Fahir Atakoğlu ve Istanbul in Blue

Yayın tarihi: 26.12.2008
Fahir Atakoğlu ve Istanbul in Blue

Fahir Atakoğlu ve Istanbul in Blue

Fahir Atakoğlu uzun yıllardan beri Türkiye’nin gündeminde olan değerli bir müzik insanı. Hem piyanist hem de besteci. Hangisi ağır basıyor diye sorarsanız doğrusu cevap veremem. Bence Fahir’in kişiliğinde bunlar etle kemik gibi birbirine yapışmış kavramlar. Biri diğeri olmadan var olmuyor.
Türkiye önce onu yapmış olduğu film müzikleri ile tanıdı, onun yarattığı melodiler sayısız insanın yüreğindeki duyguları ses haline getirdi. Senfoniler ve jingle’lar besteledi. Dünyaya açıldı, kendi ülkesinin ötesinde de hayranları oldu, eserleri Avrupa’da, Amerika’da ve Japonya’da çalındı. Uzaklara gitti ama yüreği hep doğduğu topraklarda kaldı, ruhunu besleyen asıl kaynak Türkiye oldu. Değişik müzik kültürlerini kendi kültürü ile harmanlayarak kendi müziklerini yarattı. Onun 1994’de yayınlanan ilk albümünden sonra 17 değişik ülkede 14 albümü yayınlanmış oldu ve bu albümler iki milyondan fazla sattı. Her aklı başında müzik insanı gibi sonunda ‘doğruyu buldu’ ve jazz müziğine girdi. (Efendim, bu doğruyu bulma ifadesi Fahir’in değil bir jazz fanatiği olan benim kişisel yorumumdur.)
Geçen yıl bu aydınlanma sürecinin ilk meyvesi olan “IF” albümü yayınlandı ve çok büyük bir ilgi gördü. Ünlü Jazziz dergisi bu albüme ‘işte küresel jazz’ ünvanını layık gördü. Bir başka jazz dergisi olan Jazz Times’a göre bu albümde tartışılmaz bir yetenek, geçerlik ve özgürlüğün izlerinin görüldüğünü yazdı. Şimdi rahmetli olan dünyaca ünlü müzik adamımız Ahmet Ertegün onun için müzik dünyasının zirvedeki isimlerinden biridir dedi. Türkiye’de yayınlanan Jazz Dergisi’nde de onunla röportaj yapan görmüş geçirmiş bir jazz yazarının (kısacası bu sözleri ben yazmıştım) şu sözlerini okumuştum: Fahir Atakoğlu her gün yeni projelerle güne başlayan, her zaman kendi düş sınırlarını genişleten bir müzik adamı. Konuşmamızın sonunda aramızda gelişen samimiyete sığınarak kendisini Zorro’yu oynayan Banderas’a benzettiğimi söyledim. Nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum, güldü ve “ilk benzeten sen değilsin” dedi. Sonra at şeklinde bir beyaz piyanoya bindi, piyano kanatlandı ve uçtu gitti, ardından baka kaldım. Zorro başka maceraların peşine düşmüştü. Zorro’nun nerelere at koşturduğunun hikâyesi bir yıl sonra Türkiye’ye Lobby Halkla İlişkiler şirketinden bir basın bülteni olarak elime ulaştı: Fahir Atakoğlu yine tümü kendi bestelerinden oluşan, Horacio El Negro, Anthony Jackson, Mike Stern, Wayne Krantz, Bob Franceschini gibi jazz dünyasının ileri gelen isimleriyle çalıştığı yeni albümünü Ekim 2007 tarihinde tüm dünyada aynı anda satışa sunacak.
Güzel bir Eylül günü Levent’te Lobby’nin bahçesinde çay içerken Fahir ile konuştum: Bu albüm Anthony Jackson ve Horacio El Negro Hernandez ile birlikte gerçekleştirmiş olduğumuz “IF” albümünün devamı oldu. İkinci albümün adı “İstanbul In Blue”. Aynı trio ile çalıyoruz ama bu sefer ilk ekibe ilave olarak saksofonda Bob Franceschini, gitarda Mike Stern var. Ayrıca bir başka özgün bir gitarist olan Wayne Krantz da dört parçada bize katıldı. Bob ise sürekli olarak Mike ile çalıştığından aralarında çok güzel bir uyum var. Bu yeni arkadaşlarımın katılımıyla müziğimin yeni renkler almasını istedim. Albümde kendi bestelerimi çaldım. Kış boyunca parçalarımın demo kayıtlarını tek başıma hazırladım. Her bir kayıt albümde çalacak müzisyenlere göre ayrı ayrı hazırlandı. Geçtiğimiz Nisan ayında bu albümde çalacak müzisyen arkadaşlarıma bunları ulaştırdım. Her biri kendilerine gelen demo müzikleri dinlediler, üzerlerinde çalıştılar. Bu insanların hepsi tanınmış ve son derece meşgul insanlar. Konserleri, turneleri ve kayıt projeleri var. Hepsi bu süreç içerisinde müzikleri incelediler ve sonra bir araya geldik. Ben ilk defa böyle bir şey yapıyorum, onların bu müziğe yapacakları girdileri bekledim. Önce ben eski trio’m ile stüdyoya girerek çalıştım. Sonra diğerleri aramıza katıldılar ve birlikte çalmaya başladık. Parçalar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Ben onlara yol verdikçe onlar müziğe daha fazla girdi sağladılar, girdiler çoğaldıkça müziklerim güzelleşti. Sonra üç gün Carriage House Stüdyosuna girdik, buranın üst katlarında geceleri otel gibi kalmak da mümkün, üçüncü günün sonunda kayıtları bitirmiş olarak çıktık. Albümde çok az ‘overdubbing’ var, bir iki yerde elektronik sesler ve vokal ilave ettim, diğer bölümleri tek çalışta kaydedildi. Asıl amacım o anda yaşadığımız anı yakalamaktı ve bu albümde onu yakaladığımı düşünüyorum. Yakalama demişken yeri geldi söyleyeyim. Bu albümde daha değişik bir kitleyi yakalamak istiyorum. Jazz fusion seven ve elektrogitara yakın, özgür ruhlu, doğaçlamayı seven bir dinleyici kitlesine ulaşacağım. Yakalama meselesinde onunla mutabık oldum. Ama konuştuğumuz sırada henüz dinleme fırsatı olmadığı için ilk albümün devamı olan bu albümde nereye vardığını da merak ediyordum. Bu sorunun cevabını ben tek başıma veremeyeceğimden ben müziğimi onlara açarak bir anlamda birlikte çalıştığım müzisyenlere bu soruyu sormuş oldum. Onların cevabı da kendi renklerini ve üsluplarını benim bestelerime katmak oldu. Sonunda ortaya farklı boyutta bir müzik çıktı.
Bak albümün iç kapak notlarını yazan Scott Yanow bu yaklaşımımın neticesini nasıl ifade etti: ‘Fahir Atakoğlu’nun bu son çalışması ilk dinleyişte bir jazz/rock fusion’una benziyor ama dinledikçe Türk müziğinin ezgilerini de duymaya başlıyorsunuz. Sonra başka renkler ve çağrışımlar hissetmeye başlıyorsunuz. Ama bütünüyle bakınca bu albümü herhangi bir önceden belirlenmiş sınıfa sokamıyorsunuz.’ Kısacası ben müziğimi paylaşmış oldum. Bu paylaşım hem beni hem de müziğimi zenginleştirdi, benimle çalışan müzisyenler de bu zenginleşmeden nasiplerini aldı. Şimdi bu albümü konserlerde çalmaya başlayacağız, o zaman da müzik değişmeye ve zenginleşmeye devam edecek çünkü kendi içinde değişik boyutlara açılabilen kapılar barındırıyor. Bende besteci olmanın verdiği bir özgürlük var, yazdığım şeyleri farklı insanlarla çalabilme özgürlüğüm var. Jazz müziğinin temelinde de bu özgürlük kavramı var. Ama şunu belirteyim, ben kendimi bir jazz müzisyeni olarak nitelendirmiyorum. Fakat aslında her müzisyenin içinde böyle bir özgürlüğün var olduğunu düşünüyorum. Mesele o özgürlüğü ve onun uzantısı olan yaratıcılığı ortaya koyabilmek, ona yol verebilmek. İlk albümümde de bu anlayışla müzik yapmıştım. Zaten müziği de aslında böyle öğreniyorsun. Doğaçlama çok önemli, sadece müzikte değil, her şeyde, zaten hayatın kendisi de bir büyük doğaçlama değil mi’ Bu da işin felsefi boyutu. Felsefe ile ilgileniyorum, şu sırada Norveçli Felsefeci Nernando Pesua’nın bir kitabını okuyorum. Adam tuttuğu günlüklerden yola çıkarak bir kitap yazmış. Hepimizin çocukluğumuzdan beri benimsemiş olduğu bazı düşünceler var, Bunları doğru olarak kabul etmişiz ve sorgulamıyoruz. Mesela yardım etmek, sen hiç yardım etmenin kötü bir şey olabileceğini düşündün mü, adam kitabında bunu gösteriyor. Kitabı okudukça hayatta baktığın ve normal gördüğün şeylere başka bir açıdan bakmayı öğreniyorsun. Benim müzikte yapmak istediğim şeylerden birisi de bu, bu yüzden bestelerimi ve düşüncelerimi başka müzisyenlerin etkilerine açıyorum. Fahir Atakoğlu müzik çalışmalarını Amerika’da sürdürüyor, oraya yerleşmiş, ama bir ayağı İstanbul’da, ondan da hiç kopmak istemiyor. O akşam konuşmamızdan sonra Moda’da oturan anne ve babasına gidecekti. Annesinin pişirdiği sarımsak soslu patlıcan kızarmalarını özlediğini öğrendim. Amerika’da eşi de patlıcan kızartıyormuş ama orada patlıcanların farklı olduğunu söyledi. Biz de patlıcanın farkından iki ülkenin farkına uzanan bir konuya girmiş olduk: Amerika’da kurmuş olduğum müzik yapım ve dağıtım şirketim devam ediyor. Kendi prodüksiyonlarımı satıyorum. Şimdi Grammy Ödüllerini dağıtan Recording Academy’e üye oldum. İlk albümüm müzik çevrelerinden çok iyi eleştiriler aldı. Birçok radyo istasyonunda çalındı. Ama henüz kendi dışımda bir sanatçının albümünü yapmadım. Hala bunu yapmak ve kendimden başka müzisyenlere de kapı açmak istiyorum. Amerika ile burası yaşam olarak bakınca iki ayrı dünya ama müzik açısından bakılınca iki ayrı dünya hissedilmiyor.
Yalnız farklı olan bir şey var. Orada müziğimi paylaşabiliyorum ama buradaki müzisyenlerle müziğimi paylaşamadım. Amerika’da müzisyenlerde bulduğum özveri ve açıklığı buradaki müzisyen arkadaşlarımda bulamadım. Bu belki de benim daha çok Amerika’da yaşamamdan kaynaklanabilir. 12 Ekim’de Türkiye’ye döneceğim ve Nardis’te Önder Focan ile birlikte çalacağız. Önder yeni albümünde benim Lal adlı bestemi çalmak için onay istedi, severek verdim. Kendisi ile çok eskiden beri tanışırız. Belki o zaman bir şeyler değişir. 2008 yılının Şubat ve Mart aylarında önce İzmir Jazz Festivalinde çalacağız, daha sonra da içinde İstanbul’un da olduğu bir dizi konser vereceğiz. Zorro ile sohbetimiz daha sonra paylaştığımız bir takside de devam etti. Onun annesinin sıcak yemeklerine gittiğini biliyordum ama büyük resimde nereye koştuğunu öğrenmek istedim: Bütün amacım dünyanın değişik ülkelerinden gelen müzisyenler ile müziğimi paylaşmak, onlarla birlikte müzik yapmak, onların sayesinde kendi müziğimi değişik açıdan görebilmek ve ortaya çıkan şeyleri de dünyanın her tarafına duyurabilmek.
İlk albümün başarısı bana epey kapı açtı. İnsanlar beni tanıyorlar, müzik yapamaya devam edeceğim. Bence müzik hiçbir zaman bir odaya girilerek aletlerin cihazların yardımıyla tek başına yapılacak bir şey değil. Çok çalışmak ve diğer müzisyenlere açık olmadan müzikte bir yere varmak mümkün değil. Bu anlayışa göre çalışmalarıma devam edeceğim. Türkiye’de beni seven ve müziklerimi takip eden bir insan kitlesi var. Bu insanlar benim her yaptığım şeye açıklar. Nasıl ki Chick Corea’yı seven hayranları o ne yaparsa yapsın, klasik, jazz fark etmeden alıyorlarsa beni takip eden insanlar da aynı şekilde yaptığım şeylere açıklar. Amerika’da ise bu açıdan daha yolun başındayım. Ama orada da albümlerim satılıyor, çaldığım kulüpler doluyor. Birlikte çaldığım müzisyenlerin bunda çok önemli bir rolü oldu. Şimdi yeni projelerim var. El Negro sayesinde çok ilginç bir Flâmenko gitaristiyle tanıştım, adam Bill Evans’ın parçalarını Flâmenko tarzıyla yorumlamış. El Negro onunla çalarken benden bahsetmiş, şimdi de ben onunla bir albüm yapacağım. Bak insan açık oldukça, değerli müzisyenlerle çalıştıkça önünde nasıl yeni ufuklar ve kapılar açılıyor. Beşiktaş’a gelmiştik, bu sefer taksinin kapısı açıldı vedalaştık ve benim sevgili arkadaşım Zorro atına değilse bile iskeledeki motorlara doğru koştu. Ben taksi ile Cihangir’e doğru yola devam ederken taksi şoförü bana sordu. Ağabey, bu demin arabamdan inen adam televizyona çıkmış mıydı? İyi bir ağabeye benziyor.
Ona cevap verdim, evet, çok iyi bir insan ve müzisyendir. Sen onun jazz çaldığını biliyor musun? 

48-SAYI_04-Jazz Ekim 2007 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler