Enrico Rava; Trompetin renk ustası…

Yayın tarihi: 16.01.2009
Enrico Rava; Trompetin renk ustası…

Enrico Rava; Trompetin renk ustası…

Müzik hayatı yarım yüzyıla yaslanan İtalyan trompetçi Enrico Rava için neler söylenmemiştir; O en başta bir renk ustasıdır. Dolgun,  doyurucu ve sofistike bir besteci kabul edilir. Hiçbir trompetçide rastlanmayan, ilginç bir sound’lar bütünüyle dikkat çeker. Öncelikli olarak, Avrupalı müzisyen kimliğini sound’unun kopmaz parçası kılmıştır. Özellikle de ülkesi İtalya’nın şarkı formlarının, bestelerinde yoğun izdüşümüne rastlanır. İlk ve son dönemlerinde ECM firmasıyla çalıştığından, bu firma sound’unun yarattığı mistik atmosfer Rava müziğinde sıkça hissedilir. Öte yandan, o, jazz müzisyeni kimliğini, tekniğini kök itibarıyla New York jazz ortamı içinde, 1960’ların ikinci yarısıyla geliştirir. Dolayısıyla da avangart jazz’ın farklı imgeleri, yarattığı jazz estetiği ve doğaçlama yetisi bu jazz’da yerini ve anlamını bulur. Rava bu jazz eğilimleriyle de kalmaz: Latin jazz’ı, özellikle de Brezilya’da şekillenen jazz, onun sound’unun bir başka dayanağıdır. Dolayısıyla, çoğu kompozisyonunda bu üç seçenek kaynağın açık veya kapalı esinlerine sıkça rastlanır. Bazı kompozisyonlarında söz konusu müziklerin tam bir kaynaşımını yakalamak mümkündür.

O, Avrupa jazz’ı trompetçileri arasında; Kenny Wheeler, Tomasz Stanko ve Paolo Fresu ile birlikte ilk anılan trompetçilerindendir. Bazı kritikçiler için Rava en büyüğüdür. Ama onu, diğer ustalarla mukayese etmenin doğru olmadığına inananlardanız. Müzisyenlerin her birinin ayrı ton ve müzik renkleri olduğu açıktır. Rava’yı İskandinav jazz’ına yer yer yakınlaştıran çoğu kez ECM sound’u eğilimi olur. Ama o, daha çok İtalyan folklorunun ve ABD avangart jazz’ını apayrı cümlelerle buluşturan bir jazz estetiğinin izini sürer. Üslubu, bu kaynaşımlar içinde gezinip durur. Melodiye olan düşkünlüğünden, ilk gününden beri vazgeçmez.

Bu özellikler, onun apayrı jazz eğilimlerini temsil eden ustalarla çalmasını sağlamıştır. Jazz’ın her kulvarı içinde kusursuz gezinebilen nadir müzisyenlerdendir. Rava, birçok İtalyan müzisyenin jazz dünyasında tanınmasını sağlar. Grupları neredeyse bir okul niteliğindedir. Örneğin, piyanist Stefano Bollani bu müzisyenlerden biridir. Rava, son stüdyo albümü “The Third Man”ı de bir duo çalışma olarak Bollani’yle çıkarır. Geçen uzun yıllara rağmen, Rava’nın stili hep genç ve taze olarak kalmıştır. Bunda, trompetini çalışındaki coşkunun, kabına sığmazlığın büyük etkisi olmuştur. Melodik cümleleri stiline bu kadar temiz biçimde yediren Rava’nın, ayrıca orkestral müzikler, operayla da ilginç bir akrabalığı vardır. İtalyan kimliğinin, müzikal köklerinin kaçınılmaz sonucudur bu. Bir jazz müzisyeninin kendi ülkesinin, coğrafyasının kültürel- müzikal kaynaklarını jazz’ıyla nasıl buluşturacağı, kaynaştıracağı sorusuna, Rava en düzeyli yanıt veren nadir müzisyenlerdendir. Stilinde hissedilen coşkunun kendi iklimiyle de yakın bağı olduğu kaçınılmazdır. Bir yazar onun “ateşli ve lirik” bir trompetçi olduğunu vurgulamıştı. Bu özellikler, içinde yetiştiği kültür, iklim ve coğrafyanın kaçınılmaz sonucu olsa gerektir. Buna, avangart jazz’ın soyutlamacılığını da katınca, ortaya benzersiz bir bileşen çıkması hiç de yadırganmaz. Orkestral çalışmaları için de Avrupalı kimliğinin payı çoktur. 1960’lar jazz’ının avangart ve hatta minimalist yanından Latin jazz’ının melodi ve ritim zenginliğine ulaşan bir duygu katmanının, kendi coğrafyasının müzikal kaynakları, şarkı formlarıyla buluştuğunda ortaya nasıl bir model çıkabileceğinin sonuçlarını sıkça Rava albümlerinde bulmak mümkündür. Bunun için tabii ki yüksek bir kapasite, duygu birikimi gerekir ki, bu Rava’nın müzisyen kimliğinin ta kendisidir.

Rava’ya, trompet ve jazz’da onun esin perilerinin kimler olduğu sorulduğunda, geleneksel ve modern jazz’ın birçok ustası anılabilir. Ama, bunlar arasında Miles Davis, Chet Baker ve Joan Gilberto’nun özel payları olduğu söylenebilir. Özellikle bunlardan ilk ikisi, yalnız jazz vizyonu değil, trompet stilini de besleyen iki ustadır. Rava, jazz’a, çok genç yaşta trombon çalarak başlamıştır. Ancak, Miles Davis müziği ve stiliyle tanıştıktan sonra, hemen trompete geçecek ve bu enstrümanın süreç içinde büyük ustaları arasında anılacaktır. Chet Baker’da süreç içinde Rava’nın özellikle stilini oluşturmasında en önemli trompetçidir. Onun Avrupalı kimliğinin dünya jazz’ı içinde bir yere, konuma oturmasında Baker’ın katkısı çoktur. Gilberto ise, gitarist kimliğiyle jazz’da melodinin bir başka gözle nasıl görülebileceğinin büyüsünü Rava’ya taşımıştı. Rava’nın Latino yanını pekiştirmişti sanki. Duke Ellington’da John Coltrane’e, Thelenious Monk’tan Charlie Parker’a büyük jazz ustalarının da devamlı Rava sound’unda izlerine rastlandı. Ama, özellikle 1970’lerin ortalarından sonra, Rava, bu esinlenişlerden de hiç korkmadan, kendinin olan bir stil ve sound temellendirecekti.

Bu müzikal birikimde, Rava’nın entelektüel nosyonunun da payı çoktur. Sinema, edebiyat ve görsel sanatlar gibi modern dünyanın tüm entelektüel arayışları, Rava’nın birikimini şekillendirir. Az da olsa yazdığı film müzikleri olduğu gibi, görsel sanat ustalarıyla da ilginç çalışmalar yapmıştır. Örneğin 1980’de görsel sanatların büyük ustalarından Michelangelo Pistoetto ve besteci ünlü Morton Feldman’la ilginç, avangart bir ortak çalışması gerçekleşmiştir. Lirizmden minimalizme birçok sanat tavrının içinde dolaşan coşku ve tutkudan hiç vazgeçmeyen, stilist olmasa da stil arayışlarını hiç noktalamayan bir müzisyendir. Sinema müziğinin diline olan yakınlığı çoğu kompozisyonunda dikkat çeker. Avrupa’nın birçok sanat dalıyla müziği arasında devamlı köprüler kurar. İşte bu ve benzeri birçok birikim, Rava’yı günümüz jazz dünyasının ayırıcı isimlerinden biri yapar.

Bir Trompetçinin Doğuşu

Rava’nın piyanist bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelmesi, müzikle olan yakın bağı çok genç yaşlarda kurmasının birincil nedeni olsa gerektir. İlk gençliğinde jazz’a adım attığında tutkulu bir tromboncudur. Geleneksel jazz gruplarında yaptığı icralar yoluyla jazz’a olan tutkusu biçimlenmeye başlar. Ama az önce de değindiğimiz gibi, Miles Davis’i tanıyıp onun stillerine bağlanışı oranında trompet artık onun ana enstrümanıdır. 1960’ların hemen başında profesyonel hayatın için olsa da, bir free-jazz/ avangart jazz tutkunu olarak bu müziğin menşei New York’a 1960’lı yılların hemen başında gider. Orada çalarken, Carmine Caruso’dan da trompet dersleri almayı sürdürür. Burada, jazz dünyasına ilk önemli adım atışı 1964 yılında Gato Barbieri Beşlisi’nin üyesi olarak gerçekleşir. Latin- jazz’la olan tanışması da bu projenin içinde şekillenmiş olsa gerektir. Bu grupla 1965’de İtalya’da verilen konser, onun ilk ticari başarısı anlamına da gelmektedir.            

Dönem, Latin-jazz’ın yalnız ABD’yi değil, tüm dünyayı kuşattığı zaman dilimidir. Rava, Barbieri grubu deneyimiyle bu jazz’a fazlasıyla eğilirken, New York’un avangart jazz eğilimlerine daha da çok sempatiyle bakar. Trompetçinin 1960’ların ikinci yarısıyla başlayan deneyimleri, onu New York jazz’ının kalburüstü grup ve projelerinin üyesi yapacaktır. Avrupa, ABD ve Latin Amerika, özellikle de Arjantin üçgeni içinde ünlü gruplarla turnelere yönelmiştir. Bu üç coğrafya, daha sonra onun jazz’ının da kaynak coğrafyalarıdır.

New York’da çaldığı grup ve müzisyenler saymakla bitmez. Ama bunlar arasında özellikle Steve Lacy’nin grubundaki deneyim özel bir önem taşır. 1965-67 yılları arasında değindiğimiz tüm coğrafyalarda çalan Latin –jazz’a da eğilimli bir gruptur bu. Ama, o dönemin avangart jazz deneyimlerini de dışlamayan bir projedir. Lacy’nin bu dönemki klasik albümü “The Forest And The Zoo”da Rava trompeti çalmaktadır. Yine 1960’ların sonlarını 1970’lere bağlayan süreçte iki ismin daha adını anmak gerek. Bunlar Carla Bley ve Roswell Rudd’dur. Carla Bley’in avangart jazz’a yeni, orkestral açılımlar taşıyan Jazz Composers’ Orchestra Assosiation’ın üyesidir Rava. Jazz tarihinin son derece enteresan, deneysel ve avangart açılımlar taşıyan bu ünlü grubun, Rava’nın kendi müziğini biçimlendirmesinde katkısı çoktur. Rava’nın belki en önemli bir başka deneyimi ise, orkestrayla aynı zaman diliminde, ama çok daha yoğun bir biçimde yaşadığı Roswell Rudd’un grubudur. 1969-72 arası bu grubun üyesidir Rava. Zaten Rava, 1969- 76 yılları arasında hep New York’ta yaşar. Avrupa’yla bağı yalnız turneler yoluyla gerçekleşir.

Rava, kendi adına ilk grubunu da bu süreç içinde, 1969’da kurar. Örneğin, jazz’ın bugün efsane gitaristlerinden kabul edilen John Abercrombie, New York jazz dünyasında adını Rava’nın grup üyesiyken tanıtır. Bu genç grup New York kulüplerinde ilgi odağı olur. New York deneyimi içinde Rava’nın, free avangart jazz ortamında birlikte çaldığı diğer müzisyenler içinde Marion Brown, Rashied Ali, Charlie Haden, Marvin Peterson ve Cecil Taylor adlarını özellikle anabiliriz. 1969’da New York’a uzun süre temelli yerleşmeden önce; İtalyan Franco D’Andrea ve büyük usta Lee Konitz’le de çalar.

Bugün, kendi adına veya gruplarıyla otuza yakın albümü bulunan Rava’nın ilk çalışması 1972’de “Il Giro Del Giorno In 80 Mondi” adıyla Black Saint firmasından çıkar. İkinci çalışmasıysa, bir yıl sonra “Ovotation Marks” adıyla Japs Records’dan. Avangart ve Latin jazz’ın esin perileri içinde gezinen, kendine has bir jazz’ı henüz tam anlamıyla temellendirememiş, ama müzisyenlik ve grup duygusunda müziğini çok iyi yansıtan bir Rava’dır ortaya çıkan. Tekniğinde kusursuzlaşmıştır. Ama, ustalarından vazgeçilmez etkiler dikkat çeker. 1975’te ECM ‘den çıkan üçüncü albümü “The Pilgrim And The Stars”la Rava kendinin olan bir jazz’a adım atmaktadır. Bu on yıl, üretimi inanılmaz bir tempoda yükselir. Bu çalışmanın ardından 1981’e kadar dört ECM albümü daha yayınlar. Rava, bu deneyimlerde tüm müzikal birikimini farklı açılımlarla kendi sound’una yedirme sürecindedir. Onun müziğinin, başta değindiğimiz tüm özellikleri bu albümlerde yeşerir.  Bu süreçte ECM ve Manfred Eicher prodüksiyonunun ilginç katkıları vardır. İtalyan, Avrupalı ve ABDli müzisyenlerle farklı projelerde yer alır.  Zaten, bu çeşitlilik o yıllardan bugüne devam eder. Çoğu Avrupalı müzisyenlerden oluşan grubunu ilk 1975 yılında kurar. Bu isimler, eski yol arkadaşı gitarist John Abercrombie, basçı Palle Danielsson ve davulcu John Cristensen’dir. Bu ekipte yalnız Abercrombie Amerikalıdır. Ama ilk gününden beri o da diğer grup üyeleri gibi ECM sanatçılarındandır. 1977- 1978 ve ardından gelen yıllarda ağırlıklı İtalyan müzisyenlerden oluşan gruplarla konser ve albümlerini gerçekleştirir. Rava’nın ilk dönem ECM albümleri arasında 1978’de çıkan “Enrico Rava Quartet” albümünü özellikle anmak gerek. Bu albümde grubuna Roswell Rudd’ta konuk olmuştur. New York, İtalyan ve Bounes Aires’teki melodi ve ritimler ortaya apayrı bir jazz vizyonunu beraberinde getirir. Müzikal keşiflerle doludur projeler. Yer yer Davis ve Baker’ın esintilerine Rava’nın stilinde rastlanır. Aslında, doğruyu söylemek gerekirse, son albümüne kadar bu esintiden tam anlamıyla kopmaz.

Rava, 1980’li yıllarda iki yeni firmayla çalıştı. Yine benzeri ve farklı sound’larda gezindi. 1981’de ECM’den çıkan “Opening Night”ı saymazsak, sanatçı bu on yıl içinde altı albüm daha yayımladı. Üretimine yine es vermediği bir dönemdi bu. Sound’undaki çeşitlilik kendine has bir rafineleşmeyi beraberinde getirmişti. Bütün albümleri aynı lezzetle dinlemek aslında zordur. Bizce, müzik vizyonunda farklı bir zenginleşme dikkat çeker. Kendine özgü kaynaşım pekişirken, projelerinde devamlı farklılıklar, açılımlarla karşılaşılır. 1984’te çıkan “Rava String Band” bunlardan biridir. Grubun gitar ve basında iki İtalyan müzisyen yer alır.  Davulda, Rava’nın yanında uzun yıllar çalan İngiliz Tony Oxley, Avrupa jazz’ının enteresan davulcularından biri olarak projede yer alır. Perküsyondaysa Latin- jazz’ın dev ismi Nana Vasconcelos bulunur. Albümün adından anlaşıldığı gibi ekipte yaylılar dörtlüsü yer alır. Soul Note firmasından çıkar bu albüm. Rafinelikten çok coşkuyu, içliliği içinde barındırır. Müzisyenin tutkulu ve virtüöz yanı biraz daha su yüzüne çıkar. Çok enteresan, önceki albümlerinde pek rastlanmayan bir sound’lar bütünü şekillenmeye başlamıştır. 1986’da yine aynı firmadan çıkan “Secrets”de, ECM sound’unun dolayımlı izlerine rastlanır. Bu albümdeki en önemli nokta, gruptaki ünlü John Taylor’un Rava sound’una getirdiği müzikal renkliliklerdir. Rava’nın Avrupalı yüzü ve İtalyan kimliği de yer yer belirir. 1989 albümü “Enrico Rava Quintet” için de benzeri değerlendirmeleri yapmak mümkündür. Tek fark, bu albümde yoğun bir izlenimciliğin etkilerine rastlanılmasıdır. Yine 1986 yılında, Rava’nın son derece orijinal bir ECM albümü daha çıkar. Ancak bu, bir duo çalışmasıdır. Rava, bandoneon devi, Latin jazz’ın büyük ustası Dino Saluzzi’yle “Volver” adlı ilginç bir çalışmaya yönelmiştir.

Yıllar geçtikçe Rava’nın üretimi ve albüm sayıları çoğalır. Bu durum 1990’lı yıllarda tamamen belirginleşir. Önceki on yılı kapsayan turneler yoluyla, sanatçı yoğun üretim ve performans süreci yaşamaktadır. Üretim, bu tempoda tabii ki risklerle doludur. Ama, buna rağmen, özellikle 1993’ten sonraki yedi yıla on albüm sığdırmayı başarır. Bu yapıtlarda inanılmaz bir çeşitlilik dikkat çeker. Jazz tüm sound2larının kaynağıdır. Ama, bazen, jazz’ın da dışına çıkan klasik ve folklorik yanı ağır basan projeler üretir. Yer yer dinleyenini şaşırtır. Bu çeşitlilikte Avrupalı ve İtalyan kimliği daha ön plana çıkar. Müzik vizyonundaki zenginlik, çeşitliliğin sayısız ipuçlarıyla karşılaşılır. Öte yandan, modern zamanın elektrikli sound’unu dışlamayan, çağın ruhunu, algısını, hatta “gürültüsünü” bile kavrayabilen sound çeşitliliği içinde gezinip durur. Örneğin dünya jazz’ının bir başka ünlü müzisyeni olan İtalyan piyanist Enrico Pieranunzi ile 1993’te “Nausicaa” adlı bir albüm çıkarır. Rava’nın opera müziğine olan yoğun ilgisi yine aynı yıl bir albüm olarak yayımlanacaktır. “Rava L‘Opera’” adlı bu albüm şaşırtıcı bir ilgi görür. Çokça da İtalya’da. 1994 yılı ise sanatçının jazz vizyonunu yenilediği, farklı açılımlara taşıdığı bir zaman dilimidir. Bu on yıl çok farklı firmalarda çalışır. “For Bix And Pops” bu yıl çıkan ilk albümdür. Philology firmasından çıkan bu çalışmada, sanatçı modern jazz’ın apayrı açılımları içinde gezinir. Albümde, keyboard ustası Franco D’Andreai ile kendisi kadar üne sahip İtalyan trompetçi Paolo Fresu yer alır. Rava, bu albümde değişik bir deneyim yaşarken, keyboard’un tılsımıyla Rava’nın tınıları başkalaşır, hatta değişir. Aynı yıl daha da ilginç olan, Rava’nın bu dönem kurduğu “Electric Five” grubuyla aynı adda bir albüm çıkarmasıdır. Şarkıdan operaya, oradan elektrikli jazz’a; bitmez tükenmez arayışlarının o ana kadar ki son cümlesidir bu. Yaptığı bir jazz-fusion değildir. Müzisyen, daha çok, elektrik yoluyla çoğalan ses ve tınılarla farklı bir “jazz estetiği” arayışı peşindedir. Hiç de yabana atılacak bir çalışma değildir bu. Ama, dünya elektrikli jazz’ıyla mukayese edildiğinde bu “gürültü estetiğini” jazz’da ondan çok daha iyi kuranların olduğunu söylememiz lazım.

1990’larda Rava’nın proje, albüm ve konser kayıtları içinde üç albümü daha anımsatmakta yarar var. Bunlardan biri olan “Italian Ballads” da kendi kültür ve coğrafyasına yeniden geri dönen bir Rava’yla karşılaşılır. Bazı bilinen ballad’lara yepyeni renk ve motifler kazandırmıştır Rava. Apayrı bir lirizm içinde gezinip durmaktadır. Rava’nın 1997’de bir de “Carmen” albümü çıkar. Ama bizce en çarpıcı yapıt “Shades Of Chet”tir. Onu trompet evreninde en çok etkileyen Chet Baker’a bir tür saygı albümüdür bu. Yine trompetçi dostu Paolo Fresu ile üretir bu albümü. 2000’lerde daha ön plana çıkacak birçok yeni İtalyan müzisyen bu dönem jazz vizyonlarını geliştirme, pekiştirme sürecindedir. Albümde Baker anılırken, iki trompetçi de, kendi stilleriyle Baker’ın trompet dilinden nasıl ayrıldıklarını kanıtlarlar. Ama, yine de, küçük bir Baker esinini farklı cümlelerde bulmak mümkün olmaktadır. Bu albüm aynı zamanda Rava’nın Bix Beiderbecke ve Louis Armstrong’a duyduğu şükranın da bir ifadesidir. “Shadows Of- Chat” müzisyenin kendi gözüyle jazz’ın geçmişinde bir modern yolculuk anlamına gelmektedir.

Her büyük jazz’cı gibi Rava’da 1980’lerden 2000’e birbirinden önemli müzisyenin albüm ve turnelerinde yer almayı sürdürür. Bu isimleri saymak yazının sınırlarını aşar. Ama Cecil Taylor, Pat Metheny, Michel Petruccianni, Joe Henderson, Richard Galliano, Gil Evans ve Miroslav Vitous gibi birkaç devi anmadan edemedik. Rava’nın sound arayışı, tür zenginliğinde bu müzikal akrabalıkların da payı çok olmaktadır. Müzisyenler yaşlandıkça on yılları devirdikçe albümler arasındaki bir mesafeye sıkça rastlanır. Ama, Rava’da durum hala tam tersidir. Sanatçı, 2000’li yıllardan bugüne albüm üretimini daha da arttırır. Onun gruplarından kendi solo albümleriyle müzisyenler çıkar. Turnelerden vazgeçmez. O denli de kompozisyonları sofistikeleşir. Çok ilginçtir, konser kayıtları dahil, 2000’den bu yana, sanatçının toplam onaltı albümü çıktığını tespit ettik. Bunların tümünü dinlemesek de, şaşırtıcı jazz tablolarıyla karşılaştık. Bu albümler arasında, WEA için 2002’de yapılan bir  “Between Fellini” adlı bir albüm bile çıkmıştır. Örneğin, 2004’de “Montreal Diary/ A ve B albümlerinin ilkinde tamamen Miles Davis için hazırlanmış ve çalınan bir albümdür bu. İkinci “Montreal Diary”de ise Rava’nın gruplarında yetişen Stefano Bollani’de çalmaktadır. Bu süreçte, üstünde durulmaya değer “Renaissance” ve “Chanson” albümleri anılabilir. Yeni İtalyan firma Cam Jazz’dan 2003 yılında çıkan “Full Of Life”sa Rava’nın soundundaki ayırıcılığı göstermek açısından çarpıcı örneklerdendir.

Ancak, üstünde biraz ayrıntılı durulması gereken ECM’den çıkan dört albümdür. Rava, Manfred Eicher’la tekrar anlaştıktan sonra, bu firmadan çıkan her albüm son yıllarda Rava’yı yalnız İtalya ve Avrupa değil, dünya gündemine taşımıştır. Müzisyeninin kendi bestelerinin ağırlıkta olduğu, tam anlamıyla bir usta dönemi yapıtlarıdır. Kendine has bir klasisizmin de etrafında gezinen duru, tamamen kendinin olan ve azıcık da ECM ruhunu bestelerine yediren bir Rava gündemdedir. Bunlardan ilki 2004 yılında çıkan “Easy Living” albümüdür. Bu albüm için, hem Rava müziği, hem de jazz dünyasının bir yazarca son yıllardaki en iyi albümüdür. Rava’ya bu albüm dolayısıyla çok sayıda ödüller verilir. Yer yer andığımız son on yılın Rava projelerinin piyanisti Stefano Bollani’nin bu albümdeki büyülü katkısını es geçmek olası değildir. Rava, onun için, “piyanonun gerçek bir şairi”  demesinin uzantısı olarak son stüdyo albümünü de onunla gerçekleştirecektir. Jazz geleneğinin izlerine rastlanan, kendine has bir lirizmi içinde barındıran kompozisyonlardır ön plana çıkan. Rava, soloist ve aranjör kimliğinin yanında, albüme garip bir sevecenlik duygusu da katmıştır. Sevinç, coşku ve hüznün iç içe girdiği bir müzikal bütündür. “Easy Living”de derinlerde gezinen bir Akdeniz lirizminin de kuşatıcılığı dikkat çeker. Ama, çokça, geleneksel jazz’a, güncel yeni bir açılım kazandırmıştır.

Yine ECM’den çıkan “Tati” albümü tam bir ustalık işidir. Rava’nın sanat vizyonundaki zenginliğini işaretler. Albümün adı ünlü sinema adamı Jacques Tati”den gelmektedir. Albüm bir trio proje olarak yapılır. Rava’nın övgüler dağıtmaktan vazgeçmediği, 1990’lı yıllardan beri beraber çaldığı Stefano Bolloni ile jazz tarihinin devlerinden davulcu Paul Motian da trionun diğer üyesidir. Bu albümde Rava’nın trompet tonunda bile bir başkalaşım dikkat çeker. Bir çeşit “coll” jazz’dır yapılan. Albümde standartlar olduğu gibi, yeni Rava kompozisyonları da vardır. Tutkunun ayırıcı yanı, beste ve yorumlarına yedirilmektedir. Yüksek bir swing’de gezinen parçalara bile rastlanır albümde. Tüm müzikal bileşenlere rağmen, Rava’nın free- jazz’a duyduğu tutkulu ilgi tüm incelikleriyle bu albüme siner. Albüm, George Gershwin’in “The Man I Love”yla başlar. Miles Davis’in özellikle 1950’lerin ortasındaki cool açılımının müzikal gölgelerine rastlanır. Üçlünün davulcusu Motian o yıllarda Thelenious Monk’la çalmaktadır. Doğal ve melodik parçalar ön plandadır. Bir ölçüde ballad’lar. Bunda İtalyan müziğinin de etkileri var. Albümde Puccini bestesi ve Tosca’nın operalarına kadar zenginleşen bir müzikal alanı, ünü damıtıp kendi jazz mecralarına taşıyabiliyorlar. Motian’ın parçası “Birdsong”da ise bir yazar bu parçanın Monk’la Eric Satie arasında gezinen bir çarpıcı kompozisyon olduğunu söylemişti.

Bu rafinelik ve stilindeki inanılmaz zenginlikle Rava, hala şaşırtıcı güzellikte albümler yapmaya devam eder. Onun son iki stüdyo albümü de ECM’den çıkar. Bunlardan ilki 2007 Ocak’ında yayımlanan “The Words And The Days”tir. Andığımız önceki iki albümde olduğu gibi,  Rava’nın ılık trompet sound’u, kendine has bir lirizmin de habercisi. Bu albümde Bollano kendi albümlerine yönelirken,  grupta yerini Andre Poza alır. Bollano’yu hiç aratmayan bir piyanisttir o da. Bu albümde nadiren tomasz Stanko’ya şapka çıkaran bir Rava izleri yakalanır. Don Chere’ın “Art Deco” klasiğine Rava yepyeni bir vücut kazandırır. Kendi lirizmini! Grubuyla apayrı armonik zenginlikler taşımıştır bu albüme. İzlenimci duygular, önceki albümlerde olduğu gibi, bu çalışmanın da birçok parçasını şekillendirir. Amerikan jazz’ına, sanatçının açık referanslar yaptığı en önemli parçaysa “Bob The Cat” adını taşımaktadır. “Echoes Of Duke”de aynı özelliktedir. Avrupalı, lirik yanı ağır basan, ama modern jazz geleneğinden de hiç kopmamış bir Rava dikkat çeker. Onun Latin kaynaklarıysa, melodik cümlelerde belirginleşir. Albümün, bizce en ayırıcı parçası ECM ruhunun yedirildiği beste ise “Secrets”dir.

Enrico Rava

Rava’nın aynı yıl, bir yıl önce Stefano Bollano’yla ikili olarak kaydettiği çalışma da aynı yılın sonbaharında “The Tird Man” adıyla çıkar. Uçuşan, ilginç melodilerle bezeli bir albümdür bu. Yaptıkları tam anlamıyla bir lirik jazz. Ama kendi kültürel kaynaklarına, yani İtalyan şarkı geleneğine de uzanan kesitler vardır albümdeki parçalarda. Albümde, Latin jazz’ın idollerinden Antonio Carlos Jobim’in ünlü ballad’ı “Retrato Em Branco Preto”da etkili bir biçimde yorumlanıyor. Modern jazz kadar, Neopolitan folk şarkılarının lirik esintileriyle karşılaşılıyor. İki müzisyenin de melodi konusundaki yaratıcılığı çarpıcı. Baştan beri değindiğimiz ECM esinli stilinden hiç vazgeçmeyen bir Rava’yla, doğaçlama yetisi çok güçlü olan virtüöz bir Bollano’nun müzikal iletişimleri, albüm boyu çağdaş jazz cümlelerine dönüşüyor. Ortak tek bir parça var albümde. Besteler ağırlıklı yine Rava’ya ait. Rava stilinin izlenimci yanı bu albüm parçalarında biraz geri çekiliyor.    

Evet, Rava, yarım yüzyıllık bir trompetçi. Ama, stil ve sound’u hiç yaşlanmıyor. Gelenekle akrabalıklar kuruyor. Ama, bugünün duyarlılığını, sezgiciliğini hep gözeterek. 1960’larda geliştirdiği trompet üslubunu devamlı yenileyen, değiştiren, ama tüm müziklerin köklerinden uzaklaşmayan bir trompet ustası konumunda. O, hep, melodiye olan düşkünlüğüyle bilinmeli. Onu avangart-jazz’dan adım adım uzaklaştıran da bu özelliği olsa gerek. Uçarılık ve duygu yoğunluğunu Latino müzik ve kültüründen alırken, son dönem sound’larında İskandinav jazz’ının içinde de gezindiği açık. Amerikan jazz geleneğiyse onun kökü durumunda. 1980’lerden sonra avangart olandan görece uzaklaşmıştı Rava. Ama, beklenmedik zamanlarda, çarpıcı doğaçlama cümleleri ve ardından akan gerçek ötesi melodileriyle ilk jazz evrenine kısacık da olsa yönelebiliyor. Rava, ustalarına olan sadakatini hiç yok saymıyor. Bunu, trompeti çalış stili ve kompozisyonlarında hissettiriyor. Ama son cümlede, artık kendi kişiliğini, kendine has stillerini tüm dünyaya tanıtmış bir Rava var artık. Onun müzik türlerindeki zenginliği, çeşitliliği ve bu özellikleri albüm ve performanslara da taşıması belirgin ayrıcalıklarından. Rava yalnız trompetiyle değil, kompozisyonlarıyla da, ağırlıklı Avrupa jazz’ının bugün belki en iyisi!

Orhan Kahyao€lu

orhankahyaoglu@hotmail.com

51-SAYI_03-Jazz Temmuz 2008 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler