’nde almışsınız. O zaman üyesi olduğunuz Has grubunda hissedilir bir Massive Attack tınısı var. Matmos’tan da bahsetmişken, trip-hop dünyasıyla hala bir bağ hissediyor musunuz?

Elektronika, trip-hop o dönemin bir müziğiydi. O çalışmalara ara verdikten sonra devamı da gelmedi. MİAM’la beraber daha elektroakustik ve daha “uluslararası” işlere döndüm. Ama belki ileri bir zamanda farklı bir yaklaşımla bu işlere de dönülebilir.


Türkiye’de sizinle aynı kulvarda olduğunu düşündüğünüz ve beğendiğiniz müzisyenler var mı?

Elektroakustik dersek Tolga Tüzün ve Sinan Bökesoy var. Tolga IRCAM’a gitti, şu anda doktorayı bitiriyor olmalı. Sinan da Fransa’da doktora yapıyor. İkisi de iyi besteciler.

Yurtdışında birçok Türk müzisyenin hayal edemeyeceği kadar konser ve workshop verdiniz ve bir hayli tanınır oldunuz. Yeyip içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi bizimle paylaşır mısınız!


Gördüğüm en iyi elektroakustik festivallerinden biri Küba, Havana’daydı. Küba’yı elektroakustikle bağdaştırabiliyor musun?
Hayır, ama onlar yapıyor işte. Bu işler için stüdyoları da var. Şili’de de öyle, orada da bir Electroacoustic Music Society var, başkanıyla tanıştım, ellinci senesini kutluyordu! Ülkelerindeki elektronik müzik sanatçılarının “database”ini yapıyorlar. İnanabiliyormusun, elli senenin kaydını tutmuşlar! Böyle bir dünya var yani, demek ki yapılabiliyor. Neyse, Küba’daki festivale dünyanın dört bir yanından sanatçılar geliyor, Amerika’dan bile. Amerika’dan Küba’ya gelmek zor bir iş. Pasaportuna Küba vizesi basılmıyor, sonradan problem olmasın diye! Bu festival hükümet desteğiyle iki yılda bir yapılıyor, şu anda onuncusu yapıldığına göre demek ki yirmi seneden beri var.


Amerika ve Avrupa’da elektroakustik müzik için kurulan özel konser mekanlarından da biraz bahseder misiniz?

Belfast’ta Çağdaş Müzik Festivali için çok ilginç bir mekan kurmuşlardı, 48 tane speaker vardı, mazgallar üzerinde yürüyordun çünkü sekizi yerin altındaydı. Sekizi oturduğun yerde, sekizi arkada, vesaire. Böylece sesi mekan içinde istediğin gibi yönlendirebiliyorsun. Fransa zaten “acousmatic” müziğin başlangıç yeri. Eski bir tuz fabrikasında festival düzenliyorlar, sabahın altısına kadar süren 10 saatlik bir dinleti. 48 ayrı kolon var, Stockhausen da gelip çalıyor o festivalde.


Stockhausen, Varese gibi akademik karakterli besteciler sence diğerlerinden ayrı bir dünya mı?

Hayır ben öyle görmüyorum. Özellikle son on sene içinde bu ayırım çok kırıldı. Şu aşamada akademik olmayan müzisyenlerin akademik olanlardan, onların da diğerlerinden beslenmesi çok daha kolay. Bir çok besteci ve DJ, 60’larda yapılan bir bestenin tınısını beğenip bir sample alabiliyor. Böyle bir kültür bugününkü. Anlamlar içiçe, net çizgiler yok.


Bütün bunları gördükten sonra Türkiye’de yapmak hayalini kurduğunuz bir şey olabilir mi?

Her sene olmasa bile Küba’da olduğu gibi iki senede bir bir elektronik müzik festivali düzenlenebilir, keşke olsa ve süreklilik kazansa. Bir de bu işlerle ilgilenen bir plak şirketi olsa.

İstanbul’da CTRL+ALT+DEL festivali var…

Evet, Bienal ile beraber onun olması çok iyi zaten. Sonuçta şöyle bir ortam lazım: Yenilikçi düşünen festivaller, farklı düşünenleri, öğrencileri buluşturan platformlar ve bunların yaptıklarını destekleyen -ufak tefek de olsa- plak şirketleri. Ve bu eserlerin yurtdışına açılması sağlanmalı, çünkü herkesin kendi dünyasında bir şeyler yapması dünya üzerinde pek bir şey ifade etmiyor.


Türk elektronik müzisyenlerinin kendi ülkelerinde müzikal anlamda yeterince beslenebilecekleri bir ortam var mı dersiniz?

Yurtdışına gitmenin her zaman faydası var. Farklı insanlarla çalışmanın getirisi ayrı. Festivaller görmek, “dünyada böyle şeyler de mi yapılıyormuş” diyebilmek gerek. Her festivalden insan bir heyecanla dönüyor. Sonra o heyecan biraz törpüleniyor tabii. Kalınmasa bile çok fazla dışarıya gidip gelmek lazım, yoksa beslenmek mümkün olmayabilir.

Saadet Türköz’den de bahsedelim. Onu sizin  sayenizde tanıdım. Türkçe sözlü ciddi özgür doğaçlama yapan bir kadın şarkıcıya rastlamak bende gerçek bir şok etkisi yaptı.

Akbank Jazz Festivali’nde çaldık beraber. Saadet genellikle emprovizasyoncular ve jazz’cılarla çalışıyor, o yüzden birlikte çalışmak ikimiz için de inanılmaz bir deneyim oldu. Kendine has bir anlayışı var. Bazı şarkılar vardı, 100BPM’lik ezgiyi biz 10 BPM’de çalıyorduk, zamanı uzatınca nefesini çok farklı kullanıyordu ve müziğe inanılmaz anlamlar geliyordu.

Müzik piyasasında yer yerinden oynamış durumda, ve taşlar daha yerine oturmadı. Müzisyenler “music business” işine bir yerlerden giriyor.

Sizin de bu kadar ödül aldığınızı, bunca festivalde çaldığınızı görünce insanın sorası geliyor: Pazarlama işine ne kadar zaman ayırıyorsunuz?

Her gün belli bir süreyi ayırmak gerekiyor. Bu, plak şirketleriyle yazışmak olabilir, müzisyenlerle yazışmak olabilir, ama mutlaka yapılması lazım. “Ben Sony’le, Virgin’le anlaştım, menajerim de var, PR’cım da var, onlar yapsın” mantığı bazı popstarlar için hala geçerli olabilir, ama onun dışındaki milyonlarca müzisyen kendi PR’ını ve kendi albümünü hazırlaması lazım.

Yanlış hatırlamıyorsam Jacques Attali müziğin gelecekte bedava olacağına, ya da parayı safdışı bırakarak bir paylaşım aracı olacağına dair bazı kehanetlerde bulunmuştu.

O şekilde olur mu bilmiyorum. Ama şu anda plak şirketleri, dağıtım şirketleriyle ortak çalışmaya başlıyor. Örneğin %50-%50 ortak oluyorlar. Ayrıca download piyasasının tırmanışta olduğunu biliyorum, müziğin tamamen bedava olması biraz zor. Teknolojik dünyada her büyük değişimle beraber bir çalkalanma olmuştur ama dikkat edersen hiçbir şey tamamen kaybolmuyor. Bugün LP de var, kaset de var, CD de var, MP3 de var. Sinema da var, TV de var, DVD de var, VHS e var. Yeni katmanlar ekleniyor yani.

Altered Realities albümüne gelelim. Albümün kapak ve kitapçık tasarımının, bir yerde müziğinizle ters düştüğü hissine kapıldım. Oldukça duygusal bir içerikle karşılaştım çünkü.

Duygusal bir içerik olduğu kesin, ama kapağın bunu yansıttığını düşünüyorum. ECM tarzı bir kapak da olabilirdi, ama burada çok teknolojik bir dünya var, çok limit seslerle oynanıyor. Bütün fotoğraflar da ona paralel olarak bir makro-dünyayı yansıtıyor. Hani bir takım makro çekimler vardır, bir böceğin kanadının kenarını görürsün. Kapaktaki fotoğraf da onun gibi, bir gitar parçasının çok yakın çekimi.


Parçaların isimlerine nasıl karar veriyorsunuz?

En başta konsept belirlenirken de çıkabiliyor, albüm bittiğinde parçalar seçilirken de. Bütün isimler konsept içinde, makro-dünya ve gitar dünyası üzerinde yoğunlaşıyor.

Örneğin albümün internette en çok dinlenen parçası Frozen Resophonic? Bu başlığı parçanın tınısı soğukluk hissi verdiği için, ve rezofonik denen gitarın tipi de onu andırdığı için seçtim.


Albümü hangi gitarla kaydettiniz?

Bütün albümü Ovation akustik gitarla kaydettim. Ve her şey gerçek zamanlı kaydedildi.


Bir parçayı kaç kez üstüste çaldınız, veya toplam kaç parça çıkardınız kayıt sırasında?

10-12 parça çıkarmıştım, her parçada bir çok fikir denedim. Ama sonra bir an geldi oturdum, kayda bastım ve çalıp bitirdim. Yedisini albüme koydum. Albümü baştan sona tek başıma çaldım ve kaydettim, kafamdaki fikir de oydu zaten.

Albümünüzde “duygu”nun, elektronik oyuncaklar tarafından emilmediğini, hatta tersine desteklendiğini düşündüm. Özellikle elektronik müzikte duygusallığı kullanmayan, veya duygunun olmadığını iddia eden akıma nasıl baktığınızı merak ettim. Müzikte değer verdiğiniz unsurlar nedir diye de sorabilirim.

Çok doğru bir tespit yapmışsın, bu albümdeki ana fikirlerden biri de oydu. Klasik müzik olsun, elektronik olsun, her tarz müzikte değişik bir takım fikir akımları var. Benim için yapılan bir eleştiride “Fazla duygusal, elektronik dinleyenler bunu sevmez” denmiş. Ben buna katılmıyorum, ve zaten onlara karşı durmak istedim. Bu fikirleri biz kendimiz yaratıyoruz, bunları kırmamız lazım. Elektronik müzik festivallerinde çok sık rastladığım formatlar var. Örneğin “piyano ve canlı elektronikler” diyorlar. İcracı sahnede, besteci de mikser masasında. Bir bakıyorum, hiçbir zaman gerçek bir interaksiyon yaratılmıyor. Piyanonun kendi ses dünyası var, bestecinin kendi ses dünyası. Ben bunun üzerinde kafa yordum ve hem çalmaya, hem de kontrol etmeye karar verdim. David Torn, Adrian Belew, Fennesz gibi elektrik gitar, pedallar ve elektronik cihazlarla yapılan müziklerde de şöyle bir şey var: Bir şey çalınıyor, loop’lanıyor, o tekrar ederken başka şeyler çalınıyor veya manipüle ediliyor. Bunu da kırmak istedim. Çünkü küçücük bir zaman dilimine takılıp kalıyorsun. Benim parçam eğer yedi dakikaysa, formu da yedi dakika. Hiçbir loop yok. Mantık bambaşka.

47-SAYI_03-Jazz Temmuz 2007 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler