Detoksların Adamı,Çekirge Yogilerin Yıldızıyım

Yayın tarihi: 09.09.2009
Bir Pazar akşamüstüydü

 

Detoksların adamı, çekirge

yogilerin yıldızıyım…

 

Yazar-gezer-gazeteci ve bir İstanbul yorgunu Fatih Türkmenoğlu Ricmond Nua Sapanca’da çok özel bir detoks programına katıldı. Başlaması zor, sürdürmesi zaman zaman zahmetli de olsa, bir dilim ekmek ve bir bardak çaya hasret kalsa da programdan mutlu mu mutlu çıkmayı başardı…

Bir pazar akşamüstüydü. Gitmem lazım, yeni bir ‘detoks’ programına katılmam; bizzat yaşamam ve yazmam lazım... O ‘Pazar’ atmosferini anlarsınız, hiç canım istemiyor!

Evden çıkmadan önce son yemeğimi yedim: Izgara köfte, bolca salata, biraz peynir ve birkaç dilim ekmek. Detoksun yapılacağı Richmond Nua Sapanca’dan önümüzdeki dört günün mönüsünü ve tüm programı göndermişlerdi de, çay içmeyeceğimizi anlamıştım. Su bardağıyla iki tane çay içtim arka arkaya. ‘Tavşan kanı’ tabir ettiğimiz türden hem de. Yanında birkaç tane de sigara.

Oh, ne de güzel geldi. Her şeyin zararlısı güzel be kardeşim...

Tamam artık, yola çıkabilirim. Trafik mırafik; en fazla bir buçuk saatlik yolum var. Sapanca’ya gidip odama yerleşirim. Yarın sabah da erkenden program başlayacak.  Acaba hiç gitmesem mi?

Toksinlerden arınma zamanındayım.

Kimbilir kaç ayın toksini. Kimbilir kaç mide krampının, kaç sinir anının, ne kadar lezzetli ve zararlı yemeğin, keyif cıgarasının toksini... Bırakacağım hepsini işte. Vücudumdan kopartıp atacağım.

Akla yatkın, ama bir yerde delikanlıyı bozan bir işlemin içindeyim. Artık çok geç. “Yarın sabah 6:30’da uyanmanızı öneriyoruz” diyorlar resepsiyondan. Saat tam 7’de, altıncı katta buluşacakmışız. Aman Allah, ne yaptım ben? Niye kendimi böylesine bir girdabın içine attım? Ne olurdu toksinlerimle barışık, mutlu mesut yaşamayı sürdürseydim?

Fazla düşünemedim, fazla planlayamadım. İstanbul son günlerde çok yoğundu. İşler karışık, yöneticiler anlayışsız, ruhum sallantıdaydı. Evden ayrı, güzel bir otelin rahat yatağında kendimden geçtim. Gece yarısı bile değildi; öylesine televizyon kanalları arasında dolanırken, uyuyakaldım.

Hep erken kalkarım, hep 6 bile olmadan dünyaya dalarım. Ama bu sabah hiç canım istemiyor. Toksinler beni aşağı çekiyor zaar... Canım hiçbir şey yapmak istemiyor. Yerçekimine karşı koyamıyor, gözlerimi açık tutamıyorum. Kirpiklerim batıyor, ağzımın içi yanıyor. “Beş dakika sonra bir kez daha arar mısınız lütfen?”lerin sonundayım. Çaresiz eşofmanların içinde, diğerleriyle buluşmak üzere altıncı kataki ‘bize özel’ salondayım.

Ah o yolda kahvaltı salonundan geçmeseydim... Ah o ekmek sepetlerine gözüm ilişmeseydi...

Ama gördüm hepsini. Değişik şekil ve renklerdeki ekmekleri bir bir gördüm; hepsinin kokusunu duydum. Duymaz olaydım; sonraki dört gün ekmeklerin kokusu hiç aklımdan çıkmadı...

Aslında ben sağlığıma dikkat etmeye çalışırım; yanlış anlaşılmasın, içki kadehlerinde, kebap tabaklarında kendimden geçmem. Omega 3 alırım, kolestrol ve şeker seviyelerimi kontrol ettiririm, haftada en az iki kez spor yaparım. Uzun orman yürüyüşlerinde kendimi bulurum. Dünyayı unutur, sıkıntıları eritirim.

Ama bu kez başka. Yemek yok. Bedenime ve ruhuma yapacağım her tür iyilik, arınma adına çekeceğim her tür sıkıntının sonunda kendime vereceğim hiç bir ödül yok! Ne yaparım ben? Nasıl yaşar, nasıl nefes alırım ben?

-       Merhaba, ben Eda. Bütün bu detoks programında birlikte olacağız. Akşam sizi bekledim aslında, ama sanırım biraz geç geldiniz. Grubun ikinci günü, siz de şimdi katıldınız. Herhangi bir rahatsızlıkta hemen haber vermenizi tercih ederiz. Şimdi limonlu ılık suyunuzu içebilirsiniz. On dakika sonra aşağıya, yoga stüdyosuna gideceğiz...

Grupla tanıştım. Aslında dün akşam otele girerken kulağıma çalınan rahatlama müzikleri, yumuşak ışıklar, doğru ayarlanmış bitkilerle farkında olmadan gevşemeye başlamış, ‘detoks’ konseptine yaklaşmışım sanki. Fazla mıyıldanmadan söylenen her cümleyi görev edindim. Eda’yı sevdim, limonlu suyumuzu hazırlayan ‘juice master’ Selami’yi de. O anda direnç göstermekten vazgeçtim. Artık detoks programına uymaya hazır, her tür toksinden arınmak uğruna gerekenleri yapmayı göze almaya namzet bir İstanbul yorgunuydum...

Küçük adamın ortada oturduğu yoga stüdyasına girdim diğerleriyle. “Ben Peter, hoşgeldin Fatih” dedi. 40’ında yok. Gözlerinden ışık çıkıyor. Duruşuyla huzur veriyor, “ben de memnun oldum” diyorsun, en  sıcacık kahkahasıyla gülüyor. Değişik bir adam. Ferrari’yi satanlardan, kafayı sıyıranlardan; kendini binbir parçaya ayırıp, sonra da Hindistan’ın aşramlarında parçaları birleştirenlerden. Belli; bu adam yok olup, tekrar doğanlardan.

-       Bu sabah da yürüme meditasyonu ile başlayalım isterseniz. Hava güzel; bahçeye, çimlerin üstüne gidebiliriz. Bir 10, 15 dakika, sadece nefesinize dikkatinizi vererek, küçük adımlarla yürüyün.

Günde 25 kilometre yürüyebilen ben, bu on dakikaklık ‘yürüyüş meditasyonu’ndan yoruldum. İlk anda kendimi olaya kaptırdım. Evet ya, ben hiç böyle gözlerimi kapatıp, sadece derin nefes alıp vererek, bu kadar yavaş adımlarla yürümüyordum ki...

Adı: Peter Bertero. New York’da doğmuş ve lise sona sona kadar Manhattan’da kalmış bir Amerikalı. Babası ne iş yapar acaba, sormadım; herhalde orta-üst bir New York ailesi. Liseyi bitirdiği dönemde, her tür zorluğu göze alarak, okumaya Rusya’ya gitmiş; daha doğrusu o dönemdeki adıyla Sovyetler Birliğe’ne. Bir sürü sıkıntıyı  aşmış, bir düzine sogulamayı atlatmış. Moskova Üniversitesi’nin Rus Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuş. Bu arada büyük bir aşk, neredeyse evlilikle son bulacakken, top kaleden dönmüş. Bir boşluk anında, kulağına çalınan bir sözle, kendini Hindistan’da bulmuş. Bangalore civarında dolanırken, gene tabii rüzgarın tesiriyle, gurusu ile tanışmış. Yıl 2004, bizim Peter yogi olma yolundaki bir çekirge; 85’lik usta Joyce ise dünyaya ışık saçan bir bilge...

“Her şey bir nefesle başlar, bir nefesle biter. Hayata ilk geldiğimiz anda, ilk kez gözlerimizi açmaya çalışırken biliriz bunu; bir de buradan ayrılırken... Nedense o aradaki dönemde, nefesin önemini unutuveriyoruz. Nefes: Hayattaki en önemli şey. Şimdi burundan derin nefes alalım, aynı derinlikte yavaşça verelim...”

Harika bir doksan dakika geçirdik. Tabii vücudum direnmekte. Ne doğru dürüst eğiliyorum, ne kendimi dengede tutabiliyorum... Ama sorun değil, yola girdim bir kere. Her sabah ve her akşam, önümüzdeki dört gün boyunca yoga yapacağız. Ne verirlerse onu yiyeceğim, ne derlerse harfi harfine yerine getireceğim. Tamamdır; ben detoksların adamı, çekirge yogilerin yıldızıyım!

Kahvaltı bu mudur?

 

Hızlı bir duş sonrasında, kahvaltı yapmak üzere aynı salonda tekrar buluştuk. Diğer müşteriler, aşağıdaki salonda sosisler, yumurtalar, salamları hapur hupur götürürken; biz yapraklara, bir takım çimenli, krevizli sulara, bitki çaylarına mecburuz... Ne yapalım; hayatın dertlerinden, içimizde tuttuğumuz her zehirden arınmaya gelmişiz bir kere..

Tabağımda biraz ot çeşidi; en heyecan verici besin olarak iki ceviz, üç fındık. Yeşil acımsı, ekşimsi, hafiften lezzetli mi desem; o koca bardak sebze – meyve  suyunu içtim. Önümde tarçın, zencefil, elma kabuğu çayım var. Hiç fena değil doğrusu. Ah bir parça peynir olsaydı... Neyse, boşvereyim şimdi bunları; yanımda bu sefer bizim  bu programın düzenleyicisi Eda var ve sohbeti kaçırılmayacak kadar tatlı...

 

“Merhaba, nasılsınız ilk gününüzde?” diye konuşmaya başladı Eda İçten. Otelin Spa bölümünün yöneticisi, aynı zamanda detoks programının herşeyi. Sakin konuşan, özleri ışıldayan, ilk bakışta sıradan gözüken ama dakikalar geçince güzelleştikçe güzelleşen bir kız. “Biz yanlış besleniyoruz. Duygularımıza göre değil, vücudumuz için beslenmeliyiz. Biliyor musunuz, bünyelerimiz aslında kendi kendilerini temizleyen sistemler. Ama artık o kadar sağlıksız koşullarda beslenip yaşıyoruz ki, vücut temizleme işini doğru dürüst beceremiyor. Bu yüzden senede iki kez detoks yapmak önemli. Üç gün ile beş gün arasında bir temizlenme, arınma... Daha uzun yapılamaz, çok tehlikeli olur o zaman. Bu dediğim kadar bir süre, toksinlerin atılmasını desteklemek, vücutlarımızın ne kadar iyi çalıştığının farkına varmamız için yeterli. Tabii normal zamanda da dikkat etmek gerekiyor. Bir kere kafein ve şekerden uzak durmak bile çok önemli. Ayrıca düşünce detoksunun da çok önemli olduğunu unutmamak lazım. Neyse, sonra zaten daha uzun uzun konuşuruz, şimdi, siz de hazırsanız hep birlikte sabah yürüyüşüne çıkacağız. Bu arada biraz başınız ağrıyabilir; panik yapmayın, hemen bize söyleyin, bir çaresine bakarız...”

 

Minibüse doluştuk sekizimiz birden. Dağların tepesine çıktık, olağanüstü bir doğanın içinde yürümeye başladık. Bizim bitki uzmanımız, “juice master”, Selami Kocaman da katıldı. Her tür otu anlattı, her meyveyi tattırdı. Derelere girdik, çok güzel enerjisi olan bir köşede Peter’la biraz daha rahatlama hareketlerimizi yaptık. Yok canım, ben çok iyiyim. Canım yemek falan istemiyor; bir tek burnumda biraz emek kokusu, o kadar.

 

“Ben üç senedir otlarla ilgileniyorum. Bir sürü ot ve yaban meyvesini tanıyorum. İnsanların hep dış güzellikle lgilenmelerini de hiç anlayamıyorum. Oysa güzellik önce içeriden başlıyor... Nezle olunca portakal suyu içmenin bir anlamı yok. Bitkilerle babamın barsak kanseri iyileşti. Şimdi ‘bir akşam gel de rakı içelim’ diyor... Babamın tedavisinde, tabii ilaçların yanısıra; ısırgan, zencefil, meyan kökü ve maydanoza yüklendim. Fazla meyve üzerinde durmadım; malum çok asit var, zararlı olabilir... Bir de şunu unutmamak lazım, bütün sebzelerin yaprakları ve kökleri çok önemlidir. Ben bu civardaki bütün köyleri olaştım, bir sürü yaşlıdan reçeteler topladım. Bir hocam var, Jennifer, sonra da onunla her bir karışımın, her bir reçetenin üzerinden geçik. Toksinlerden arınmak için domates, ısırgan, kereviz bolca tüketilmeli. Sabahları tarçın ve karanfil çayını da unutmamak lazım. Meyveleri bıçakla kesmemek, tuz olarak sadece az miktarda kaya tuzu kullanmak lazım...”

 

Yürüyüş sonrası malum merkezde yemeklerimizi yedik. Hepimizin gözü dönmüş; sıfır yağlı brokoli çorbasına ve rengarenk otlara bir saldırışımız var ki...

Akşam yogasına kadar da Spa’da harika bir üç saat geçirdim. Gurum Eda’nın önerdiği ‘Lenf Drenaj Masajı’ ile, vücudumun temizlenmesine tanıklık ettim. Her gün masaj yok; ama spa ve jakuzler, sauna ve sıcak taş yataklar, her gün bana açık... Bir taş yatak, on dakika buhar odası; arada limonlu su, zencefil ve meyan kökü çayı ve yeşil elma, üstüne buz odasından bir avuç buz yüze...

Neyse, bende laf bol, spa zamanı çabuk geçti. Derken akşam yogası, yoga sonrası meditasyon ve gene yemek vakti...

-       Bizim altıncı kataki salona kadar nasıl gidebileceğim acaba? Buraya geleli bir gün oldu, ama bende bir durum var. Halsizim. Yorgunum. Bir de başıma inceden bir sızı saplandı... Şimdi bunlar bana ilaç da vermezler. Geçer mi acaba? Yok yok, sanki gitgide artıyor bu nalet olasıca şey...

O akşam başıma saplanan inceden ağrı, gitgide şidetlendi ve tam iki gün boyunca bana dünyayı dar etti. “İyi gelir” diye dayadıkları koca bardak çilek suları olmasaydı kimbilir halim niceydi... Bir ara, üçüncü gece miydi acaba?, başımı odanın duvarlarına vurasım geldi. Bu detoks meğer böyle yapabilirmiş; ne kadar çok alışkanlığımız varsa, onlara yakınlaşamamak, böylesi tepkilere neden olurmuş. Çay, kahve, gazlı içecek, sigara...

Çılgınca ağrıya karşın, programımda hiçbir aktiviteyi atlamadım. Kilom aynıydı, ama her gün bir miktar inceldiğimi gözlerimle gördüm. Boynum uzadı, parmaklarım kalemleşti; işte parmak, işte el!

Ama aklım bir başka şehirde, bir başka valste. Bir adet ‘Ajda’ tabir ettiğimiz bardak çay, iki ince dilim kızarmış kara ekmek; yanında biraz beyaz peynir, üç zeytin, yarım domates... Hayatta aslında ne kadar az zevkim; ne kadar basit mutluluklarım var... Bir çay, bir kahve, üstüne bir adet sigara... Sonra spor da yapayım, rejim de. Ama şu kadarcık zevkim kalsaydı yanımda keşe...

“Pazar çoktan geçmiş, eşeği Niğde’ye sürmüşüz bile.” Programın yarısını çoktan geçmişiz. Bir başka yürüyüş sırasında, ormanın başka bir köşesindeyiz. Gene sekiz kişiyiz, gene son derece motiveyiz.

Bu yürüyüşlerde hep başkalarıyla sohbet etmek zevkli oluyor. Bu defa Lizi Şenbay’la yanyana geldik. Onun da başı çk ağımış meğer. “Kafamda sanki bir dalga vardı; ama iki günde geçti” dedi. Orta yaşlı, çok zarif bir hanımefendi. Şu program çerçevesinde her zaman, her sohbette olduğu gibi, konumuz dönüp dolaşıp yemeğe geliyor, “İlaç niyetine yiyorum herşeyi... Sevmiyorum tabii ki! Normal yemek yemeyi özledim. Sabahları bir çay, bir kahvaltı... Uyanınca meyve yemeyi sevmiyorum.”

Ah ben de Lizi Hanım! Anladım, önemli bir temizleme sürecindeyim, ama canım yerine geldi, ağrılarım da geçti ya; aklımda sadece normal hayat rutinlerim: Bir çay, bir dilim emek, bir lokma beyaz peynir...

 

Ve son gün geldi.

Başımın çılgın ağrısı geçti. Son derece sakinim. Acaba bu vahşi dünyada, böyle afyon çekmiş, sinirleri alınmış gibi dolaşmak insana ne kazandırır ki? Etsiz, çaysız, kahvesiz, tutkusuz, enerjisiz, kavgasız bir yaşam... Derinliğin içsel olduğunu mu algılamalyım acaba? Hayatın boşluğunu, gereksizliğini, maddi dünyanın bizleri yavaş avaş öldürdüğünü?

Bizim gurular Eda ve Peter, bütün sohbetlerde kafeinin ne kadar zararlı olduğunu, siyah çayın ne denli bağımlılık yapıcı olduğunun anlattılar; gayet iyi anladım. İçkinin çok çok az tüketilebileceğini, sigaranın hayattan tamamen atılması gerektiğini de. Onlardan yavaş nefes alanların uzun yaşadığını, her tür zararı şeyin bir nevi illüzyon yaratıp insanda daha fazlasını isteme güdüsü yarattığını öğrendim. Artık gayet iyi biliyorum, her tür zevk veren şey, insanı dipsiz kuyuya doğru sürükleyen tuzak. Ye, kan şekerin yükselsin, daha çoğunu iste, onu da tüket... Gitgide çikolatadaki doz aşımı, gitgide içine girilemeyen pantalonlar, saklanamayan göbekler...

Son akşam pastası

Son gecedeyiz artık. ‘Son derece yeşil’ akşam yemeği masamızın konuları, son dört gündür olduğu gibi; bu detoks meselesi ve çıkınca neler yememiz gerektiği. Herkes aklına geleni söylüyor, ben de yakın geçmişte rastladığım bir genci ve onun isteğini dile getirdim:

-       Geçenlerde iki lahmacun arası bir buçuk döner koyduran bir çocuğa rastaladım. Nasıl olur acaba, çok merak ediyorum.

Hay demez olaydım; son gecenin en ilginç konusu haline dönüştü bu ‘lahmacun arası döner’ meselesi. Oysa kimse programı aksatmamış, kimse toksik gıdalara bu denli yakınlaşmamıştı. “Mutlaka buradan çıkar çıkmaz deneyeceğim” dedi herkes.

‘Buradan çıkmak!’

Ne kadar yakın, işte sadece kalan yarım gün; ama bir o kadar da uzakta görünen özgürlük... Eda “Bu akşam size bir sürprizimiz var” dedi. O anda ışıklar söndü, üzerine dizili mumları yanan bir kocaman pasta içeri girdi. “Ama pasta, nasıl olur?” falan demeye başlamıştık ki, hemen olaya açıklık getirildi. Meğer tadı sadece incir kurusu ve kayısıdan gelirmiş. İçinde de biraz ceviz ve fındıktan başka bir şey yokmuş. Valla pek güzel, bana göre çok gerçekti.

Son sabah

Yataka kendi kendime bir sağa, bir sola dönüyorum. Ellerim, ayaklarım inceldi. Daha başkayım. Dönüşüm, oturuşum, banyoya gidişim daha hızlı, daha küçük. Aynada gördüğüm bakışım parlamış sanki...

Başağrısı hariç zorlanmadım. Yoga hareketlerimde esnekliğim bariz şekilde arttı. Karnım indi, canım artık neredeyse yemek istememeye başladı. Belki biraz eğitildim, doğanın gücü karşısında biraz daha eğildim...

Ama bu dört günün sonunda ‘nasıl hissettiğimi’ soracak olursanız, en çok ‘yükseldiğimi’ hisediyorum. Bunun tam olarak nasıl anlatılabileceğini bilemiyorum. Sanki şöyle birşey; artık ‘Hayatın tamamen bir kurgudan ibaret’ olduğunu düşünmüyorum. Tanıdık bir başka ben’e yeniden kavuştum. İlk gençlik yıllarımda olduğu gibi, ‘Kurgunun biraz olsun yönlendirilebileceği’ duygusuna yaklaşmaktayım. Açık denizde akıntıya karışmış bir zerrecik değilim artık. Evet suyla bütünüm; ama rengimi, kokumu, farkımı hissediyorum...

Aynada kendime gülüyorum. Sanki gökyüzündeki yıldızımı tekrar buldum. Evet evet, bu sabah, bu aynanın karşısında, aynen böyle hissediyorum. Şimdi son yoga ve meditasyon var, ardından son kez grup yürüyüşü yapıp dağılacağız. Ama ben güçlüyüm. Bir daha kendimi bu kadar zararlı yemeğe, zaman zaman hareketsizliğe bırakmayacak kadar güçlüyüm. Hayatı ve kendimi seviyorum. Yıldızım tam üzerimde; hissediyorum. Şöyle elimi uzatsam, yıldızımı avucumun içine alsam; hayat benimdir yine.

Yine.

Meyva suyu uzmanı, ‘Juice Master’ Selami Kocaman’dan öneriler 

Sigara İçenler

Bir miktar taze adaçayı, meyan kökü, yarım limon kabuğunu kaynatın. Günde sadece bir bardak için. Nefesinizin açıldığını hissedeceksiniz.

 

Baş ağrısı çekenler

Ginseng ve karanfili kaynatın, ılık hale gelince için. Ayrıca çilek yemek veya suyunu içmek çok faydalı. Baş ağrısı için çok faydalı bir başka besin de ceviz.

 

Mide rahatsızlıkları olanlar

Ökse otu, meyan kökü ve zencefili kaynatın; karışımı çay niyetine için. Maydanoz her tür mide rahatsızlığında vazgeçilmez ilacmızdır. Bolca yenebilir, veya katı meyve sıkacağı yardmıyla suyu içilebilir. Maydanoz unutkanlığa da çok iyi gelir. Yalnız önemli bir uyarı: Sakın yarım çay bardağından fazla maydanoz suyu içmeyin!

 

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler