Behçet Necatigil

Yayın tarihi: 19.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Behçet Necatigil

 

 16 Nisan 1916 İstanbul - 13 Aralık 1979 İstanbul

İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

Kars, Zonguldak ve İstanbul eğitim enstitülerinde öğretmenlik yaptı.

Varlık dergisinde yayımlanan şiiriyle edebiyata atıldı ve şiirimizin çağdaş

ustaları arasında yer aldı. Kent insanının gündelik yaşantısını, bireyin

sorunlarını, kendine özgü dili ve biçimiyle işledi. Şiir dışında radyo oyunları

ve Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü gibi başvuru kitapları hazırladı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Kapalı Çarşı (1945), Çevre (1951), Evler (1953), Eski Toprak (1956), Arada (1958),

Dar Çağ (1960), Yaz Dönemi (1963), Divançe (1965), İki Başına Yürümek (1968),

En/Cam (1970), Zebra (1973), Kareler Aklar (1975), Sevgilerde (1976),

Beyler (1978), Söyleriz (1980)

 

 

KIR ŞARKISI

Tam otların sarardığı zamanlar-

Yere yüzü koyun uzanıyorum.

Toprakta bir telâş, bir telâş-

Karıncalar ötedenberi dostum.

 

Ellerime hanımböcekleri konuyor,

Ne şeker şey onlar.

Uç böcek, uç böcek diyorum,

Uçuyorlar.

 

Pan’ın teneffüsü bile

Ilık - - okşamakta yüzü.

Devedikenleri, çalılık vesaire,

Bir âlem bu toprakların üstü.

 

Tabiatle haşir neşir,

Kırlarda geçen ikindi vakti.

Sakin-dinlenmiş-rahat

Bir gün daha bitti.

 

SOLGUN BİR GÜL

DOKUNUNCA

Çoklarından düşüyor da bunca

Görmüyor gelip geçenler

Eğilip alıyorum

Solgun bir gül oluyor dokununca.

 

Ya büyük şehirlerin birinde

Geziniyor kalabalık duraklarda

Ya yurdun uzak bir yerinde

Kahve, otel köşesinde

Nereye gitse bu akşam vakti

Ellerini ceplerine sokuyor

Sigaralar, kâğıtlar

Arasından kayıyor usulca

Eğilip alıyorum, kimse olmuyor

Solgun bir gül oluyor dokununca.

 

Ya da yalnız bir kızın

Sildiği dudak boyasında

Eşiğinde yine yorgun gecenin

Başını yastıklara koyunca.

 

Kimi de gün ortası yanıma sokuluyor

En çok güz ayları ve yağmur yağınca

Alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda.

Uzanıp alıyorum, kimse olmuyor

Solgun bir gül oluyor dokununca.

 

Ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda

Akşamlara gerili ağlara takılıyor

Yaralı hayvanlar gibi soluyor

Bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor

Yollar, ya da anılar boyunca.

 

Alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece

Kımıldıyor karanlıkta, ne zaman dokunsam

Solgun bir gül oluyor dokununca.

 

BARBAROS MEYDANI

Biliyorum, ayıp ve mânasız

Ama peşlerinden gidiyorum

Gezmiye çıktıkları vakit

Ana kız.

 

Utanır da belki

Anasının sırtındaki

Yeldirmeden,

Kız bir adım önde gider

Sezdirmeden.

 

Beşiktaş’ta Barbaros Meydanı

Sağı anıt, solu türbe

Ortası kare şeklinde.

Parkıdır yoksulların

Bilhassa yaz ayları.

 

Fidanların, mezarların önünde

Yontulu taşlar çepçevre,

Yer yer banklar konulmuş

Meydana dolmuş millet,

Sıra sıra oturmuş.

Ah genç kız kalbi,

Sıralara bakar elbet.

 

Meydanın ilersi deniz kıyısı

Karaya çekilmiş kayıklar,

İskele gazinosu yanda

Sulara dökülmüş ışıklar,

Üsküdar şu karşısı..

 

O nemli topraklara

Ana çöker yorgun argın,

Kalmış gözü arkada,

Kendi ayakta kızın.

 

En gürültülü şarkılar

Çalarken plâkta,

Onlar orda oturur

Denize bakarlar.

Avunmaya muhtaç bu gençlik

Ey kız anası ihtiyarlar,

Ey denizlerden esen serinlik.

(Çevre)

 

 

BARBAROS MEYDANI

II.

O dediğim yere yaz mevsiminde

Geceleri sık sık giderdim.

Elektrik direkleri dibinde

Toplananlar yok şimdi.

Toz toprak içinde

Güreş eden çocuklar,

Top oynıyanlar yok şimdi.

Kol kola gezinen genç kızlar,

Peşlerinde dolaşanlar yok şimdi.

 

Garip adamlar görürdüm:

İçmiştiler, müthiş.

Zayıf kadınlar görürdüm:

Bitmiştiler, bitmiş.

Kalabalık aileler

Evlerinde duramamış,

Kalkıp gelmiştiler.

 

O dediğim deniz kenarında

Yavaş sesle konuşan

Kadınlar otururdu.

Kahkahayla gülüşen

Genç kızlar bulunurdu.

Hovarda, hoyrat itişen

Delikanlılar dururdu.

 

Böyle miydi o vakitler burası

Mezarların, fidanların önünde

Beşiktaşın fakir fukarası

Hava alır, eğlenir, dinlenirdi.

 

Gece yarısına doğru

Barbaros meydanı halkı,

Evlere dağılırdı

Erkekli kadınlı.

(Çevre)

 

 

GÜLÜŞLERİ

Dedeler, nineler gülümser utangaç,

Torunlarını severken.

Gelinlere, oğullara bakışlarında yansır

Kendi gençliklerinden bir gece

Bilirim.

 

Çırpınan bir kelebek kanadı mıdır

Sevdiğinin elini tutan elinde?

Duyar gibi o gizli seslenişi çağlardan:

-Örselenir, zedelenir ne kadar kollasan

Bu büyülü nakışlar bir tutam toz olacak!-

Severken bir genç kızı delikanlı

Dalgın, titrek gülümser

Bilirim.

 

Uykusunda, uyanık, seyredilen bir çocuk

Gülümser masum.

Yıllar sonra bileceği yakınlığı o yaşta,

Anne baba arasında adlandıramadığı

Bakışları, ilgiyi şimdiden anlar da

Gülümser

Bilirim.

 

Yaşanmamış geçmişleri doldurur gönle,

Parlayan yüzükler altın sarı, eski.

Gülümser bir zamanlar annesi gibi pembe,

Parmağına takılı halkada, gözlerinde

Bütün ölmüş kızların eskimez sevinci,

Gülümser nişanlı kız

Bilirim.

 

Dalgalı denizlerin fırlattığı tekne

Parçalanmış yatarken kumlar üstünde;

Dinler bir gencin aşkla yaptığı savaşı,

İşte yine açık kapalı pencere

İşte yine yıkıntılar önünde

Kendi yanık günlerini hatırlar

Yaşar dinmiş acıları yeniden,

Dinler ve gülümser Yaşlı

Bilirim.

 

 

KUĞULU GÖL

Saysak olacağı sekiz on gecedir

Ancak o kadardı, candan istediler.

 

Bilsek, öncekiler de bizim gibi miydiler?

Kirli badanalardan silinmiş gülüşleri,

Bir ölü sessizlik kalmış onlardan arda.

Bilsek, aynı ürkek parıltılar mı vardı,

Gecenin bir yarısı bu eski evde

Usulca yakılan lâmbalarda?

 

Hangi gizli ayışığı bazı gecelerde

Yükseltir denizleri yatak kıyılarına?

İkili dilekleri kamçılar ılık su

-Haydi, gel!

Sonra aynı anda beraber, haydi!

 

Saçlar solar serpintiler bitince...

Yorgun uzar bir düşünce: Burdaki bu,

Aynı kısık soluklardan sonra

Yüzyıllar önce, yine böyle uyuyordu.

 

Senin sevmelerin ne kadar çoktu aslan

                                                                         Zeus!

Kimi boğa, kimi kuğu biçiminde.

Senin yaklaşmaların ne kadar değişik,

Amphitryon ya da altın yağmuru...

 

Şimdi nerde o sayısız

Aldattığın dertli Hera,

Nerde bindiğin azgın atlar?

Neden sıkıntıyı, hüznü, pişmanlığı getiriyor

Gecesefalarının açtığı saatler?

 

 

ŞİMDİ DEĞİL SONRA

Ürperen sokakları süpüren tipide

Yürürken hızlı

Şimdi değil sonra

Vurur yüzünüze aralık kapımdan

Bir garip yaz sıcaklığı.

 

Bir an durursunuz beklemiyor gibi bunu

İçeriye girseniz

Şimdi değil sonra

Yaşamak telâşı çekip götürür sizi

Esen soğuk rüzgârda.

 

Şimdi değil sonra

Bakarsınız yaşamak bir gün bırakıverir

Sizi benim yollara.

Bir zamanlar kayıtsız önünden geçtiğiniz

Eski kapı

Çıkar sisler içinden karşınıza açık.

Sahi

İçerde

Sizin de

Hayatınız vardı.

 

Ve ancak o zaman anlarsınız

Yıllar önce gösterdiğim kışı.

 

Yazdı

Şimdi değil sonra.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler