İznikSADBERK

Yayın tarihi: 09.09.2009
Bir Osmanlı serüveni: Sadberk Hanım’ın İznikleri

Bir Osmanlı serüveni: Sadberk Hanım’ın İznikleri

 

Ekim 2009’un ortalarına kadar Sadberk Hanım Müzesi’nde izlenebilecek ‘Ateşin Oyunu’ sergisi, İznik çini ve seramiklerinin birkaç yüzyıllık serüvenine kapılarını açıyor.

 

Bundan tam üç buçuk yıl önce, Aralık 2005’te, Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberk Hanım Müzesi, Büyükdere’deki binalarında, 25. yılını, büyük bir sergiyle kutluyordu. Meraklılarının 28 Şubat 2006’ya kadar izledikleri bu serginin adı, ‘Asırlar Sonra Bir Arada’ idi. Sadberk Hanım Müzesi’nin yurtdışından Türkiye’ye kazandırdığı eserler, bu ad altında sergileniyordu. Ömer M. Koç, bu serginin oldukça kapsamlı katalogundaki sunuş yazısında, “25’inci yıldönümümüzü, yurtdışından satın alınan 339 adet eseri birarada sergileyerek kutlamak istedik…” sözleriyle, müzenin son yıllardaki politikasını da özetliyordu.

Gerçekten de, 2005’in son günlerinde kapılarını meraklılara açan bu sergide, özellikle seramik ve çinilerin yer aldığı ikinci kattaki üç salonda, özel ışıklandırmalı yeni vitrinlerdeki eserlerin bir bölümü, 2000 yılı ve sonrasında, dünyanın belli başlı müzayede salonlarından satın alınarak Türkiye’ye geri getirilmiş İznik seramik ve çinileriydi.

O zamanlar bu sergi nedeniyle kendisiyle görüştüğümüz Müze Müdiresi, Sanat Tarihçisi Hülya Bilgi bize, İznik çini ve seramik koleksiyonuna rahmetli Sevgi Gönül’ün de önem verdiğini, 2003’te, Sevgi Hanım’ın vefatından sonra ise, Ömer M. Koç’un, 2004 ve 2005 yılları arasında, müzeye 25 adet yeni eser kazandırdığını anlatmıştı. Bu eserler arasında, 16. yüzyıl İznikleri gibi, kimi çok özel parçalar da vardı.

 

 

 

17 bin Eser

 

Aslında Vehbi Koç Vakfı’nın destek ve katkılarıyla gelişen Sadberk Hanım Müzesi, 8 bin yıllık bir zaman diliminde, Anadolu uygarlıklarını temsil eden 17 bini aşkın eseri bünyesinde barındırır... Ama bu eserler arasında, İznik çini ve seramiklerinin, farklı bir yeri vardır: Ömer M. Koç’un kendi özel koleksiyonlarındaki parçalarla da birleşince, ‘Sadberk Hanım’ın İznikleri’ dünya çapında bir sergi oluşturabilir... İşte sonunda, bu olasılık, gerçekleşti ve uzun bir hazırlık döneminden sonra, ‘Ateşin Oyunu’ sergisi, Sadberk Hanım Müzesi’nin altı salonunda, Nisan’ın ikinci haftası, kapılarını bütün dünyaya açtı. Açılışına, yurtdışından tanınmış sanat tarihçileri ve uzmanların da katıldığı sergi 11 Ekim 2009’a kadar izlenebilecek (Sadberk Hanım Müzesi, Çarşamba hariç her gün 10.00-17.00 arası; Piyasa Caddesi, 25-29 Büyükdere / İstanbul; 0 212 242 38 13-14; www.sadberkhanimmuzesi.org.tr).

Elbette, Sadberk Hanım Müzesi’nde de kimi örneklerine rastlanan Selçuklu duvar çinileri bile, tek başlarına, Anadolu’nun nasıl ‘türkuaz’ ışıltılar saçan bir çiniler yurdu olduğunu ortaya koyar! Sırlı duvar seramiklerini Anadolu’ya, Selçuklular kazandırmıştır. Bu, Bizans’ta yoktur… Selçuklu geleneğinin devamını, Osmanlı sürdürür.

14. yüzyıl Anadolu’sunda çini sanatı Osmanlı ile birlikte, yeni bir boyut kazanır. Özellikle 15 ile 17. yüzyıllar arasında İznik, önemli bir çini ve seramik üretim merkezi haline gelir. Burada üretilen çiniler başkent İstanbul’daki saray duvarlarını, dönemin belli başlı büyük camilerini süsler. Aslında 15. yüzyılda ortaya çıkan ve o dönemde, Bursa’daki Yeşil Cami ve türbesiyle Muradiye Camii’nde ilk örneklerine rastlanan İznik çinileri, altın çağını 16. yüzyıl boyunca yaşamıştır. Çünkü bu çağ, Kanunî dönemidir ve Osmanlı’nın ihtişamı, padişahın mimarbaşı ‘Koca Sinan Ağa’nın yapılarında somutlaşırken, İznik çinileriyle bezenir. Kesme taş yapılarda, sıraltı tekniğinde çini süslemeyi uyum içinde kullanan Mimar Sinan, İznik çini atölyelerinde yoğun olarak üretim yapılmasını sağlamış, çini sanatının gelişmesine olanak yaratmıştır...

Süleymaniye Camii’nin çinileri 1552 tarihli bir fermanla ısmarlanır İznikli ustalara… İstanbul’un Süleymaniye’sinden Edirne’nin Selimiye’sine, İznik çinilerinin de ihtişamlı günleridir o günler…

 

 

Peki; bu çini süslemeler, nasıl kullanılırdı acaba?.. Cami, saray ya da köşk, yapının sorumlusu mimar tarafından İznik’teki atölyelere ısmarlanan duvar çinileri hem iç, hem de dış mekânlarda kullanılırdı. İç mekânlarda, duvarlara, mihrap, pencere ve kapı alınlıklarına, köşe dolgularına, kemer köşelerine, minber külahına, fil ve payanda ayaklarına, kubbeye geçişteki pandantiflere duvar çinileri döşenirdi. Dış mekânlarda ise, çini süslemeler, pencere ve kapı alınlıklarında, bir de camilerin son cemaat yeri duvarlarında yer alırdı.

Ancak İznik’teki atölyelerde ustalar, cami, saray ve köşklerin süslemeleri için hazırlanan çiniler dışında, farklı formlarda kapkacak da üretirlerdi. Ayrıca Saray da, elindeki Çin porselenleri azaldığında, şehzadelerin bir sünnet düğünü söz konusu olduğunda, ihtiyacı kadar İznik seramiği tabakları ve diğer kapkacağı piyasadan alırdı. İhraç da edilen İznik seramiklerinin güçlü bir pazarı vardı; Selçuklular’da halı neyse, Osmanlı’da da seramik ve çini oydu…

Kaliteli seramiğin, hele sırlı seramiğin toplumların refah seviyesini yansıtan bir ölçü, bir prestij kaynağı olduğu, uzmanlarca sık sık vurgulanır. İznik çini ve seramikleri de hem teknikleri, hem de desen ve renkleriyle Osmanlı sanatında çok özel bir yere sahiptirler.  

Saray nakkaşlarının titiz çalışmalarıyla biçimlenen çizimler, çininin ya da seramiğin astarı üzerine, İznikli ustanın sıraltı boyalarıyla işlendiğinde, gülün dalı kıvrılarak tabağın yuvarlağına oturur. Karanfil, narçiçeği ve lale desenlerinden ıtır yaprağı ve kadife çiçeğine uzanan görüntülerin işlendiği renkler de tarifsiz bir güzelliktedir. Ancak Osmanlı Sanatı’nın tarihsel gelişimi içinde bakıldığında, bütün bu güzellikler, rasgele değildir. Sadberk Hanım Müzesi’nin Müdiresi Hülya Bilgi de, İznik çini ve seramiklerinin de izlediği bu gelişimi bize sergiyi gezdirirken, şöyle anlatıyor:

“Osmanlı Sanatı’nın erken dönemden itibaren en belirgin özelliği, saraya bağlı ehl-i hıref örgütündeki nakkaşların hazırladıkları desenlerin tezhipten madene, çiniden seramiğe, kumaştan işlemeye ve halıya kadar, tüm sanat kollarında, bir üslup ve desen birliği sağlanarak uygulanmış olmasıdır. ‘Saray Üslubu’ da böyle gelişmiştir. Topkapı Sarayı’nda çalışan ustalar, yüzyıllar boyunca hem sarayın ihtiyaçlarını karşılamış, hem de dönemin sanat üslubunu yönlendirmişlerdir.”

Evet; İznik çini ve seramiklerinde, yönlendirici ‘Saray’dır; ama bu ana faktörün yanısıra, İznik’te yapılan duvar çinilerini olduğu kadar, seramik kapkacağın kaderini etkileyen başka faktörler de olmuştur. 1400’lerin ortalarından 1700’lerin başlarına kadar, İznik’te neler olup bittiğini anlamak için, adım adım ilerlemekte fayda var:

Fatih Sultan Mehmed zamanından Kanunî’nin ilk 10 yılına, 1520’lere kadar, Saray’ın sanat ve mimariyi desteklediği dönemde, tüm sanat kollarında, en yaygın süsleme motifleri, dal kıvrımları üzerindeki stilize hatayî çiçekler, lotus ve palmetlerle zenginleştirilmiş rumî kıvrımları ve geometrik kompozisyonlardır. Bu arada, 15, yüzyıldan itibaren, ‘Çin Bulutu’ motifinin de yaygınlaştığını söylemek gerekir. İznikli çini ustaları ve seramikçiler de bu çizgiyi izlerler. 1520’lerden hemen sonra yine beyaz zemin üzerine mavi kullanılır; ama çizgiler daha ‘serbest’ bir havadadır ve yeni bir renk olarak ‘firuze’ devreye girer. ‘Saz’ üslubu, sivri uçlu, kıvrık iri yapraklarla ve basit kompozisyonlarla yeni bir üslup şekillenir. Bu arada, bu dönemin seramikçileri de, Çin porseleni benzeri eserler yaparlar. 1540’larla 1560’lar arasında, mangan moru ve zeytin yeşili, İznik’in renk yelpazesine eklenir. Örneğin, Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonlarında yer alan ve 16. yüzyıl ortalarına tarihlenen 42.3 cm yüksekliğinde, 17.8 cm çapındaki İznik şişede, mavi-beyazın yanında yeni renkler kullanıldığını görürüz. Bu yeni renkler, firuze, zeytin yeşili ve mangan morudur. Ama parlak renkler yerine böyle mat ve soluk renkler kullanmış olmasına rağmen, sözünü ettiğimiz şişede de görüldüğü gibi, bu soluk renklerle yüksek kaliteli seramikler elde edilebildiğini görürüz…

1560’lardan 1600’lere kadar sürüp giden en parlak dönemlerinde ise, İznikli ustalar, mimarbaşı Sinan’ın itinalı gözetimi altında, başkent İstanbul’un yoğun siparişlerini üretirler. Bu dönemin en karakteristik özelliği, parlak ve şeffaf sır altındaki hafif kabarık mercan kırmızısıdır.

İznik çini ve seramiklerinin son dönemi de, 1600’lerden başlar ve 1700’lerin ilk 20 yılına kadar uzanır. Bu dönemde Saray, çini siparişi vermez ve İznikli ustalar da, geniş kitlelerin kullanımına yönelik ucuz seramik kap kacak üretimi öne çıkar. Desenlerde bir farklılık yoktur; ama teknikte bir gerileme ortaya çıkar. Hamur, sır ve renk kalitesinde düşüş başlar; renkler canlılıklarını yitirir… Evliya Çelebi’ye göre, 1600’lerin başlarında İznik’te birkaç yüz atölye varken, yüzyıl sonlarında bu sayı ancak 9’dur. İznik atölyelerinin Saray için değil, yalnızca piyasa için kapkacak üretmeye yöneldiği bu dönemde, kompozisyonlarda bir hareketlilik göze çarpar. Daha serbest, adeta günümüz sanatçılarının ‘stilize’ çalışmalarını andıran desenlerle, insan ve hayvan figürleri yer alır seramiklerin yüzeyinde… Ancak formlar basitleştirilmiştir ve tabaklarda örneğin, dilimli kenarlar yerine düz kenarlar, atölyelerin seri üretim endişelerini sergiler…

İşte size, geleneksel el sanatlarının önemli bir parçası olarak, 1450’lerden 1700’lere, hükmünü birkaç yüzyıl sürdürmüş İznik çini ve seramiklerinin serüveni… Özgün İznik çini ve seramiklerinin 1700’lerde noktalanan serüvenini, 1450’lerden başlayarak, tek bir serginin çatısı altında izleyebilmek, farklı formlarda ve farklı desenlerde yüzlerce parçanın, bir renk cümbüşü içinde, vitrinlerdeki duruşunu gözlemlemek, işin meraklısı için inanılmaz bir hediye!

 

 

 

Sıraltı tekniğinde ‘Ateşin Oyunu’…

 

Topkapı Sarayı’nın nakkaşhanesinde hazırlanan desenler, İznik’teki atölyelerde, yine Saray’ın ve özellikle de mimar başının denetiminde, duvar çinilerine de, sıraltı tekniğiyle uygulanırdı: Böylece, içi ve dışı veya tek yüzü sırlı olan çiniler, sıratlı boyalarıyla bezenerek geleneksel motiflerle süslenmiş olurdu… Geçmiş örnekler kıyasla, çok ileri bir teknik olan sıratlı tekniğinde, en belirgin özellik, çini hamurunun sert ve beyaz olmasıdır. İznik çini ustalarının kullandığı oldukça kalın ve beyaz hamur, yaklaşık yüzde 80 silika, yüzde 10 beyaz kil ve yüzde 10 cam fritten oluşuyordu. Kuartz, İznik çevresindeki dere yataklarından; kil ile boya maddesi ve soda İznik dışından temin ediliyordu… Bütün malzeme iyice öğütüldükten sonra bir bezden geçirilirdi. Ayakla çiğnenen ve tekne içinde elde yoğrulan hamur kurutulmaya bırakılır ve çini ustasının şekillendirmesine hazır hale getirilirdi. Boyanın uygulanacağı beyaz ve pürüzsüz zemini elde etmek için, ince bir astar sürülürdü. Bu işlemden sonra güneşte kurutulmaya bırakılan ürün, boyayla bezenmeye hazır hale gelmiş olurdu. Boyama işlemi ise, fırçayla yapılırdı… Çini ustası boyama sırasında gerçek renkleri göremez; boyamaları, bulanık bir gri renkle yapmak zorunda kalırdı. Bu aşamada, renklerin ahengini ancak hayalinde canlandırarak çalışan çini ustası, fırınlama aşamasında da ‘ateşin oyunu’ sonucu, gerçek parlak renkleri görebilirdi… Hülya Bilgi’nin anlatımına göre, en önemli renk, kobalt oksitten elde edilen maviydi. Bakır asitten türkuaz ve yeşil, manganez oksitten mor elde ediliyordu. Kırmızı ise, sıraltı renkleri arasında, en zor kontrol edilen renkti ve diğer renkler gibi, eriyik olarak kullanılamazdı. Bu yüzden, demir oksitten elde edilen bu kırmızı, kalın ve kabarık bir astar olarak uygulanır; sırla kaplandığında da, bombe yaptığından, etkileyici bir görüntü yaratırdı. ‘İznik Kırmızısı’nın tarihlendirilebilen en eski örnekleri, Süleymaniye Camii (1557) ve Hürrem Sultan Türbesi (1558) çinileri arasındadır.

 

 

 

 

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler