Al Foster

Yayın tarihi: 06.07.2006
Al Foster

Al Foster

 

 

Hayatın insanın karşısına neler çıkaracağını, hangi sürprizlere gebe olduğunu bilemezsiniz. Hele bir de işin içinde jazz müziği varsa sürpriz faktörü kişiyi gerçekten bilinmeyen bir aleme götürür. 

Al Foster’ın İstanbul’a geleceğini öğrendiğimde Rusya’da idim. Zuhal beni telefonla arayıp onunla röportaj yapıp yapamayacağımı sorduğu zaman ilk işim önümdeki takvime bakmak oldu. Çok şükür ki, o ben döndükten bir gece sonra İstanbul’a geliyordu Zuhal’e telefonda bir aksilik çıkmazsa döner dönmez Nardis’teyim dedim. Dedim ama kaderin bu sefer bana neler ördüğünü bilmiyordum.

Bizde bir söz vardır, yiğidin namı önden gider diye. Al Foster’in namını bir kere de Milliyet gazetesinin değerli yazarı sevgili arkadaşım Murat Beşer’in kıvrak ve dolu dolu kaleminden okuyarak hazırlıklarıma başladım:

Kadrosunda birbirinden değerli müzisyenleri; trompette Eddie Henderson, tenor saksofonda David Jensen, piyanoda Sam Yahel, basta Doug Weiss’i bulunduran Al Foster Quintet, şüphe yok ki, 23 ve 24 Mayıs akşamları Nardis’in altın sayfalarından birine imza atacak. Jazz davulcularının aslen birer yıldız oldukları, jazz - rock tarzının yükselişiyle birlikte anlaşıldı. Bir anlamda o zamana değin katarın arkasında kalan vagonların intikamı gibi bir şeydi bu durum. Neredeyse her şey onların üzerine basarak yükseliyor, ama ağacın uzak dalındaki olgun meyveleri başkaları topluyordu. Madem enerji onlardan alınıyordu, o halde onlar da kendilerini gösterecek fırsatı değerlendirmeliydi. 

Bu fırsatı en iyi kullananların başında yer alan Al Foster, yetmişli yıllarda olduğu gibi seksenli yıllarda da jazz - rock’ı doruğa çıkardığı anlarda Miles’ın yanındaydı. Jazz’a monte edilmiş yırtıcı ve sarmalayıcı funk’ın vazgeçilmez eşlikçisiydi o, Miles için. Zamanın gerisinde kalmamayı becermiş; funk davulunun en sade örneklerini vermişti “Decoy” ve “We Want Miles” albümlerinde.

Miles’ın müzikal ekseni onun üzerine kurulmuş, parça kurguları onunla gönyesine oturmuştu. Bu kusursuz eşlik uçuruyordu Miles’ı adeta; birbirleriyle öylesine bütünleşmişlerdi ki, Foster, Miles’ın kestirilemeyen ani değişimlerine, şartlı refleksleri ve gayri ihtiyari seyreden el melekesine uyum sağlamakta zorlanmıyordu. Jazz  rock ritimlerinin yırtıcılığına hiç kimse Foster kadar swing duygusunu yakıştıramıyordu. Tipik bir Oğlak insanı olan bu deneyimli adam, “düşman kamplar” olarak bilinen jazz rock’ı ve mainstream jazz’la barıştırmıştı. Side-man’lerin (eşlikçi) kralıydı; jazz hatıralarında yer alan en mutlu fotoğraflarda, Thelonious Monk, Sonny Rollins, Herbie Hancock, Dave Holland, Joe Lovano, Chick Corea, John Scofield, Gil Evans, Sting, John McLaughlin, Ray Brown, Michel Petrucciani, Michael Brecker, Dexter Gordon, McCoy Tyner gibi müzisyenlerin yanında hep o vardı. Bugünlerde turladıkları Avrupa’dan Nardis’e uzanacak olan 62 yaşındaki Al Foster ve topluluğu, ilk dönem Miles günlerinin parçalarını yorumlayacak. Biz konunun ehemmiyetini sanırım belirttik; tanıklık edemeyenler sonradan hayıflanmasın.

Doğrusu benim hayıflanmaya hiç ama hiç niyetim yoktu, ancak Al Foster 23 Mayıs günkü o ilk konsere ne yazık ki uçağını kaçırdığı için gelemedi. Gerçi o ilk gece Nardis’te çalan nöbetçi davulculardan Ferit Odman planlanan konserin aksamamasını sağladı ama onu görmeye gidenler hayıflandı. Röportaj planımızı 24 saat erteledik ve ben ertesi gün Nardis’e çadır kurmak üzere vardım. Ama bu sefer de onu yakalayamadım çünkü sound check yaptıktan sonra biraz dinlenmek üzere oteline dönmüştü. Tek şansım konserden önceki 15 dakikada ona yaklaşmak olacaktı ama bu da mümkün olmadı. Teybimi cebime sokup ben de herkes gibi konseri izlemeye başladım. İlk set bittiğinde tüm jazz tayfası nefes nefese kalmıştı, röportaja gelince artık onun badem olduğunu düşünüyordum. Al Foster biraz nefes almak için kapıya doğru yürüyünce içimden gelen bir dürtü ayaklarımı ona doğru sürükledi. Derdimi anlattım ve bana 15 dakika ayırıp ayıramıyacağını sordum. Gözlerime derin bir şekilde baktı, o an aramızda bir köprü kurulduğunu hissettim. Sonra bana dönüp ‘adamım, çok terliyim, biraz hava almak istiyorum, eğer bana dışarıda böyle bir yer bulursan ben varım’ dedi.

Atalarımız ihtiyaç herşeyin anasıdır demişler, o an Al Foster’ın koluna girip dışarı çıkarttım, tam olarak ne yapacağımı da bilmiyordum. Birden aklıma Nardis’in yanındaki açık otopark geldi. Birlikte oraya gittik, otopark görevlisine durumu anlattım, adam Nardis’in yanı başında yaşadığı için zaten onun hayatında sürpriz diye bir kavram yoktu. Hiç terddüt etmeden kendi odasının yanındaki bir Renault Clio Symbol’ün arka kapısın açtı ve jazz müziğinin efsanesi misafirimizi oturttu. Arabanın arkası dar olduğu için benim oraya girme şansım yoktu, ben de onun dışarı attığı tabureyi altıma çektim ve teybi açtım. Önce ona İstanbul’a hoş geldin dedim ve jet lag dışında kendisini nasıl hissettiğini sorarak röportaja başladım.

şimdi okuyacağınız şeyler ise o muhteşem 15 dakikanın kağıda dökülmüş halidir: 

Teşekkür ederim adamım, tahmin ettiğin gibi çok yorgunum, dün uçağımı kaçırdığım için bir gün geç geldim, epey uykusuz kaldım. Arkadaşının yazdığı şey doğru değil, 18 Ocak 1944 doğumluyum, yani senin anlayacağın 63 yaşındayım. 6 ay sonra 64 yaşıma basacağım.

Bu yaşta bir insanın çoktan torun torba sahibi olduğunu düşünerek önce bu konuya girmek istedim.

5 çocuğum ve 5 torunum var. İlk evliliğmden dört kızım var, oğlum ise ikinci evliliğimden. Oğlum 19 yaşında, kızlarımdan beş torunum oldu.

İki evlilik, beş çocuk ve dört torundan sonra kadınların erkeklerden ne beklediğini anlayabildiğini düşünüyordum ama çok yanılmışım:

Bak arkadaşım, benim hayatımda bu işler senin umduğun gibi gelişmedi. Bu yaşa geldim ama hala da kadınları anladığımı sanmıyorum. şimdi sana söyleyeceğim şeylerden şok duyabilirsin ama inan ki hepsi gerçektir. Ben çok erken evlendim, henüz 23 yaşındayken de tam dört kız babası idim. İlk defa onsekiz yaşıma girdikten bir ay sonra baba oldum. Karım ilk hamile kaldığında 16 yaşında idi, ben ise 17. Madem soru sordun ben de sana kısaca söyleyeyim, o çocukları ben 23 yaşımdan beri tek başıma büyüttüm. Karım beni dört çocukla terk etti, şimdi 39 yaşında olan kızım o sırada henüz 14 aylıktı. Ben haftada 6 akşam Playboy Club’da çalışıyordum. Beklemediğim bir sırada karım beni dört çocukla terk etti ve gitti. O gün sevgililer günü idi, işe gitmeden önce karım için eve bir pasta bırakmıştım. Sabah saat dörtte eve geldiğimde karım ortalıkta yoktu, pastaya dokunulmamıştı ve dört kızım ağlıyorlardı. Miles Davis’e gittim ve başıma gelenleri anlattım. Miles’ın kendisi de o sırada henüz 28 yaşında idi. Söylediğim şeylere ve o genç yaşta tam dört çocuk babası olduğuma inanamadı. ‘Bir müzisyen tek başına dört kız çocuk yetiştiremez, o küçük orospuları bir yere ver’ dedi. Tabi aslında çocuklar hakkında böyle düşünmüyordu, sadece bana inanmakta zorlanıyor ve içinde olduğum durumun dehşeti karşısında beni desteklemeye çalışıyordu. Çocuklarımı alıp onun evine gittim ve kendisine gösterdim. Onları görünce bana inandı ve ‘bir şeye ihtiyacın olursa beni ara’ dedi. Ben ancak o günden sonra gerçek Miles Davis’ı tanıdım. Bu Miles insanların gözündeki imajdan çok farklı bir insan idi. İnsanlar için yüreğinde yoğun duygular taşırdı. Sonra birlikte çalışmaya başladık. Bir yıl sonra beraber çalışmadığımız dönemlerde bile bana haftada 200, ayda 800 dolar para vermeye devam etti. Bu para o zamanlar için önemli bir miktardı. Miles bir kere bile bana ‘sana yardım ediyorum’ demedi. Her seferinde ‘iyi misin, bir şeye ihtiyacın var mı? ne zaman olsa beni çekinmeden ara’ demeye devam etti. Bazen bana dönüp, ben böyle çocuk büyütme gibi bir haltı beceremem derdi.

Çok güzel bir insandı Miles, insanlar onun karanlık yönleri üzerinde konuşmayı severler çünkü pek gülümsemiyen bir kişi idi. Ama ben gerçek Miles Davis’i tanıma ve birlikte çalışma ayrıcalığına varmış bir insan olmaktan dolayı gurur duyuyorum.

İçim burkuldu, kendi kafama göre karşımdaki insana bir paparazzi tarzı sual sorarak havayı ısıtmak isterken bir çuval inciri berbat ettiğimi düşündüm. Nefes almadan ve gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadan onu izliyordum. Miles Davies’in hakkında okuduğum en önemli şey onun bir çok jazz müzisyeni için esaslı bir hoca olduğu idi. Karşımda daracık bir koltukta oturan arkadaşıma bir müzisyen olarak Miles Davis’den ne öğrendiğini sordum:

Ben aradan yıllar geçmesine ve Miles artık bu dünyada olmamasına rağmen ondan bir şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Çaldığın şeyi içten çalmak, zevk alarak ve zevk vererek çalmak, doğru notaları ve ritimleri seçmek, ben bütün bunları Miles’dan öğrendim. Ondan öğrendiğim önemli bir şey daha var, müzikte daha az olan şey aslında daha çoktur. Sade olabilerek daha çok şey iletebilirsiniz. Ben de aynı şeyleri şimdi birlikte çalıştığım müzisyen arkadaşlarıma öğretiyorum. Bu akşam Nardis’te birlikte çaldığım grup benim her zaman birlikte çalıştığım müzisyenlerden oluşmuyor. Onlardan sadece basçı Doug Weiss benim daimi eşlikçimdir. Kendi grubumda kendi bestelerimi çalıyorum. Umarım bir kere de onlarla birlikte İstanbul’a gelebiliriz. Bunlar benim Miles ve Monk gibi idollerime ithaf etmiş olduğum besteler.

Ancak Miles ve Monk dışında da bir çok beğendiğim müzisyen var. Sonny Rollins, John Coltrane, Mc Coy Tyner, jazz’da yaratıcılık sınırlarını zorlayan insanlar, ilk idolüm olan Max Roach, Elvin Jones. Ben davul çalmaya Max Roach yüzünden başladım, onu Clifford Brown ile Cherokee’yi çalarken dinleyince işte bunu yapmak istiyorum dedim. O sırada 12 yaşındaydım. O günden sonra da hiç durmadan çalıştım.

Al Foster’ın nasıl bir tempoda çalıştığınının sonucunu ben de biraz önce Nardis’teki diğer jazz severler gibi görmüştüm. Olağan üstü kıvrak ve rahat bir şekilde çalıyor ve kendisi ile birlikte çalan herkesi rüzgar gibi arkasından sürüklüyordu. Ama bir an aklıma içinde olduğumuz dünyanın jazz’ı nereye sürüklediği takıldı ve ona jazz’ın günümüzde nereye gittiğini sordum:

Bak dostum, zor bir soru sordun. Ben sana günümüzde jazz’ın hangi yöne gittiğini söyleyemem çünkü o müziğin bir parçası değilim. Ben geçmiş dönemin, yani 1950 li 60’lı yılların jazz’ının bir parçasıyım. Kendi grubumla yaptığım müzik de bu dönemin jazz müziğini sürdürüyor. Günümüzdeki jazz müziğinin bir kısmını ben de seviyorum ama çoğundan da hoşlanmıyorum. Art Blakey ve Elvin Jones’ın müziğinde hissettiğim swing duygusunun bugünün jazz müziğinde eksik olduğunu düşünüyorum. Görünüşüne bakılırsa sen de benim neslimdensin ve ne demek istediğimi anlarsın.

Ben jazz’ın altın çağının müzisyenleri ile birlikte olmanın ayrıcalığını yaşadım, ve bundan gurur duyuyorum. Sonny Rollins, Miles Davis gibi insanların ellerini sıktım. Ben kendim bir usta değilim ama Philly Joe Jones, Max Roach, Jack de Johnette gibi eski ustaların, Bill Stewart gibi yeni ustaların yanında, çevresinde bulundum.

Ben kendi bildiğim yönde gitmeye devam ediyorum. Her gün egzersiz yapıyorum. Bak bu yaşıma geldim, çalışma konusunda hala hayatımda değişen bir şey olmadı. Hala, hergün davulumu daha iyi şekilde çalmaya çalışıyorum. Daha iyi derken sakın yanlış anlama, Elvin Jones’dan daha iyi olmayı kast etmiyorum. Önemli bir şey aklıma getirdin, genç davulculara söyleyecek bir iki sözüm var:

Her zaman olabildiğinizin en iyisi olmaya çalışın. Ama hiç bir zaman herhangi bir geçmiş ustadan daha iyi olmayı hedeflemeyin. Çünkü olaya böyle yaklaşırsanız yaptığınız müziğe olumsuz bir şey eklemiş olursunuz. şunu hiç bir zaman unutmayın ki, siz sadece kendiniz olabilirsiniz, hiç kimse kendisinden başka bir insan olamaz. Kısacası her zaman daha iyi çalmaya çalışın, geçen sene çaldığınızdan veya dün gece çaldığınızdan daha iyi olmaya çalışın ama kafanızda bir takım anlamsız yarışmalara girmeyin. Yok falancadan daha hızlı çalarım, yok şu tekniğim filancadan daha iyidir demeyin. Böyle yaparsanız ortaya koyduğunuz şey samimi olmaktan çıkar. Çok kişi Miles gibi çalmaya çalışır. Halbuki Miles bazen tek bir nota çalarak herkesin ayağını yerinden kesebilirdi. Dizzy Gilespie Miles için şöyle derdi: Miles her çaldığı notaya anlam verir. Gösteriş yapmaz ama anlam verir. İşte bu yüzden dünyanın her tarafında Miles Davis ölümünden bunca yıl sonra bile sevilmeye devam eder.

Etrafımızda bazı insanlar olduğunu fark ettim. Bunlardan birisi Al Foster’i içine oturttuğumuz arabanın sahibi idi. Ancak çocuk durumumuzu anlamış ve tıpkı bir ayin izler gibi sohbetimizi dinliyordu. Yavaşça teybin sayacına baktım, zaman uçup gidiyordu ve karşımdaki güzel insanın hoş görüsünü daha fazla zorlayamazdım. Jazz’ın gittiği yeri öğrenmiştim ve bu sorunun devamı olarak ona bir müzisyen gözünden dünyamızın nereye gittiğini sordum:

Bak bu da zor bir soru, ne söyleyebileceğimi bilemiyorum. Anlamıyorum, 2006 yılındayız, teknoloji bu kadar ilerlemiş bir halde, insanlar düne göre çok daha eğitimli, ama öyle gözüküyor ki insanlar olarak hergün birbirimizden daha çok nefret ediyoruz. Benim son zamanlarda konserlerimden sonra söylediğim bir sloganım var:

Bayanlar ve Baylar, birbirimizi anlamak ve geçinmek için ihtiyacımız olan şey daha çok sevgi, barış ve jazz’dır.

Benim için bu gerçekten de böyle. Ne yazık ki günümüzde herkesin biribirinden korktuğunu ve yok etmeye çalıştığını görüyoruz. Ancak şurası muhakkak ki gün gelecek ve dünya bu anlayış ile daha iyi şeylere varmamızın mümkün olmadığını görecek. Çatışmalar ve savaşmak hiç bir şeyi çözmüyor. Onlar sadece her neslin bir öncekinden daha çok birbirlerinden nefret etmesine sebep oluyor. Bu kadar.

Yanımıza yaklaşan bir kişi konserin başlamak üzere olduğunu hatırlattı, ben bu cümleyi karşımdaki arkadaşıma tercüme etmedim. Ona son bir soru sormak istiyordum. Ona hayatının geri kalan bölümünde elde etmek istediği bir şey, veya gerçekleştirmek istediği bir idealinin olup olmadığını sordum.

Artık 63 yaşındayım ve daha ne kadar yaşayacağımı bilemiyorum. İnsan hayatı her an sona erebilir. Bak son günlerde bir çok arkadaşımı kaybettim, kim bilir. Belki de sıra bana gelmiştir. Geçen hafta John Hicks öldü, henüz 60 yaşında idi. Don Alias da öyle, galiba onunla aynı yaştaydık. Jacky Mc Lean de artık aramızda değil, o da 72 yaşında idi.

Bundan sonra hem kendim mutlu olmak istiyorum hem de çocuklarımı ve torunlarımı mutlu etmek istiyorum. Bir çok önemli müzisyenin albümlerinde çaldım, şimdi de kendi adıma bir kaç albüm yapmak ve onlarda kendi bestelerime yer vermek istiyorum. Tabi her zaman olduğu gibi tanrıdan beni daha iyi bir insan ve müzisyen olmam için yardım etmesini diliyorum.

Ona elimi uzattım, çıkmasına yardım ettim ve sarılarak teşekkür ettim. Otopark görevlisi konuştuğumuz dili anlamamıştı ancak aramızdaki duygu alışverişini hissettmişti. Bana bakarak Abi, şu konuştuğun adam çok sıkı birine benziyor dedi. Sonra Al ile birlikte Nardis’e döndük ve kapıda sarılarak vedalaştık.

O içeri girerken basçı Doug ile karşılaştık, hızımı alamadım ve ona Al Foster ile çalmanın nasıl bir duygu olduğunu sordum, cevabı biraz evvel yaşadığım şeyi çok güzel ifade ediyordu:

Onunla çalmak inanılmaz ve müthiş bir duygudur, hatta seksten bile güzel olduğunu söyleyebilirim, şey... tabi, ki bu duruma göre değişebilir. O kişiliğiyle müzisyenlere kendisi ile birlikte çalmayı kolaylaştırıyor, ve herkese sonsuz bir destek veriyor. Bir basçı olarak bana da büyük bir destek verdi. Onun verdiği cesaretle çaldım ve kendimin kim olduğunu keşfettim.

O akşam birlikte çaldıkları piyanist Sam Yahel ile de kapıda karşılaştık, ve onun da bu sözlere ilave edeceği şeyler vardı:

Al ile çalarken her şey son derece doğaldır, sadece onunla birlikte çaldığınız anı hissederseniz ve ondan gelen duygulara tepki verirsiniz. Başka şeylere yer veremezsiniz. Asıl olan içinde olan anı yaşamaktır ve Al bu anlayışın çok güzel bir örneğidir.

Aynı sözlerin bir çok müzisyen tarafından Miles için de defalarca söylendiğini biliyordum. Kısacık bir onbeş dakika içerisinde başka dünyalara gitmiş ve dönmüştüm, ancak artık aynı insan olmayacağımı biliyordum. Hemen aldığım ışığı yansıtmaya başladım: Bayanlar ve baylar, birbirimizi anlamak ve geçinmek için ihtiyacımız olan şey daha çok sevgi, barış ve jazz’dır.

43-SAYI_01- Jazz Temmuz 2006 » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler