Sürekli yeniliklerin adamı Marcus Miller

Yayın tarihi: 16.01.2009
Sürekli yeniliklerin adamı; Marcus Miller

Sürekli yeniliklerin adamı; Marcus Miller

Marcus Miller olağanüstü solo kariyerinin yanı sıra Miles Davis, Luther Vandross ve David Sanborn’un gruplarında bas çalarak üne kavuşmuş bir müzisyen. Hafif kıskançlıkla (!) belirtmeliyim ki sadedce 49 yaşında olan sanatçıyı, kalasik klarinet eğitimi alarak başladığı kariyerinde ayrıca bas klarinet, tuşlu çalgılar, saksofon ve gitar çalarken, ya da vokal yaparken de görmek mümkün.

Miller çocukluğunda müzikle içe içe olan  ailesinin sayesinde küçük yaşlarda müziğe ilgi duymaya başlamış. Kiliselerde piyano ve org çalan babası dolayısıyla Miller da ilk önce piyano ile oynamaya başlamış. Daha sonra 10 yaşındayken okulda klarinet çalmaya başlayan sanatçı, lise çağına geldiğinde formal müzik eğitimine başlamış. Bu yıllarda bir yandan klarinet çalan Miller, okul dışında da funk gruplarında bas çalıyormuş. Yüksek öğreniminde yine formal müzik eğitimine devam eden Miller, jazz gruplarında çalmaya başlamış. Sonraları, yakın çevrde iyi bir isim yaparak, dışarıdan bir çok iş teklifi almaya başlayan Miller okulu bırakarak profesyonel olmaya karar vermiş.

Marcus Miller bundan sonraki 15 yılı çeşitli gruplarda çalarak ve birlikte çaldığı büyük müzisyenlerin nasıl çaldığını gözleyerek geçirmiş. Bu yıllarda aynı zamanda aranjör ve prodüktör olarak bir çok işe imza atmış. Kendi albümlerini yapmaya karar verdiğinde de hem bu amaçla hem de turne programları yapabilmek için kendi grubunu kurmuş. Marcus Miller’ın esas enstrümanı diyebileceğimiz bas gitar üzerindeki yetenekleri genelde büyük beğeni kazanmışsa da üzerinde tartışmalar da olmamış değil. Özellikle kariyerinin başlarında Jaco Pastorious’un taklitinden öteye gitmedği söylenmişse de daha sonraki yıllarda Jaco’nun tekniğini kendi sound’uyla bütünleştirdiği söylenebilir. ‘Slapping’ denilen bas çalma tekniğinin gelişmesine sağladığı katkılardan başka, perdesiz basta kendisinde sonra gelen bir çok müzisyene ilham kaynağı oldu ve bu alette daha önce denenmemiş bir çok şeyi yaptı.

Miller’ın uzun bir diskografisi mevcut; dolayısıyla burada tek tek sıralamak mümkün değil. Stüdyo albümleri dışında kendi grubuyla sık sık turnelere de çıkıyor. Tam olarak jazz diyemeyeceğim, en iyi ihtimalle jazz temelli denebilecek, ancak yenilikçi, yaratıcı ve doğaçlamaya açık, geniş kitlelerin ilgisini çekebilen bir müzikal anlayışı var. Kendisi tarzını ‘funky jazz’ olarak tanımlıyor ve hip hop da dahil olmak üzere çağdaş her tür müzikte etkilendğini söylüyor.. Konserleri ve albümleri genellikle çok yaratıcı bulunan ve dolayısıyla ciddi müzisyenler tarafından da ciddiye alınan bir müzisyen olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. 1997 yılında, Eric Clapton, Joe Sample, David Sanborn ve Steve Gadd ile yaptığı 11 konserlik turne büyük sansayon yaratmıştı. 2001 yılında M2 aldlı albümü Grammy ödülü kazandı. Ayrıca Luther Vandross’un Grammy alan Power of Love albümünde de çalıyordu.

Benim burada üzerinde durmak istediğim dönem 1980-1990 arasında Miles Davis  ile birlikte çaldığı yıllar. Marcus Miller bu dönemde Miles Davis’in The Man with the Horn (1981), We Want Miles (1981), Star People (1982), Tutu (1986), Music From Siesta (1987) ve Amandla (1989) albümlerinde çaldı ve kimilerinin de prodüktörlüğünü yaptı. Marcus Miller bir röpörtajda Miles Davis’in kendisini ilginç bulmasının sebebinin, hem ‘sokaktan gelmiş’ bir müzisyen olmasının hem de aynı zaman formal olarak müzik eğitimi almış olmasının olduğunu söylemiş. Miles ile çalışmaya başlamadan önce onun tuhaflıklarını o kadar çok duymuş ve bunlara o kadar hazırlıklıymış ki, birlikte çalışmalarının hiç güç olmadığını söylüyor !  Miles’ın hekesin bilmediği, dış dünyaya göstermediği olağanüstü duyarlı tarafını anlamak için baladlarını dinlemek gerektiğini söylüyor: ‘Kendi kendime bu baladları bu şekilde çalan kişinin kalbi göründüğü kadar sert olamaz’ derdim diyor. Onunla çalıştığı yıllarda Miles Davis’in1940’lardan itibaren her 10 yılda bir yepyeni bir şeye imza atıp, jazz dünyasında devrim yarattığını düşünerek heyecenlandığını, kendisinin de böyle bir yeniiğin parçası olduğunu düşünmekten olağanüstü gurur duyduğunu söylüyor.

Marcus Miller’ın Miles ile yollarının kesişmesinin hikayesi de ilginç. Sanatçı o yıllarda henüz 21 yaşında ve basta kendi sesini yaratmanın sancılarını çektiği bir dönemin içindeymiş. Lenny White (d) kendisine ait bir tarz, bir sese sahip olabilmesi için düşünmeden, içinden geldiği gibi çalmasını şart olduğunu, bir gün bir kaydını dinleyeceğini ve kendi kendine ‘bunu ben mi çaldım’ diye şaşıracağını söylermiş. Bu süreç devam ederken bir gün bir albüm kaydı esnasında, ‘Miles’ı ara’ diye bir not almış. Verilen numarayı aradığında karşıdaki ses 1 saat içinde Coumbia stüdyolarına gelmesini söylemiş. Miller duruma inanamadığı için, “kendimi aptal durumuna düşürmek pahasına ‘bu Miles, Miles Davis mi’ diye sordum” şekinde hikeyayi anlatıyor. Kayıttan sonra bantları dinlerken, enstrümaınından çıkan sese inanamadığını ve Lenny White’ın söylediklerini aklından geçirdiğini anlatıyor. Miller, bunun Miles ile birlikte çalarken olmasına hiç şaşırmadığını ve daha sonra olgunlaşmasında da onun çok büyük bir payı olduğunu belirtiyor.

Kendi kendsiyle kaldığında en çok Miles’ın 1950’lerde çaldıklarını, Milton Nascimiento  gibi Brezilyalı müzisyenleri ve hip hop dinlediğini söyleyen Marcus Miller, günümüzde jazz müziğinin bir ölçüde bir ‘baskı’ altında olduğunu düşünüyor. Jazz müziğinin kalsik köklerine vurgu yaparak, ‘eski tür’ çalma akımının bir süre insanların ilgisini çektiğini ama artık herkesin gelişim yapabilmek için yeni bir şeyler denemek gerektiğini anladığını söylüyor.İleriye baktığnda kendsini heyecanlandıran ve bizzat gerçekleştirmeye çalıştığı şeyin de sürekli yeniliıkler denemek olduğunu belirtiyor. Muhtemelen her konuda olduğu gibi digital müzik konusunda da farklı fikirleri var. Digital müziği, yıllar sonra insanların müzikle ilgili heyecan verici bulduğu bir unsur olarak gördüğünü, müziğin paylaşılmasının, insanların hayatının her alanına girmesinin olumlu bir gelişme olarak görülmesi gerektiğini söylüyor.  Sanatçının 3 Temmuz tarihinde Açık Hava Tiyatrosu’nda gerçerleşecek konserinin de, eklektik müzik anlayışını yansıtan, yaratıcı, herkesi yerinden hoplatacak ve izleyenlerin uzun yıllar birbirlerine anlatacakları bir konser olacağının tahmin etmek güç değil. Günümüzün her tarakta bezi olan, ön plandaki müzisyenlerinden birini izlemek için iyi bir fırsat diye düşünüyorum.

Emre Memecan

ememecan@yahoo.com

51-SAYI_03-Jazz Temmuz 2008 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler