Delta ve Chicago Blues

Yayın tarihi: 26.07.2006

Delta ve Chicago Blues

 

Blues müzik, daha ilk ortaya çıktığından itibaren iki ana kulvarda gelişti. Bunlardan ilki Mississippi Delta’sındaki versiyonu, kısaca Delta Blues olarak biliniyor. Blues’un diğer ana damarı ise Chicago Blues olarak gelişti. Genellikle gitar veya armonika olmak üzere sadece tek bir enstrüman kullanan Delta Blues’cuları metal ya da cam ‘kaydırma’lar kullanarak notaları düzleştiriyordu. Bu yeni ‘sound’ Elmore James ve Charlie Patton gibi türün ilk büyük öncüleri tarafından yaygınlaştırıldı.

 

İş aramak ve 1800’lü yıllarda ilan edilen özgürlüğün ardından kuzeye göç eden siyahlar, aslında biraz yavaş bulmaya başladıkları Delta Blues’u da beraberlerinde götürdü. Chicago kahvehanelerinde ve küçük barlarında çok daha fazla tempo kazanarak bambaşka bir biçim alan Delta Blues, artık Chicago Blues olarak adlandırılmaya başladı ve bir yandan daha ‘kentli’ bir içerik kazanırken, öte yandan da çok daha karmaşık bir forma büründü. Chicago Bluescuları birden fazla enstrüman kullanıyor ve bütün enstrümanların seslerini yükseltiyorlardı. Bu türün en somut örneği hiç kuşkusuz ‘Boogie Kralı’ olarak da bilinen ünlü Bluescu John Lee Hooker’dır. Aslen kendisi de Delta’lı olan Hooker iş aramak için gittiği Detroit bir çok bluescuyu derinden etkilemiştir. Bunlar arasındaWillie Dixon, Howlin’ Wolf gibi geleceğin önemli isimlerinin yanı sıra, kısa bir süre sonra bir efsane haline gelecek olan Muddy Waters da bulunuyordu. ‘Saf coşku ve duygu’yla dolu şarkılarıyla Waters 1950’li yılların başlarında Blues’un yıldızı haline geldi ve 1960’lara kadar da kendi grubuyla çalmaya devam etti. Muddy Waters özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Chicago Blues’un ‘başpiskoposu’ sayıldı ve bugün çoğu halen sahnede olan bir çok şarkıcı ve grup üzerinde derin izler bıraktı. The Rolling Stones, ZZ Top, Van Morrison bunlar arasında sayılabilir. Waters ayrıca aynı zamanda dostları olan Jimi Hendrix, Eric Clapton ve Stevie Ray Vaughan gibi bu türün ikinci jenerasyondan ‘pop’ yıldızlarıyla birlikte Delta Blues ile yeni versiyonu elektronik Chicago Blues arasında bir köprü işlevi görmüştür.

 

1960’lı yıllarda Amerikalı ve Avrupalı beyaz müzisyenlerin ‘keşfettiği’ işte bu ‘kentli blues’du. Paul Butterşeld Blues Band, the Rolling Stones, the Yardbirds, John Mayall's Bluesbreakers, Cream, Canned Heat ve Fleetwood Mac gibi gruplar, siyah bluescuların ülkele hakim ırkçı hava nedeniyle asla yapamayacağı bir şeyi başararak bu müzik türünü genç kuşaklarla tanıştırdı. Bu yıllardan başlayarak Rock müzik de bluesla ilgilenmeye başladı. Eric Clapton, Jimmy Page, Jimi Hendrix, Eddie Van Halen gibi rock gitaristlerinin kendi tarzlarını blues üzerine kurmaları bu dönemde gerçekleşti. Böylece Blues’un yepyeni bir dinleyici jenerasyonu kazanması da mümkün oldu. Bir armonik farklılık mı , felsefe mi? Beyaz Köle tacirleri Afrikalı köleleri tutsak alıp Amerikaya getirdiğinde aslında bedava işgücünden çok daha fazlasını getirdiklerinin farkında değildi kuşkusuz. Afrika kültürü ve müziğinin kısa sürede Avrupa kültürleri ve müziğiyle harmanlanarak, Birleşik Devletler’de istisnai bir alt kültür yaratan Gospel müziğine yol açacağı da o zamanlar tahmin edilemezdi. Oya bugün özellikle Amerika kıtasında çalınan modern müziğin hemen her türü kökenini ‘Geleneksel’ Afrika Müziğinde bulur. Afro-Amerikalı müzisyenlerin Afrikalı kölelerden karşılıksız aldıkları müzikal tarz, zaman içinde Blues, Jazz, Rock and Roll, Soul, Reggae ve Rap gibi her biri kendi alt kültürünü yaratan dev akımları doğurdu. Aslında Blues müziğin tam olarak ne olduğu konusunda bir çok farklı görüş var. Kimilerinin farklı bir skala yapısı, kimilerinin bir armoni farklılığı ve hatta kimilerinin bir felsefe olarak tanımladığı blues, en genel anlamda, Batının perdeli akoruyla armonize edilmiş Afro-Amerikan kökenli bir makamsal ezgi olarak tanımlanıyor. Son derece kişisel, cinsel göndermelerle dolu ve genellikle ihanet, terkedilme ve karşılıksız aşk temalarını işleyen ya da işsizlik, açlık, evden ayrılış, yalnızlık ve düş kırıklığı gibi mutsuz durumları anlatan sözleri ise adeta bir felsefe katına yükseltilmiş durumda. Öte yandan türün ilk örnekleri ritmik açıdan son derece düzensiz ve genellikle söz yapısını izleyen bir model sunar. 1920 ve 30’lu yılların efsane bluescuları Charley Patton, Blind Lemon Jefferson, Robert Johnson ve Lightnin’ Hopkins’in şarkılarında bunu görmek mümkündür.

 

Sonuç olarak blues müziğini tanımlama çabasının önündeki ‘akademik’ ve ‘teknik’ engeller bir kenara bırakılacak olursa, bu türün ne caz müziğinin gelişim serüveni içindeki bir dönemi, ne de caz söylemenin özgün bir tarzı temsil etmediği ortadadır. Kimileri onu ‘Blue Skala’yı kullanan bir müzik türü, kimileri major skalaya uygulanmış bir perde tekniği, kimileriyse karakteristik özelliği seçtiği şarkılar olan bir müzik türü olarak tanımlıyor. Blues’u müziğe bir yaklaşım, bir felsefe ve bir dil olarak tanımlayanların da sayısı hiç az değil. Tıpkı bu müzik tarzını, kökleri savaş sonrası Güney Amerikasında yaşayan siyahlara kadar giden tüm bir müzik geleneği olarak tanımlayan ‘sosyolojik’ yaklaşımların az olmadığı gibi. Ancak bu tanımlardan hangisi tercih edilirse edilsin, Blues’un ortak paydası değişmiyor: Tarihin en büyük zalimliklerinden birine uğrayarak kendini bir anda köle konumunda bulan Afrikalı siyahların güçlü kişisel tutkularını, içinde bulundukları kaos ve yalnızlığı anlattıkları bir hüzünlü çığlık.. Ya da belki de, Muddy Waters’ın söylediği gibi, “Eğer müzik hiç olmasaydı, bu dünya yaşanmayacak kadar hüzünlü bir yer olurdu”

 

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler