TORD GUSTAVSEN TRIO İLE ORADA OLMAK

Yayın tarihi: 26.12.2008
TORD GUSTAVSEN TRIO İLE ORADA OLMAK

TORD GUSTAVSEN TRIO İLE ORADA OLMAK

 
Norveçli genç piyanist - besteci Tord Gustavsen’in 2003 tarihli ilk albümü “Changing Places” jazz dünyası ve eleştirmenler tarafından büyük bir heyecanla karşılanmıştı. Geleneksel İskandinav halk müziğini günümüz jazz standartları içinde ustalıkla kullanan, gospel ve Karayip ritimleri ile cool jazz’ı ve hatta funk’ı harmanlayan ezgileri ile bu albüm geniş kitlelerce kabul gördü. Gustavsen’in, müziğini “doğaçlamanın diyalektik erotizmi” olarak tanımladığı 2005 tarihli “The Ground” albümü ise gospel, pop, Flamenko, Barok ve hatta 50’lerin Frank Sinatra standartlarına uzanan çarpıcı ve hüzünlü bir müzikal yolculuk sunuyordu. Üçlü bu albümün tanıtımı sırasında iki yıl önce İstanbul’da verdikleri konser ile Türkiye’deki müzikseverlerin de büyük beğenisini kazandı. Tord Gustavsen Trio’nun diğer üyeleri Jarle Vespestad ve Harald Johnsen de, Tord Gustavsen ile çalışmadan önce deneysel projelerden cool jazz’a kadar Norveç’te değişik türde müzikler yapan gruplarla çalıştılar. Tord Gustavsen Trio’nun “The Ground” albümü Norveç pop müzik listelerine 4 numaradan, 2007’de yayınlanan son albümü “Being There” ise 3 numaradan giriş yaptı. Bu ismi taşıyan bir başka sanat eseri daha var. “Being There” Peter Sellers’in bu dünyadan geçip gitmeden önce sinemaseverlere armağan ettiği son filmi ünlü romancı Jerzy Kosinski’nin unutulmaz kitabının sinema diline aktarılmış halidir. Orada kendi halinde yaşayan, dünyadan izole bir bahçevanın tesadüfler sonucu Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına aday olmasının öyküsü anlatılır. “Being There” jazz dünyasının yükselen yıldızı Tord Gustavsen’in ECM markasıyla yayınlanarak dinleyicileriyle buluşan son albümünün de adı olduğundan film ile aralarında bir bağlantı olduğunu düşünmüştüm. Ama olmadığını ECM’in yeni Türkiye dağıtımcısı A.K müzik Tord’u bir konser için Türkiye’ye getirince öğrendim. Önce A.K müzik’ten Eray Aytimur bana albümü gönderdi, sonra konserimiz var, buyurun dedi ve sıcak bir Eylül günü İstanbul’un en ilginç yeni gösteri mekânlarından biri olan Garaj İstanbul’da buluştuk.
Garaj deyince sakın aklınıza otomobil garajı gelmesin diyemeyeceğim, çünkü bu mekân gerçekten bir eski garajın ilk katı. Tiyatrocu bir çift olan Mustafa ve Övül Avkıran’nın hayal güçleri ile İstanbul’a kazandırılmış bir gösteri merkezi, duyulan ihtiyaca göre değişik şekillere sokulabiliyor. Biz gittiğimizde konser düzeninde idi. Ancak arabanızı park etmek için artık garajın üst katlarına gelmeniz lazım. Konserden önce Garajistanbul’un bir köşesinde oturarak Tord Gustavsen’in derin dünyasına girdik: Norveçliyim, 37 yaşındayım. Uzun yıllardan beri müzikle uğraşıyorum. Norveç jazz konusunda ilginç bir yer ama hayat tozpembe değil. Bizim ülkenin konservatuarlarında değişik jazz programları var. Eğitim parasız olduğu için hükümet doğrudan olmasa bile dolaylı olarak müzisyenleri destekliyor. Gençlerde de jazz ve doğaçlama müziklere karşı bir ilgi var. Ama diğer ülkelerde olduğu gibi bizde de sadece müzik yaparak yaşamınızı kazanmak zor. Bu benim İstanbul’a ikinci gelişim. İki sene önce de gelmiştim, şimdi yeni bir albümle karşınızdayım ve burada konser vereceğim için kendimi çok iyi hissediyorum. İlk albümüz 2003 yılında yayınlanan “Changing Places” idi. Bunu 2005’de “The Ground” takip etti, şimdi ise “Being There” ile karşınızdayız. Bu şekilde bir anlamda sanal bir daireyi tamamlamış olduk. İlk çıktığımız noktadan beri hep aynı vizyonun içerisinde kalmaya devam ettik ama olduğumuz yerde durmuyoruz ve ilerliyoruz. Yeni şeyler yaratmak yerine yarattığımız vizyonu organik olarak geliştirmeyi sürdürüyoruz. Hâlbuki jazz müziğinin geleneğinde sürekli olarak yeni şeyler yapma eğilimi vardır. Sürekli olarak gruba yeni enstrümanlar katılır, yeni müzik anlayışları aranır. Bunun ardındaki asıl sebep dinleyiciyi sıkma kaygısıdır. Biz aynı yolda ilerledikçe müzik bir anlamda kendisini derinleştirmeye başladı. İnsanların yaptığımız müziğe olan ilgisi sürüyor, bu da bize olumlu bir duygu olarak yansıyor. İstanbul’daki konserlerime insanların gelmesinden ve konserin bir parçası olmalarından başka bir beklentim yok. Dinleyici konserle bütünleşince hava değişir, konseri birlikte gerçekleştirmiş oluruz. Dünyanın hali zor gözüküyor. Bu gün süregelen kargaşa dolu dünyada insanların bizi duymasının çok zor olduğunu düşünüyorum. Bunu bir perspektif olarak kabul edebilirsiniz. Ama bir başka perspektif de şu oluyor. Anlamlı bir romantizm belki de insanların asıl aradığı şey olabilir. Bu acımasız bir yüksek tempo ile süregelen ve bizleri içinde sürükleyen hayata karşı durmamız ve bir alternatif bulmamız lazım. Yüreğimizle mantığımızla onun acımasızlığına tepki göstermeliyiz. Tord Gustavsen’in jazz’a bakış açısı ve vizyonunu ise şöyle: Bu soruya tek bir cevap verebilmek mümkün değil. En basiti şöyle söylenebilir: Müzik zaten bir ifadedir, başka bir tarif gerekmez, vizyon ortaya konulan müziğin kendisidir. Bizim vizyonumuzu tek bir sloganla ifade edebilmek mümkün değil çünkü sürekli olarak değişiyor ve gelişiyor. Ama şunu söyleyebilirim. Biz özgürlüğün güçlerini melodi ve zarafetin güçleri ile birleştiriyoruz. Geçmişin lirik romantik ve melodik jazz müziği ile günümüzün modern free jazz’ı arasında bir uçurum yoktur. Bunların aslında bir kavramın uzantıları olduğunu gösteriyoruz. Hâlbuki günümüzün müzik endüstrisinde bunlar birbirinden farklı şeyler olarak algılanıyorlar. Ben özgür olmadan piyano çalamam, ama özgür olmak aynı zamanda melodiyi büyük bir sadelikle çalma özgürlüğü anlamına da gelir. Bu anlayışla müziğin lirik ve romantik köklerine derinlemesine inmek de mümkün olur. Bu albüm trio’nun çıkmış olduğu yolculuktaki vardıkları 3. nokta, biraz da o yolda geçtikleri ve vardıkları noktaların derinine gittik: İlk albümümüz “Changing Places” bir çıkış noktası idi. O güne kadar geçtiğim yerlerin vardığım noktanın bir özeti oldu, yedi sekiz yıllık bir süreç içerisinde gerçekleşmişti. İlginçtir bu albümdeki bestelerimin daha eski olanları daha karışık yapılarda idi. Zamanla sadeleştiler. Bu albüm daha sonra gideceğimiz noktaların da bir ön habercisi niteliğinde oldu. Trio’muzun ilk defa bir araya gelmesi de bu albümde olmuştu.
İlk defa stüdyoda birlikte çaldığımızda gördük ki ortaya gerçekten etkileyici bir şey çıkmış. Daha az çalarak daha güçlü olabilmek mümkünmüş. Bu da bize o ilk vardığımız noktada kalmak için cesaret verdi. İkinci albümümüz “The Ground” daha kısa bir süre içerisinde gerçekleşti. O da ilk albümden sonra yaşadığım iki yılın ifadesi oldu. İngilizce anlamı ile bu kelimeye baktığınızda verimli bir paradoks ile karşılaşıyorsunuz. Bir insanın ayağının yere basması ile özgür olması arasındaki paradoks. Bu benim hayatıma da egemen olan duygudur. Hem kişisel hem de müzikal olarak yaşamımın her seviyesinde bunu hissediyorum. Albümdeki parçalar da bu paradoksu anlatıyor, hem geçmişe göre daha sadeler hem de daha özgürler. Biraz gospel biraz blues çalarak daha sade bir müzik köküne inmiş olduk. Sadelik ve ayağı yere basmak özgürlük ve yaratıcılık ile birleşti.
Üçüncü albümüz “Being There” de aynı şeyleri yeni şekillerde sürdürerek başladığımız yürüyüşümüzü sürdürüyoruz. Hem eskiyi muhafaza ediyoruz hem de melodileri ve müzik formlarını yeni şekillere sokuyoruz. Bu albümde bazı parçalarda sadece piyano ve bas birlikte çalıyorlar, benzeri bir şey bazen de sadece piyano ve davul ile oluyor. Böyle şeylerin jazz’da geçmişte de yapıldığını biliyoruz ama sürekli olarak yeni formları denemeye devam ediyoruz.
Albümlerimiz sürekli olarak değiyor, bestelerimiz çaldıkça gelişiyorlar. Bu akşam çalacağımız şeyler en son albümümüzden ama kayıtlardan beri çok değiştiler. Değişmiş olsalar bile aralarında her zaman güçlü bir bağlantı sürecek. Bizi diğer jazz gruplarından ayıran bir şey var. Biz melodinin kendisine aşığız, onlar ise melodiyi daha sonra gidecekleri bir yolun ve doğaçlamanın başlangıç noktası olarak görüyorlar.  Bizim için ise doğaçlama ve beste birbirinin uzantısıdırlar. Melodiler romantik olarak çalınırlar.
Karşımdaki insanın doktora tezi olan “doğaçlamanın diyalektik erotizmi”ni konuşmamızdan önce okumuştum. Kırk beş sayfa tutan bu yazıyı anlamak için jazz’dan başka felsefe, teoloji gibi başka konularda da esaslı bilgi sahibi olmak gerekiyordu. Ben bu klasmana girmediğimden ona basit ifadeyle jazz kavramının ne ifade ettiğini sordum: Size sizin sorunuzla cevap vereyim çünkü sorunuz bu oldukça karışık durumu ifade ediyor. Bana göre jazz onu oluşturan tüm geleneklerin bir toplamıdır. Bir başka açıdan ise jazz şu an olduğumuz yerden ayrıldığımız bir çıkış kapısıdır. Tarihe bakınca jazz’ın ilk çıktığı yerden çok farklı noktalara gittiğini görüyoruz. Ama değişmeyen bir şey var, aslında bu sadece jazz için değil tüm müzik türleri için geçerli. Ne çalarsan çal içten ve yürekten çalacaksın. Bu olduktan sonra diğer şeylerin hiçbir önemi kalmıyor. Bir daire tamamlandı, ama konu jazz olunca daha gidilecek başka daireler de var tabi.
Şimdi başka bir döneme giriyorum, yeni albümler üzerinde çalışmaya başladık bile. Şu an bu konuda bir şey söylemek için çok erken ama birçok yeni düşüncelerim oluştu. Bu trio bir yaylı sazlar grubu ile birlikte çalmıştı, bir keresinde aramıza bir şarkıcı almıştık. Değişik işbirlikleri yaptık, bunlar yeni albümümüzde yer alabilir. Bu da başka bir dairesel yolculuk olabilir ama gelecek hakkında bir öngörüm yok. Daha uzun döneme gelince, kim bilir, bir aile sahibi olmak istiyorum, ama bu konuda sorulacak sorulara şimdilik kapalıyım.
İleride yaşlanınca hala piyano çalabilen cömert ruhlu bir insan olabilmeyi isterim. Değerlerini kaybetmemiş, çevresine faydalı olabilen hayata olumlu bakabilen bir insan da diyebilirsiniz. Yaşlılığımda sağlığımı da koruyabilmek güzel olur.
“Being There”  o güne kadar benim için Peter Sellers’in son filmiydi, bir bağlantı olabileceğini düşündüm, ama kendisi ile konuşunca ismin Tord’un albümü ile bir bağlantısı olmadığını öğrendim. O günkü buluşmamızda konuştuğumuz müddetçe karşımdaki genç insanın ışık dolu gözlerine bakarken defalarca dinlediğim albümü hatırladım. Öyle bir müzikti ki insan dinledikçe içindeki sadeliğin ve derinliğin büyüsüne kapılıyordu. O sırada tekrar fikir değiştirdim, belki Tord farkında değildi ama Peter Sellers ve kendisi arasında tıpkı modern jazz ile romantik melodili, lirik jazz arasında olduğu gibi bir bağlantı vardı. Her ikisi de sadelikten gelen güzelliğin farklı boyutlardaki ifadesi idi. Acaba bunu Tord’a söylesem mi, ben söylemesem de dördüncü albümde bunu keşfedeceğinden eminim.

48-SAYI_04-Jazz Ekim 2007 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler