Güzel İzmir’in Sağlam Jazz’cıları - CazBeş

Yayın tarihi: 26.12.2008
Güzel İzmir’in Sağlam Jazz’cıları: CazBeş

Güzel İzmir’in Sağlam Jazz’cıları: CazBeş

 

CazBeş grubunun saksofoncusu Harun Öncü ile söyleşi

 

Doksan yedi kışıydı. İzmir körfezinde ışıltılı ve serin rüzgarlar esiyordu. İkinci Kordondaki Mavi Bar’da her pazar Öncü Jazz Dörtlüsü adıyla sahne alıyorlardı; tenor saksofon, gitar, kontrbas ve davul. Her pazar sadık seyircileri barı dolduruyordu. Sahnede çok güçlü ve etkiliydiler. “My funny valentine” ile seyircilerden gözyaşı dökenler oluyordu, “Caravan” ile bir rock konserinin enerjisini yüklüyorlardı ortama.

Mavi Bar’daki o coşkulu dönemden sonra, yollarına kesintisiz devam ettiler. Halen CazBeş olarak, her hafta Alsancak’taki Sardunya Bar’da ve Hayalbaz’da sahne alıyorlar. Müzikleri daha derin, bağları daha güçlü. Sadık takipçileri var. Genç Cazcılar, sitelerinde (www.genccazcilar.org), “Performanslarından etkileneceksiniz” diyerek CazBeş’i öneriyor. İzmir’in en köklü jazz grubu olma yolunda ilerleyen Jazz Beş’in saksofoncusu Harun Öncü ile grubun hikayesini, müziğe bakışlarını, anılarını konuştuk.


Harun, CazBeş’i kısaca tanıtır mısın?

Adından anlaşılacağı gibi beş kişiyiz. Davulda Gürkan Baltacılar abimiz var. Gitarda Murat Atalık; kendisi aynı zamanda bir müzik mağazası işletiyor. Bas gitarda Tuğrul Gülenç abimiz; hani nasıl derler, müzisyen olarak Türkiye’nin medar-ı iftiharlarından biridir. Trompette Ali Cenk Gedik; aynı zamanda akademisyendir kendisi. Ben de tenor saksofon çalıyorum. 


Ne zaman çalmaya başladınız? CazBeş’in müzikal gelişimi nasıl oldu?

Murat’la üniversitede tanıştık. İlk provalara Murat’ın çalıştığı müzik mağazasının deposunda, dört kişi başladık; davulda Gürkan abi, kontrbasta Efe Gökakın vardı. Bu 95’lerde oluyor. Deneysel çalışıyorduk. İlk çalışmada “önce cover çalalım, sonra olgunluğa erişince, kendi bestelerimizi oluştururuz, bu da yirmi yıl alır” demiştim. Ki, on üç yıl geçti. O zaman adımız Murat’ın ısrarı ile “Öncü Jazz Dörtlüsü” idi. İlk olarak, 96 yazında Çeşme’de Golden Dream isimli küçük bir barda sahne aldık.

O dönemler Gürkan abi, Miles Davis dinlerdi. Ben Stan Getz, Paul Desmond, Gerry Mulligan dinlerdim. En çok Stan Getz’den etkilenmiştim. Gürkan abi Miles’ı çok iyi analiz etti. Be - bop’a çok girmeden, 60’lı -70’li yılların avant-garde tarzına yoğunlaştı ve John Coltrane’e kaydı. İlk sesimiz, temel sesimiz, Stan Getz - Coltrane etkisiyle oluştu diyebilirim.

1995-2000 arası, “Öncü Jazz Dörtlüsü” olarak devam ettik. 99’da Efe ayrıldı ve kontrbasın yerini uzun süre dolduramadık. Yine 99’da gruba trompette Cenk katıldı. O da Miles hayranı olduğu için avant - garde gidişi hızlandırdı. Ben de o dönemde Sonny Rollins’e yoğunlaşmıştım. 2000 yılında büyük bir değişiklik oldu ve gruba basta Tuğrul abi katıldı. Tuğrul abi, Avusturya Jazz Akademisi mezunudur. Aslen gitaristtir ama, Türkiye’de onun gibi çalacak basçı az bulunur. Tuğrul abinin  akademik birikimi ve sahne ustalığı müziğimizin şeklini çok değiştirdi.Avant-garde ve free jazz çalarken bir dağılma tehlikesi vardır; ne söyleyeceğini bilmezsen, çabuk dağılabilirsin.Tuğrul abi bize kalıp anlayışını getirdi ve sahnede daha sağlam oturduk.

2000’den sonra adımız “CazBeş” oldu. Grubun ilişkileri sağlamlaştı. Sahnede birbirimizi görmeden hisseder hale geldik. Ve bu dönemden sonra sürekli sahne aldık. 2003-2005 arası iş dolayısıyla kopmak zorunda kaldım ama ekip dörtlü olarak devam etti. Son iki yıldır Cenk biraz ara verdi ve ben ağırlıklı olarak rol aldım. Grup yedi yıldır aralıksız çalıyor Sardunya’da. Bu işin ilacı sahne. Şu an Coltrane’e odaklıyım ve ağırlıklı olarak avant - garde gidiyoruz. Deneysellikten biraz uzaklaştık diyebilirim.

 

Repertuarınızda neler var?

Repertuarımızda özellikle 60'ların standart jazz parçaları ağırlıkta;  Miles, Coltrane, Dizzy ve birkaç be-bop var. Doğal olarak, blues işin olmazsa olmazı diye düşünüyoruz. Bunun yanı sıra, hem başlangıçta, hem de bugün yurdumuzun ezgileri anlayışımıza etkili olmuştur. Bu etki yeri geldiğinde kendisini serbest diye tabir edeceğimiz bir forma da yaklaştırıyor.


Müziğinizi nasıl tanımlarsın? Hip-hop, world music, elektronica gibi güncel tarzlarla aranız nasıl?

Elektronikle çok ilişkimiz yok…  World music tarzıyla bazı etkileşimlerimiz var, dünya küçüldü, ama daha müziğimizi anlamlı düzeyde değiştirecek bir etkisi yok. 

Şahsen ben bu konuda biraz muhafazakarım. Jazz konuşuyorsak, bence blues’u bitirmeden – ki, belki de mümkün değil bu - yeni konulara kaymanın sırasının gelmediğini düşünüyorum.

Müziğimizi tanımlamaya gelince… Öncelikle jazzın genel tanımıyla ilgili bir husus var. Hangi müzik jazz’dır, hangi müzik değildir, bunu ayırmak artık çok zor. Jazz’ın tanımı zaten karışıktı, artık daha da karışıyor. Jan Garbarek, Buena Vista Social Club, Dolapdere Big Gang jazz motifi taşıyan farklı örnekler mesela… İlhan Erşahin, Asia Minor, Hüsnü Şenlendirici’nin çalışmaları da jazz’ın farklılaştığı eserler.

Bir de köken meselesi var. En çok kavram ve ifade karmaşasını burada yaşıyoruz. Bizim bir Anadolu kültürümüz var. Yurttan Sesler korosuyla büyümüş insanlarız. Bu anlamda içimizde, öz birikimimizle gelişen duyguları, fikirleri, jazz müziğinin standartları içinde ifade etme zorunluluğu doğuyor. Peki o zaman, batı kalıplarıyla çalıp, kendi öz ifadelerimizi oluşturmayı nasıl başaracağız? İşte bu, son yedi yıldır grupta cevabını aradığımız, bizim için önemli bir soru. Bu konuda çok şey denendi. Standart kompozisyonlar yapıldı. Özdemir Erdoğan’ın 70’lerin başındaki jazz denemeleri bence bunun ilk örneğidir. Hatta ben Take Five’ı ilk o kasetten dinledim. Hep de kanun parçası sandım yıllarca…


Murat Atalık


Peki bu köken ve jazz ikilemini nasıl çözümlemeyi düşünüyorsunuz?

Son on yılda biriktirdik biz… Hayatı biriktirdik… Şimdi ilk provada konuştuğumuz gibi, kendi bestelerimizi oluşturma dönemine geldik. Bestelerimiz oluştuğunda, bu ikilemin de kendimizce cevabını vereceğiz ve müziğimizin tanımını keşfedeceğiz diye düşünüyorum…

Senin sahneden önce, uzun bir sokak müzisyenliği geçmişin var. Bu deneyimini anlatır mısın biraz… Müziğini nasıl etkiledi sokak…

Sokakta çalmaya Bodrum’da başladım; 89-90 gibi, Bodrum daki barlar sokağında bir ay kadar klarnet çaldım. Bulutsuzluk, Yeni Türkü çalardım.

O cesaretle 92-93’te İzmir sokaklarında çalmaya başladım. O zaman Alsancak’ta sadece akordiyoncu bir amca vardı. Öğrencilik ve parasızlık önemli sebeplerdi tabii. Ama asıl önemli olan, saksofon çalacak yer yoktu. Öğrenci evinde olmuyordu. O zamanlar alto saksofonla jazz standartları çalmaya başlamıştım. All of me, Love story, Take Five gibi parçalar çalardım. Alsancak bulvarlarında dört yıla yakın çaldım. 94-95 döneminde, iki ay kadar Beyoğlu’nda çaldım. Saksofon tonum sokakta doğdu ve sokakta oturdu diyebilirim.

Sokakta çok değişik insanlarla, renkli diyaloglar yaşayabiliyorsunuz. Bir keresinde  İzmir’de, Ankara Kent Orkestrası şefi geldi… Tanımadım tabii… Geldi, dinledi, dinledi… ”Tonun güzel ama, jazz kalıplarını çalışman lazım…” dedi. Sokakta olmanın rahatlığıyla önce burun kıvırdım, sonra kendini tanıtınca çok utandım. Cem Karaca’yla karşılaşmıştık. “Bravo, bravo… Devam, devam...” demişti. Bu olaylar  cesaret veriyor tabii.

Sokakta çalmamın asıl büyük katkısı, Oğuz Büyükberber’le tanışmam oldu. “Biz Gramofon’da çalıyoruz, gelsene”, dedi. Atladık gittik. Oğuz, Önder Focan’la çalıyordu. Gramofon o zaman tek yer. Kimseyi de tanımıyorum İstanbul’da. Beni de sahneye çağırdılar. Bir blues çalıyorlardı ama neydi hatırlamıyorum. İki chorus emprovize bıraktılar, elim ayağıma dolandı tabii… Bildiğim her şeyi birbirine karıştırdım. ”Bird” filminde davulcu, Charlie Parker’ı susturmak için zili çıkarıp yere atar. O kadar kötü çalıyordum ki, şarkının ortasında kesmek zorunda hissettiler. O zaman biraz kırılmıştım ama, insan kendini ortaya attığında bu tür sürprizlere de hazır olmak durumunda, insanlar cesaretli diye kötüyü pohpohlamamak lazım…

Sokak müziği kültürü, bizde pek kabul görmedi. Sadaka istemek ve sokak müzisyenliği arasında ince bir çizgi var. Biz bunu çabuk tükettik. Sadece müzikle dikkat çekemiyorsun, yanına bir şey lazım, acındırmak gibi. Avrupa’da sokak müzisyenleri konservatuar mezunudur, izinle çalarlar. Bizde sadece zabıtanın kuralı geçer.

Sokak müziği ille de olması da gereken bir kültür mü, bilmiyorum… Ama ben sokakta çok şey öğrendim. Kalabalığa çalmayı öğrendim. Cesaretim arttı. İstanbul’da bilerek dinleyen daha çok tabii… “Bir haftadır aynı şeyi çalıyorsun, değiştir artık” diye fırça yediğim olmuştur. İstanbul hep değişiklik, yenilik ister.


Daktilodan internete geçişi yaşamış bir müzisyensin.  İnternet, müzisyenliği nasıl etkiliyor sence?

Özellikle bizi dinlemeye gelen üniversitelilerin yaşamında internetin etkili olduğunu gözlüyorum. Bu kesimin on sene önceki profili çok farklıydı. On sene öncekiler Coltrane’i bilmezdi, şimdikiler Coltrane’i bitirip geliyor. Bu internetin yarattığı bir kolaylık. Bu da grubu daha iyi olmaya itiyor. Neticede otel jazz’ı dinlemeye gelmiyorlar.

Genç müzisyenlere baktığımda, müziği özümseme olayını, yoğrulma olayını pek göremiyorum. Jazz’da söz gümüşse, sukut altındır bence… Yani çok cümle üfürmek değildir önemli olan, kendi sesinden, öz cümleler söyleyebilmektir. Bu da ancak enstrümanınla çok çalışmakla olur. Youtube’da gördüğümüz o süper çalan insanlar, herhalde günde 14-15 saat bilgisayarıyla değil, enstrümanıyla uğraşan insanlardır.

Jazz, enstrümanına aşık olan adamın işidir ve onu elde edememenin sıkıntısıdır. Tam enstrümanı elde ettim derken, daha senden çok uzakta olduğunu görürsün. Gençlerin unutmaması gereken, ustalaşmak için, enstrümanla çok, çok çalışmak gerektiği… Her üfürülen de sanat olmaz…


Caz Beş olarak, İzmir’de jazz müziğinin son yıllardaki seyrine de tanık oldunuz. Nasıl bir dönemdi? Şimdi İzmir’de jazz faaliyetleri nasıl?

On yıl önce, İzmir'de jazz çalacak mekan bulmakta zorlanıyorduk. Açıkçası şu anda da çeşitlilikten söz etmek pek mümkün değil. Canlı performans gruplarının ve devamlı jazz çaldıran mekan sayısı hala bir elin parmaklarını geçmez. Yani çaldığımız Sardunya, yedi yıldır haftada bir gece ile rekora koşuyor sayemizde. Ancak bu kısıtlı ortama rağmen, özellikle dinleyicilerin birikiminde internet sayesinde, az önce söylediğim gibi, çok ciddi bir yükselme göze çarpıyor. Bu da tüm müzisyenlerin olduğu gibi bizlerin de kendimizi geliştirmemizde itici bir etken oluyor.

İzmir’deki  jazz faaliyetleri dersen… Bildiğin gibi her yıl Avrupa Jazz günleri yapılıyor. Uluslararası İzmir Jazz Festivali’nin bu yıl dördüncüsü yapıldı. Bunlar güzel gelişmeler. Arada özel organizasyonlarla Tuna Ötenel, Sibel Köse, Önder Focan gibi sanatçılarımız geliyor. Devamlı bir jazz radyosu maalesef yok. TRT-3’deki jazz programları  dışında takip edebileceğimiz program yok.


Sonuç olarak, İzmir’de jazz alanında güzel adımlar atılıyor, ama daha alınması gereken çok yol var…

Teşekkürler Harun, ileride albümlerinizi dinlemek, Caz Beş’i İstanbul konser salonlarında izlemek dileğiyle…

Caz Beş, her Pazartesi Sardunya’da ve her Salı Hayalbaz’da sahne almaya devam ediyor. Grubun “Nardis”, “Birk’s Works”, “Blue Bossa” yorumlarının sahne kayıtlarını Youtube’da izleyebilirsiniz. İzmirli veya İzmir’e yolu düşen jazz severleri CazBeş’i sahnede izlemeye davet ediyoruz.

50-SAYI_02-Jazz Nisan 2008 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler