stacey kent, bir başka çeşit hollywood öyküsü

Yayın tarihi: 26.12.2008
STACEY KENT,

STACEY KENT,

BİR BAŞKA ÇEŞİT HOLLYWOOD ÖYKÜSÜ

 

 

 

Bir zamanlar çok popüler bir film olan Pretty Woman filminin son sahnesinde Julia Roberts’in canlandırdığı iyi yürekli sokak kadını Richard Gere’in canlandırdığı zengin, yakışıklı ama hayatın duygusal insani yönünü kaçırmış iş adamını kapınca şöyle bir ses duyulur;

Burası Hollywood, burada tüm düşler gerçek olabilir.

Benim de bir düşüm vardı, olağanüstü güzel ve lirik sesli Stacey Kent ile tanışmak istiyordum. Onu ilk dinlediğimde beğenmiş daha sonra da tüm albümlerini almıştım. Geçtiğimiz yılın Nisan ayında İstanbul’un en güzel konser salonlarından birisi olan İş Sanat’a gelecekti, gelecekti diyorum çünkü son dakikada hastalandığı için gelemedi, isteyenlere biletlerini iade ettiler ama benim gibi birçok kişi o biletleri 6 ay saklayıp Kasım ayına ertelenen konseri beklemeyi tercih etti.

Hakkında okuduğum yazılara göre Stacey Kent'in bir jazz müzisyeni olarak şöhrete ulaşması tıpkı bir Hollywood filmi gibi gerçekleşmiş. Önce mukayeseli edebiyat üzerine yüksek lisans derecesi almak üzere Amerika’da okuduğu üniversitesini bitirip Avrupa’ya gelmiş. Derdi Fransızca, İtalyanca ve Almanca öğrenmekmiş ama kader ve bir dizi tesadüf onu günümüzün en ilginç jazz müzisyenlerinden birisi yapmış. Bu güne kadar da tam 7 başarılı albüm yapmış, hayranları dünyanın değişik yerlerinde verdiği konserler salonlarını her zaman doldurmuşlar. Zaten İstanbul konseri de 6 aylık bir ertelemeye rağmen oldukça doluydu.

Peki Stacey için kader ağlarını ne zaman örmüş diye sorabilirsiniz, söyleyeyim; Oxford Üniversitesinde okurken tanıştığı Jim Tomlinson Stacey’in hayatını baştan aşağı değiştiren kişi. Her ikisi de akademik bir kariyer yapmak için yola çıkmışken tanıştıktan sonra birlikte müziğin kendilerine sunduğu yoldan ilerlemeye başlamışlar. Stacey bir yıl Guildhall School of Music’e devam etmiş ve daha sonra da artık kocası olan Jim ile birlikte Londra müzik piyasalarında gözükmeye başlamışlar. Gene bir dizi tesadüf sonucu Stacey önce bir filmde rol almış daha sonra da bir saksofoncu olan eşi ile birlikte gönderdikleri demo kaydı beğenilince ilk albümlerini yapmışlar. Sonrası ise çok çabuk gelmiş, albümler, konserler, hayranlar ve derken kendilerini bambaşka bir dünyada bulmuşlar. Hatta ünlü aktör Clint Eastwood onları 70. yaş günü partisine de davet etmiş.


Sonunda düşüm gerçek oldu, Stacey ve Jim ile İstanbul’a geldiklerinde konserden önce tanıştım ve yarım saatçik de olsa konuşma fırsatım oldu. O sırada yeni geçtikleri “Blue Note” markası ile yapmış oldukları 'Breakfast On The Morning Tram' albümünün promosyonu için turnedeydiler. Albüm ise konuşmamızdan sadece 2 ay önce Eylül ayında çıkmış olmasına rağmen şimdiden birçok listede en üst sıralarda yer alıyordu. Düşlerimi süsleyen şarkıcı bana kendi dünyasını açtı
:

Jim ve ben elimizde olmadan ertelediğimiz bu konseri gerçekleştirebileceğimiz için gerçekten çok mutluyuz. Türkiye’de çok iyi tanındığımızı ve önemli bir hayran kitlemiz olduğunu bize gelen mesajlardan dolayı biliyoruz.

Albümlerimizin “audiophile” kalite olduğunu fark etmişsiniz, bundan dolayı da çok mutlu olduk çünkü kayıt kalitesi bizim çok önem verdiğimiz bir şey.

Demek beni Fransız’a benzetiniz, bu da ilginç, ama Amerikalı olduğumu biliyorsunuz, Jim İngiliz’dir ama bizi bir birimize bağlayan çok güçlü bir şey var, müzik.

Bu albümümüz Blue Note’dan çıkan ilk çalışmamız oldu. Bir Blue Note sanatçısı olmak bizim için gurur verici bir şey ama daha da önemlisi şu. Bu markanın tarihi içinde yer almak kendimizi çok önemli bir şeyin parçası olarak hissetmemize sebep oluyor. Ama sadece onun parçası olmak değil ona katkı da yapmak istiyoruz. Bu bizim için çok önemli bir değer.

İleride kendi özgün soluğu ve stili olan bir müzisyen olarak anılmak isterim. Ben öykü seven ve müziği ile değişik öyküler anlatan bir müzisyenim. Bu öyküleri başkaları ile paylaşmayı seviyorum ve ileride insanların beni böyle hatırlamasını istiyorum. Benim bu dünyaya geliş sebebimin de bu olduğuna inanıyorum.

Hayatım jazz dolu, ama bununla sınırlı değil, ben her türlü müziği seven ve açık olan bir insanım. Ama bir jazz duyarlılığım var. Birlikte çaldığım grubun içinde nasıl bir rolüm olduğunun bilincindeyim. Sahnede çalarken aramızda jazz müziğinin doğası olan bir groove, swing ve sürekli bir alışveriş var, birlikte oynuyoruz, ben bunu kelimeleri kullanarak ile yapan kişiyim, benim enstrümanım kendi sesim. Birlikte bir öykü anlatıyor ve insanlara bir anlam iletiyoruz. Yaptığımız müzik ile hem grubumu hem de dinleyicimi alıp öykülerin anlatıldığı bir yere el ele varıyoruz. Benim bu anlayışım yaptığım müzikte beni her zaman yönlendiren kılavuzum ve amacım olmuştur.

Çocukluğumda severek okuduğum birçok öykü oldu, her zaman öykü dinlemeyi ve anlatmayı seven bir insan oldum, hatta onlar yüzünden edebiyat, müzik ve film dolu bir dünyanın içerisinde kayboldum. Kayboldum çünkü o öyküler beni sürekli olarak başka dünyalara taşıdı. Şimdi bir müzisyen olarak bu çok sevdiğim öykü anlatma işini mesleğim olarak yapıyorum ve insanları değişik dünyalara taşıyorum.

Kendimi bildim bileli her zaman kitap okurdum, her zaman kendim için ve ailemdeki diğer çocuklar için yüksek sesle kitap okurdum. Büyüdüm ve başka insanlar için yüksek sesle kitap okuduğum bir işte çalıştım, insanlar için okumayı her zaman sevmiştim, şimdi de yüksek sesle şarkı söyleyerek insanlara bir şeyler söylüyorum. Bana göre kitap okumak ve şarkı söylemek arasında çok güçlü bir bağ var. Müzik ile benim bağlantım da budur.

Üniversitede çok severek mukayeseli edebiyat okudum ve bitirdim, bu benim için çok değerli bir derece oldu, onu hiçbir şeye değişmem. Bugün geldiğim yere gelmiş olmam da bu derecenin çok etkisi oldu. Bir yandan da sürekli olarak müzik ile ilgili oldum, okuldan çıkınca eve koşup müzik dinledim, müzik yapmayı öğrendim. Bu ikisi her zaman benim için el ele gitti. Müzik benim hayatımın her zaman önemli bir parçası oldu ve çocukluğumdan beri de kendimi bir müzisyen olarak kabul ettim. Müzik ve edebiyat benim hayatımda her zaman el ele oldular.

“Breakfast On The Morning Tram” bizim en son albümümüzün adı, ama bu aynı zamanda o albümdeki parçalardan da birisi.

Bu başlığı albüme vermeyi ben seçtim çünkü albümdeki tüm temaları kapsıyor.

Ben çok iyimser bir insanım, hayatı ve onun bizlere verdiği coşkuyu çok seviyorum. Ama hayat sadece güzellik değil, bu dünyada yaşarken birçok acı çekiyoruz, üzüntüler yaşıyoruz, onlar da hayatın ayrılmaz birer parçası. Bu açıdan albüme bakınca içinde tüm duyguların karışmış olduğu bir çalışma olduğunu görebilirsiniz. Ama geçmiş albümlerden beri değişmeyen bir şeyler de var, çünkü ben hala aynı insanım, bazı değerleri yeni albümümde de görebilirisiniz.

Bir başka açıdan bu albüm yeni bir yolculuk olarak da görülebilir. Bir şarkıcı olarak bu albümde klasik jazz kalıplarının dışına çıkarak öykü anlatımı ile doğaçlamayı birleştiren bir çaba içerisindeyim. Aslında son 3 albümümden beri bu yönde ilerliyorum ama bu sefer şarkı ve öykünün mükemmel olarak birbiri ile iç içe geçerek örülmüş olduğu noktaya daha da yakınım.

Bu yolculuğun duygusal bir yönü de var. Yaşarken hissettiğim şeyleri burada daha bir bütün olarak ortaya koyabiliyorum.

Bu albüm benim için ruhsal bir gelişme de diyebilirsiniz. Çok sevdiğim bir romancı olan Kazuo Ishiguro bazı şarkıların sözlerini yazdı. Geçmiş albümlerimdeki gibi burada Gershwin veya Porter şarkıları yok. “Great American Song Book” şarkılarından pek azı burada yer aldı. Ancak yer alan tüm şarkılar bir anlamda o eski kitaptaki şarkıların kuzenleri sayılabilir. Çünkü aynı dünyayı yansıtıyorlar. Hepsi benim en sevdiğim şey olan bir öyküyü anlatıyorlar. Ben burada kendi dünyamı dinleyicilerime açtım, şimdiye kadar hiç bu kadar açık olmamıştım.

“Sabah treninde kahvaltı” tam anlamıyla bir metafor.

 Sabah günün en güzel saati, son derece güzel, hafif ve parlak olarak nitelendirilebilecek bir duygu ve böyle bir ortamda kahvaltı etmek, günün ilk yemeğini yemek çok güzel bir şey. Tramvay yaşamımızda çıktığımız yeni yolculukların bir ifadesi. Ben çok sık seyahat eden bir insanım, hayatımı da seyahat ederek değişik yerlerde konserler vererek kazanıyorum. Zaten üniversiteyi bitirdikten hemen sonra seyahat etmeye başladım ve hala yollardayım. Çocukluğumda da böyleydim, hep başka yerlere gitmek isterdim, başka bir ifadeyle hiçbir zaman evde olmadım, gözüm dışarıdaydı. Sadece Amerikalı olmak değil dünyaya açılmak ve daha büyük bir resmin parçası olmak istedim. Evet Amerikalılar için bu az rastlanan bir durum ama benim gibi yaşayan bir çok Amerikalı jazz müzisyeni var. Çoğu dünyanın bir çok  noktasına dağılmış vaziyetteler. Sadece müzisyenler değil, başka Amerikalılar da var. Örneğin yazarlar da böyledir, bir Ernest Hemmingway’i düşünün. Ben müzisyen olmadan önce de bu duyguları taşıyordum.

Bana göre bu metafor insanlığın en temel olgularından birisine dayanıyor.

Albümdeki öykülerde geçen tüm insanlar benim gerçek hayattan tanıdığım kişiler ve insanlığın temel durumunu anlatıyorlar.

Albümdeki tramvay öyküsünde kalbi kırık kız, bununla başa çıkmak için tramvaya biniyor ve görüyor ki bu durumda olan yalnız kendisi değil başkaları da var ve onları görünce kendisini iyi hissediyor. O insanlarla birlikte yiyor, içiyor ve derdi ile nasıl baş edeceğini öğreniyor. Gerçek hayatımızda da kendimizi böyle çözeriz, önce kendi derdimize bakıp dünyadaki tek dertli insanın kendimiz olduğunu düşünürüz, ama sonra etrafımıza baktıkça birçok insanın aynı acıyı paylaştığını görürüz. Kendi acımızın çok özel bir şey olmadığını görünce kendimizi iyi hissederiz. Sonra temel ihtiyaçlarımızı temin eder ve ileri doğru harekete geçeriz. Ben bu parçanın albümün bütününü kapsayan bir şemsiye olmasını istedim. Bu yüzden de albüme adını veren de bu parça oldu.


Jim Tomlinson tüm konuşmalar sırasında sessiz sedasız bizi dinlemeye devam ediyordu. Onun da benim gibi iyi terbiye edilmiş bir koca olduğu belli idi. Ama konuşmanın bu noktasında ona ilahi bir güç geldi ve bir iki söz etme ihtiyacı hissetti:

Bu albüm diğerler çalışmalarımızdan farklı duygular taşıyor, aşk ve acı arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Hayatın içinde yürüdükçe görürüz ki sürekli olarak aşk acıyı da çeker ve aralarında bir denge de vardır. Bu albüm yaptığımız diğer tüm albümlerden daha fazla evrensel duyguları ve değerleri yansıtıyor, tek bir kültürle sınırlı değil. Zaten sürekli olarak dünyayı gezen müzisyenler olarak bizleri yani dünyanın birçok yerindeki insanları birleştiren temel duyguları da keşfetmeye başladık. Bunlar bizleri ayıran değil birleştiren şeyler, müzik de bunların en başında geliyor, müzik bizleri bir araya getiren en temel şey.


Jim’in barutu burada bitmişti ama Stacey daha yeni ısınmaya başlıyordu, onun film dünyasına olan yakın ilgisini bildiğimden hangi klasik filimde hangi rolü oynamak istediğini sordum. Kafasındaki yanıtı duyuncaya kadar o benim için günümüzün Julie Andrews’ü idi.

Julie benim de hayran olduğum bir müzisyen, onun Sound of Music’te söylediği “I have confidence in me” şarkısını uzun yollarda araba ile giderken dinlemek üzere yaptığım müzik listesine aldım. Birlikte söylemek için çok güzel bir parça.

Ama benim fantezim South Pasific, bu müzikaldeki Nelly rolünü birkaç ay için oynamak isterdim. Çok uzun zaman olmasın çünkü grubumdan ve müziğimden çok uzak kalmak istemem. Bu müzikal bana çok hitap ediyor, oradaki Nelly ile farklı çağlarda yaşamış farklı kadınlar olduğumuz halde bizleri birleştiren bazı güçlü şeyler var. Nelly her zaman iyimser olmayı başarabilen bir insan. Harika bir adama olan Emil’e aşık oluyor ve onun özel durumuna uymak zorunda oluyor. Bence Nelly de o filmde demin Jim’in bahsettiği aşk ve acı ikilemini derinden yaşamış bir insan. Kim bilir belki o da bizim tramvaya binmiştir. Ama filimde Emil rolünü eşim Jim değil Alfred Malina oynasın isterim. Alfred bizim arkadaşımız, onu geçtiğimiz günlerde Londra’da Damdaki Kemancı müzikalinde izledik, harika bir Teyve idi.


Jim eşinin müzikalinde bir rol alayım mı almayayım mı diye çok düşündü, sonra filmdeki teğmeni oynamaya karar verdi. Benim hatırladığım bu rölü South Pasific’in yeniden çekilmiş filminde Harry Connick Junior oynuyordu. Ama bu arada Jim Tomlinson kendi fantezisini benimle paylaştı. O da büyük bir orkestra ile yeniden düzenlenmiş haliyle Stan Getz’in parçalarını çalmak istiyormuş. Belki bu sefer eşine daha esaslı bir rol verir diye Stacy’e kendisinin bir senaryo yaratmak isteyip istemediğini sordum.

Öykü anlatmayı çok seviyorum ama yazmak ayrı bir şey. Bence “Breakfast On The Morning Tram” son derece güzel bir film senaryosu olabilir. Kazuo Ishiguro çok iyi bir yazar, romanlar ve müziklerin yanı sıra ilginç senaryolar da yazıyor.

Benim için müzik diğer şeylerden önce geliyor. Çocukluğumdan beri müziğin içerisinde oldum. Müzik konusunda birçok kişiden etkilendim, ama hiçbir zaman başkalarına benzemek istemedim ve hep kendim olmaya çalıştım, kendime özgün yolum olsun dedim.

Evet, başkalarının daha önce söylemiş olduğu repertuarları söylüyorum ama onları farklı ve kendime özel üslubumla söylüyorum. Yani rekabet, benim için o müzikleri daha evvel yorumlamış insanlarla rekabet söz konusu değil, çünkü benim içinde yaşadığımız dünyayı algılamam farklı, bu yüzden de ben o müzikleri farklı yorumluyorum, daha iyi ve daha kötü değil.

Tabi ki beni de etkilemiş birçok güzel müzisyen var ve bunlar jazz ile sınırlı değiller.

Birçok değişik sesleri dinliyorum, mesela Maria Callas’a hayranım, onun sesi benim yüreğime derinden dokunur. Aslında her farklı ses hayata açılmış farklı bir penceredir.

Julie Andrews’e de hayranım, onunla büyüdüm. Kim bilir belki ileride bir gün onun Sound of Music veya Mary Poppins’deki rollerinden birini de oynarım. Barbara Streisand, Joni Mitchell, Ella Fitzgerald gibi müziklerini severek dinlediğim bir çok farklı müzisyen var. Ella bana göre gerçekten mükemmel olan sesti, her şeyi kolayca yapardı. Beni jazz’a asıl yaklaştıran da Ella oldu. İlginçtir jazz konusunda Sarah Vaughan ve Billy Holiday’den o derece etkilenmedim. Bu günkü şarkıcılardan Norah Jones, Nelly Wilson  ve Paul Simon’u çok beğeniyorum. Bu isimlerin hepsi jazz müzisyeni değiller ama bir de beni etkileyen vokalist olmayan jazz müzisyenleri var; Oscar Peterseon, Lester Young, Stan Getz, kısacası bir çok şeyden ilham alıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Keren Ann ve Suzanne Vega ile düet olarak söyledim. Benim için büyük bir ilham oldu. Birlikte çalıştığım müzisyen arkadaşlarımdan da çok ilham alıyorum. Bu listenin en başında ise ruh ikizim olarak kabul ettiğim sevgili eşim Jim geliyor.

Biz onunla ilk tanıştığımızda çocuk sayılırdık ve birlikte büyüdük, 16 yıldan beri evliyiz, müzik hayatımız birlikte gelişti, nereye gittiğimizi de bilmiyorduk ama birbirimize kenetlenerek yürüdük.

Kimselere haber vermeden evlendik, ailelerimize söylemedik, bilmelerini istemedik çünkü benden evlenmeden önce gerçekleştirmem gereken bazı beklentileri vardı. Ama evlendikten 2 sene sonra biz evleniyoruz deyince de çok sevindiler.

Hayatın bundan sonra bize neler getireceğini bilemeyiz, kim bilir çocuklarımız da olabilir.

Ben yaradılış olarak iyimser bir insanım, içinde yaşadığımız dünyanın son derece yoğun tempo ile yaşanılan ve kaoslar ile dolu bir yer olduğunu biliyorum ama gene de insanın gerçeklerden kopmadan içinde bir iyimserliği yaşatabileceğine inanıyorum. Yaşamak benim için yüksek bir uçurumun kenarında aşağıya atlamadan durmak ve aşağıyı seyretmek gibi bir şeydir. İnsan yaşadıkça uçurumun kenarında ayağını uzatmadan aşağıya bakabilmeyi öğreniyor. İşte bu benim için iyimserliğin tarifidir. İnsanlar çevrelerindeki ve yaşamadaki tüm kötülüklere rağmen bir şekilde iyimserliği bulabiliyorlar ve bu da benim için son derece heyecan verici bir şey.


Stacey Kent’e göre jazz’ın anlamı çok geniş. Bu konudaki soruma bakın nasıl bir cevap aldım:

Jazz tarihi boyunca bir çok stil ve sese büründü, hala da değişik yönlerde gelişmeye ve değişmeye devam ediyor. Bu kaçınılmaz bir şey ve jazz’ın doğasında var. Ama bazı insanlar jazz kavramı konusunda son derece tutucu olabiliyorlar ve kendi inandıkları jazz anlayışını korumaya alıyorlar. Bence jazz için en önemli şey müziğin çalındığı ruhun kendisidir. Kişisel ifade ve yaratıcılık jazz’da el ele birlikte var olması gereken iki şeydir. Benim kendi müziğimde ise grup olarak yaratıcılık en çok öne çıkan kavram. Biz şarkılarımızla aslında öyküler anlattığımızdan bu amacımıza en uygun olan müzik ortamını yaratmaya çalışıyoruz.


Kapı bir kez daha çalındı, asistanı dışarıda onu bekleyen 3 televizyon ekibini hatırlatınca Hollywood öyküsünün artık sonuna geldiğini anladım. Onunla birlikte bir filmde oynayamayacağım da belli olmuştu, çok sevdiği ve inanılmaz bir sevgiyle sarıldığı eşi Jim’e bile South Pasific’de yer vermediği için “Sabah Tramvayında yapılacak kahvaltıda bana bir kahve çörek olacağı da şüpheliydi. Ona son bir şey söylemek ister misin diye sordum, istiyordu. 

Türk hayranlarıma bana gösterdikleri sabırları için çok teşekkür ederim, beni 6 ay beklediler, sonunda gecikmeyle de olsa buraya geldiğimiz için çok sevindik. Türkiye’den birçok kişiden mektuplar aldım. Sizler çok büyük yürekleri olan derin ruhlu insanlarsınız.  Geçmiş konserlerimden birinde burada “You ve got a Friend”i söylerken tüm dinleyicilerin bu parçayı benimle birlikte söylediklerini gördüm ve çok etkilendim. Biz birçok yerde konser veriyoruz ama dünyada başka hiçbir yerde sizler gibi bu şarkıları tek yürekten söyleyen insanlar olmadı.

Tüm hayranlarıma teşekkürlerimi iletmenizi rica ederim.

Vedalaştık, Hollywood da değildik ama İş Sanat’da benim bir rüyam daha gerçek olmuştu. Yanımda getirdiğim albümün ortasında Jim Ve Stacey’in birlikte çektirdikleri bir resim vardı, o sayfayı imzalamalarını istedim, gülerek yazdılar ve ayrıldık.

Çok güzel bir konser dinledik, bir daha ne zaman yolları buraya düşer bilmiyorum. Geçen sefer 6 ay bekleyeceğim bir konser vardı, şimdi ise imzalı bir albümüm ve 30 dakikaya sığmış güzel anılarım, çektiğim resimler var.

Kim bilir, belki yolu gene buraya düşer, belki Sound of Music’de oynar ve bana da bir rol düşer, hiç biri olmasa da hiç değilse anılarım var.

49-SAYI_01-Jazz Ocak 2008 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler