İstanbul’dan bir Brubeck geçti

Yayın tarihi: 26.12.2008
İstanbul’dan bir Brubeck geçti

İstanbul’dan bir Brubeck geçti.

 


Darius Brubeck ve Yahya Dai


Nardis’in haftalık konser bülteninde şöyle yazıyordu:


Dave Brubeck'in piyanist oğlu Nardis'te…

Bugünlerde yeni solo albümüyle gönülleri fetheden Dave Brubeck'in oğlu Darius Brubeck 1970'lerde kendi gruplarını oluşturup Don McLean ve Larry Coryell ile çalmaya başlamıştı. Ama 1983'de daha önce de ilgi duyduğu Güney Afrika Durban Üniversitesi, KwaZulu-Natal (UKZN)'dan ders vermesi için teklif gelince oraya taşındı.

Darius Brubeck ayrıca kardeşleriyle de Brubeck Quartet (Dave, Darius, Chris ve Dan Brubeck) olarak konserler vermeye, kayıtlar yapmaya devam ediyor. Dünyanın hemen her yerinde çalıyorlar. Amerikalı ve Güney Afrikalı müzisyenlerden oluşan oldukça büyük bir orkestra ile Mart 2008'de Cape Town Jazz Festivalinde sahne alacaklar. Bu kıymetli müzisyen ve "hoca"yı mutlaka dinlemenizi öneriyoruz.


Defne Samyeli ise onun onuruna verilen resepsiyonu anlatırken Star Gazetesindeki köşesinde şu ifadeyi kullanmıştı:

Geçen akşam ABD Başkonsolosu Sharon Anderholm Wiener ve eşi, efsanevi jazz müzisyeni Dave Brubeck'in yine müzisyen ve eğitimci oğlu Darius Brubeck'in onuruna bir resepsiyon verdiler.

Baba Dave Brubeck, bugünlerde yeni bir solo albüm çıkardı. Tam 87 yaşında! Brubeck'in altı çocuğundan dördü müzisyen. En büyükleri Darius, hem usta bir piyanist, prodüktör, hem de eğitimci.

Darius, kendi grubuyla müzik yaparken bundan yirmi yıl önce Güney Afrika Durban Üniversitesi’nden teklif gelince, jazz eğitimi vermek üzere Afrika'nın yolunu tutuyor. Senelerdir orada.


Bu hafta da ülkemizde...

Türkiye'de bir tek Yıldız Teknik Üniversitesi'nde verilen jazz eğitimine katkıda bulunmak için... O akşam Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Kamil Erdem de bas gitarla eşlik etti Brubeck'e...

Ortaya doyumsuz bir 'jam session' çıktı. Erdem de Brubeck de notaları kendi dilleriyle, kendi elleriyle anlattılar; farklı kültürlerin melodilerini harmanladılar;

 

Darius için hayatın ne derece zor olduğunu bir kere de onu Serhan Bali ile tanıştırırken fark ettim, “Serhancığım, bak bu Darius Brubeck” dedim, ama o Burubeck soyadına takıldı, “Brubeck mi?” diye sordu, Darius bu durumu defalarca yaşamış bir bilge olarak cevap verdi; evet ben Darius Brubeck, Dave Brubeck’in oğluyum.

Önemli bir babanın oğlu olmak zor şeydir, bunu yıllar önce Koç Grubunda çalışırken şimdi rahmetli olan Vehbi Koç bey ile oğlu Rahmi Koç bey arasındaki ilişkilerde görmüştüm. Bir soyadı sizin önünüzü sonsuza kadar açabilir ama kapayabilir de.

Ben Dave Brubeck adını ilk defa 1963 yılında eski adıyla Kadıköy Maarif Kolejinde okurken öğrenmiştim. Günümüzde ders arası denilen teneffüslerde okulun bahçesinde sürekli çalan bir müzik ilgimi çekerdi. Bu müzikteki ritim batı müziğinde duyduğumuz ritimlerden çok farklı ve bizim ülkemizin ritimlerine çok yakındı. Ama gelin görün ki müzik bizim müziğimiz değildi. Ben duyduğum müzikteki saksofonun piyanodan sonra müziğe girdiği anı yakalamaya çalışırdım ama beceremezdim. Bir gün merak canıma tak etti ve radyo kulübündeki ağabeylerimden her öğle vakti çaldıkları bu müziğin adını ve kimler tarafından çalındığını öğrendim. Dave Brubeck adı işte o zaman kafama hiç çıkmamacasına kazınmış oldu. Albümün adı “Time Out” ve parçanın adı ise “Take Five” idi. Hayatımdaki jazz ateşi de o müzikle tutuştu.

Yıllar geçti ve Dave Brubeck’i bir kere hayatımda canlı olarak dinleyebildim. Onun 80. yaş gününü kutladığı turnenin Türkiye ayağında eşim ile birlikte onu izlerken ikimiz de jazz tarihinin en ilginç isimlerinden birisini dinlediğimizin bilincindeydik.

Darius Brubeck ile İstanbul’da ilk tanışmamız ise birlikte Robert Academy’e gittiğim 40 yıllık dostum olan Dinç ve eşi Başak Kızıldemir’in evlerinde gerçekleşti. O gece A.B.D İstanbul Başkonsolosluğunda basın ve halkla ilişkiler müdürü olarak çalışan ve kendisi de gerçek bir jazz sever olan Craig Kuehl de eşi ile birlikte bize katıldı. Darius’un İstanbul projesinin onun kişisel gayretleri ve konsolosluğun desteği ile gerçekleştiğini de bu vesileyle öğrendim.

Evet, Darius Brubeck jazz dünyasının gerçek ikonlarından birisi olan Dave Brubeck’in en büyük oğlu. İşin kötüsü babasına fizyolojik olarak da çok benziyor. Ama Dinç’lerin evinde şık bir sofranın çevresinde geçirdiğimiz saatler içerisinde baba Brubeck aramızda olmadı, oğlu kendi gerçek kişiliğiyle aramızda oturdu.


O gece geç saatlere kadar masamızda gerçek anlamıyla jazz konuşuldu. Bu sohbet daha sonra NTV Radyo’da hazırladığım “Evde Çalamadıklarım” programına taşındı. O gün iki program yapmaya karar verdik, önce Aralık ayında 87 yaşına girecek olan Dave Brubeck hakkında konuştuk. Dave bana oğlu olarak Dave Brubeck’i şu sözlerle anlattı:

Babam Kaliforniya’da yaşayan dedemin sığır çiftliğinde dünyaya gelmiş. Ne zaman o günlerden kalma aile fotoğraflarına baksam kendimi Hollywood da çekilen bir Western filminin setinde imişim gibi hissederim. Ama hayat o devirde gerçekten de öyle imiş. Onun babası yani benim dedem çok başarılı bir sığır çiftliği sahibi kovboy imiş ve işinde de çok başarılı olmuş. Babam böyle bir ortamda büyüdüğü için veteriner olmak için Pasifik Üniversitesine devam etmiş, ama orada veterinerlik okurken bir yandan da okulun konservatuarında neler olup bittiğiyle de yakından ilgilenir ve çalınan müzikleri dinlermiş.

Bizim müzikle olan asıl bağlantımız bir piyano hocası olan babaannemden geliyor. Kendisi piyano öğretmeni idi. Ama babamın hayatındaki asıl dönüşüm ikinci dünya harbi ile olmuş, o dönemde askerliğini Avrupa’daki değişik askeri birlikleri eğlendiren gruplarda konserler vererek geçirmiş. Tahmin edebileceğiniz gibi o devrin popüler müziği jazz idi ve babam bu şekilde jazz ile yakından ilgilenmeye başlamış.

Babam savaş bitip de Kaliforniya’ya dönünce artık bir besteci olmak istediğine karar vermiş. O yılların Amerikası’nda savaştan dönen askerlere sunulan bir askeri eğitim bursuyla konservatuara gitmiş. Savaşın bir başka cilvesi de Nazi mezaliminden kaçan önemli Yahudi müzisyenlerin o sırada Kaliforniya’ya yerleşmesi olmuş. Bunlar içerisinde en önemlisi Fransız Darius Milhaud’dur ve babam onun öğrencisi olmuş. Milhaud babamın batı Avrupa klasik müziklerini öğrenmesini ama bir jazz müzisyeni olmasını tavsiye etmiş. Babam da hayran olduğu bu hocasının sözünü tutmuş ve müzisyen olmuş.


Tunçel Gülsoy, Darius Brubeck


Darius babası ile 1958 de Amerika Birleşik Devleti Dış İşleri bakanlığı “Jazz Ambassadors” programı çerçevesinde Türkiye’ye geldiğinde 11 yaşında imiş. O günleri ise şöyle anlattı:

Soğuk savaş yıllarıydı, o zamanlar Amerikan hükümeti babamı eski Sovyetler Birliğini bir şekilde çevreleyen tüm ülkelere kültür elçisi olarak gönderiyordu. Bu çerçevede babam ve grubu Polonya, Türkiye, Irak, İran Afganistan ve Hindistan’a gittiler. Ancak hükümet Türkiye’nin ötesine geçilmesinin çok riskli olduğunu düşündüğünden ben ve kardeşim annemle birlikte bu turnenin Türkiye ayağından sonra geri dönmüştük.

Bu gün ne yazık ki aradan uzun yıllar geçtiği halde bu tehlike hala geçerliliğini koruyor.

“Timeout” albümündeki “Blue Rondo a la Turc”un özel bir öyküsü vardır. Türkiye’deki konserler sırasında sıra İzmir’e gelmişti. Bir otelde kalıyorduk, otelin önünde müzik çalan bir grup çalgıcı babamın ilgisini çekti. Babam nereye giderse gitsin yanından hiç ayırmadığı bir not defteri vardır. Her zaman başka ülkelerin kültürlerini ve müziklerine karşı ilgi duyardı. Amerika o yıllarda dünyaya çok kapalı idi ve uzak ülkelerin kültürleri ve müzikleri ile henüz tanışmamıştı. İzmir’de çalınan müzik ve duyduğu farklı ritimler babamın ilgisini çekti. 9/8 ritimli “Blue Rondo a la Turc” bu ritim üzerine yazıldı. Daha sonra babam bütünü ile bu değişik ritimlere dayalı bir albüm yapmak istedi. “Timeout” böyle ortaya çıktı ama yayınlanması kolay olmadı. Bağlı olduğu Columbia Müzik Şirketi aksak ritimlere dayalı bir jazz albümünün çıkmasına sıcak bakmadı. Amerikan müzik dünyasının tamamen dışında ritimler ile yapılmış bir jazz albümünün hiç satamayacağını düşündüler.

Bu yüzden de babama önce daha kolay satabilecek alışılagelmiş bir albüm yaptırdılar, ondan kazanılan parayla da “Timeout”u çıkartılar. Şu kadere bakın ki “Timeout” jazz tarihinin en önemli ve en çok satan albümlerinden birisi oldu. Bu albümdeki “5/4 ritimli Take Five” da jazz tarihinin en çok tanınmış parçalarından birisi oldu.

Babam sadece Türk ritimlerini değil gittiği tüm ülkelerdeki değişik müzikleri ve sesleri inceledi ve onlardan aldığı intibalara göre yeni müzikler yazdı. Buna bir örnek de Japonya seyahatidir. “Jazz Impressions of Japan” diye de bir albüm yapmıştır.

Babam yaşamı boyunca birçok ilginç şey yaptı ve insanlığa ölümsüz eserler bırakıyor. Arıca benim gibi çoğu müzisyen olan çocuklarını da bunlara ilave edebiliriz. Ama bunun da ötesi var. O son derece sıra dışı bir insan, hayatına bir jazz müzisyeni olarak başlamış ama gittiği yolun sonunda tüm dünyanın kabul ettiği gerçek bir uluslararası kültür elçisi oldu. Ayrıca gerçekten kategoriler ötesi bir müzik ikonu da oldu. Hem klasik hem de jazz müziği için dünyada sayısız kapılar açtı.

Onunla birlikte yıllar boyunca birçok yere gittim ve gezdim. O her yerde jazz müzisyeni boyutlarının çok ötesinde bir şöhrete sahip oldu ve bulunduğu tüm değişik çevrelerde kabul gördü.

Bunun bir örneği olarak şunu söyleyeyim. Soğuk savaş yılları sona ererken o zamanki son Sovyetler Birliği başkanı Gorbaçev başkan Reagan tarafından Amerika’ya davet edilmişti. Reagan Gorbeçev’e Amerika’da olduğu süre içerisinde en çok kim ile tanışmak istediğini sorduğunda ondan “Dave Brubeck” cevabını almıştı. Babam Gorbaçev’le de tanıştı. Kısacası ideolojiler ötesi bir yeri ve saygınlığı oldu.

Babam hala evinde besteler yapmaya devam ediyor, şu sıralarda daha çok dini koro müzikleri besteliyor, hala yoğun bir turne programı var ama yaşlandığı için konser seyahatlerini sadece ABD ve Kanada ile sınırlı tutuyor. Buna onun yaşlılığa vermiş olduğu bir taviz de diyebilirsiniz. Hayalleri sürüyor, şimdiki en büyük arzusu son dönemde yaptığı yeni bestelerinin yayınlandığını görmek. Gerçi bunların bir kısmı yayınlanmıştı ama babam öyle yüksek tempoda çalışıyor ki, yayıncılar ona yetişemiyorlar. Yakında “Classical Brubeck” diye bir albümü yayınlanacak.

Dave Brubeck’in 6 çocuğu ve 8 torunu var, çocuklarından bir tanesi baba mesleği yerine dede mesleğini sürdürmeyi seçmiş. Michael Brubeck bir müddet saksofon çalmış ama sonunda atlar ona daha cazip gelmiş.

Darius Brubeck ile ikinci yaptığımız program onun kendisi hakkında oldu, kendisinden bahsetmekten çok hoşlanmasa da biraz olsun onun kendi özgün dünyasına girdik.

Benim iki farklı dünyam var. Hem müzisyen hem de bir müzik eğitimcisiyim.

Güney Afrika’nın Durban kentinde yaklaşık 25 yıl yaşadım, Orada Natal Üniversitesi’nde Afrika’daki ilk jazz çalışmaları okulunu açtım. Önce 2 yıl çalışmak üzere bir kontratla gitmiştim, ama sunduğumuz eğitim programları çabuk gelişti, ben de mesleki olarak oradaki çalışmalarımdan dolayı çok hızlı yükseldim. Bu ara Güney Afrika’daki en iyi müzisyenlerle birlikte çalışma şansını yaşadım. O sırada ülkedeki ırkçı yönetimden siyahların haklarını elde ettiği büyük politik dönüşüm de beni derinden etkiledi. Eşim Cathy de Güney Afrikalıdır. Güney Afrikalılar beni her zaman kendilerinden biri saydılar, aksanım benim Amerikalı olduğumu her zaman belli etmiş olmasına rağmen bunu önemsemediler. Ben de Güney Afrikalı oldum. Gelecek sene oraya gidiyorum ve Cape Town jazz festivalinde çalacağım, Kısacası ruhen ben de Güney Afrikalıyım, bu ülke hayatımın bir parçası oldu. Şu sırada müzik öğretmeni olarak çalışıyorum.

Türkiye’de “Fullbright Visiting Senior Specialist” olarak Yıldız Teknik Üniversitesinde ders verdim.

Bu arada iki de konser vereceğim. İlk konser 19 Kasım 2007 günü Yıldız Teknik Üniversitesinde olacak, burada Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi Kamil Erdem ve bazı öğrencilerim yer alacak. Kamil bas, Berke Özgümüş ise davulda bana eşlik edecekler.

İstanbul’daki son konserim ise 21 Kasım 2007 günü Nardis’te olacak. Sonra Türkiye’den ayrılıyorum. Önce Prag’a gidiyorum, orada kardeşim Chris Prag Senfoni Orkestrası ile kendi bestesi olan trombon ve trompet konçertosunun dünya prömiyerini çalacak. Daha sonra ise Londra’ya gideceğim.”


Sohbetimizin son bölümünde ona kafamdaki en zor soruyu sordum, o ise büyük bir rahatlıkla bana cevap verdi.

Dave Brubeck’in oğlu olmak zor bir şey, nasıl anlatsam bilemiyorum. Ama bunca yıl sonra çok tanınmış bir babanın oğlu olmaya alıştım. Bugün 60 yaşımdayım, öyle bir yaşa geldim ki artık babamın önüne geçemeyeceğimi kabul edecek kadar olgunum.  Ama aynı zamanda kim olduğumdan ve şu ana kadar yaptığım şeylerden de çok memnunum. Kişisel olarak geçmişime bakarak şunu söyleyebiliyorum, biz Brubcek’ler her zaman aynı ortak değerler ve müzikler etrafında toplanan güzel bir aile olduk. Yaşlandıkça birbirimizin yaptıklarını daha çok takdir ettik. Bu değerlerimizi ve beraberliğimizi sevgili annemiz Iola’ya borçluyuz.

Gelecekte ne olmak istediğime gelince, bir müzisyen ve insan olarak gelişmeye devam etmek istiyorum. Karım ve ben seyahat etmeyi çok seviyoruz, şimdiki durumumda yarı emekli sayılıyorum, üniversitede tam zamanlı çalışmıyorum, bundan sonra daha çok seyahat edeceğiz. Avrupa’nın değişik kentlerine ve İngiltere’ye daha sık uğrayacağız.

Ayrıca Fullbright kurumunun bana önereceği yeni imkânları da değerlendireceğiz. Şu sırada Uluslararası Jazz Eğitimi Birliği’nin de yönetim kurulundayım, burada Afrika ve Ortadoğu’daki çalışmaları temsil ediyorum. Bu geniş bölgede jazz eğitiminin yaygınlaştırılması için çalışmalar yapıyorum. Gelecekle ilgili bir albüm projem daha var, bir İtalya turu yapacağım şiir ve jazz olacak. Bir de dedemin kovboy geçmişini yansıtan bir müzik yapmak istiyorum.


Önemli bir babanın oğlu olmak zor şeydir, bir soyadı sizin önünüzü sonsuza kadar açabilir ama kapayabilir de.

Darius Brubeck her ikisini de yaşamış son derece iyi donanımlı bir müzisyen, güzel bir insan ve gerçek bir centilmen. O hayatın kendisine verdiği her şeyin bilincinde olan bir ruh. Ben kişisel olarak onunla birlikte geçirdiğim zamandan çok keyif aldım, kendisinden birçok güzel şey öğrendim. Bunlardan en önemlisi de şu, soyadınız sizin önünüzü açabilir de kapayabilir de ama seçimi siz yapacaksınız, bazen açmış gibi gözüken şey aslında önünüzdeki en büyük engeldir, bazen de kapalı gibi gözüken şey sizin hayatınıza asıl enerjinizi sağlayan kaynaktır. Bana göre Darius az gidilen yolu, yani ikincisini seçmiş.

Umarım Darius tekrar buraya döner, Nardis’teki son konseri gerçekten muhteşemdi, tadı damağımda kaldı. Onu şimdiden özlemeye başladım, iyi yolculuklar, iyi Noeller ve iyi yıllar sevgili dostum. Yeni yılda her şey gönlünce olsun, yüreğin jazz ile dolsun.

49-SAYI_01-Jazz Ocak 2008 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler