Hilmi Yavuz

Yayın tarihi: 20.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Hilmi Yavuz

 

 1936 İstanbul

İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdi. Bir süre gazetecilik yaptı.

İngiltere’de BBC radyosunda çalıştığı yıllarda Londra Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde yükseköğrenimini tamamladı.

Dönüşünde Cumhuriyet, Milliyet, Yeni Ortam gazetelerinde eleştiriler,

incelemeler yazdı. Mimar Sinan Üniversitesi’nde ve Boğaziçi Üniversitesi’nde

öğretim görevlisi olarak çalıştı. Yeditepe, a, Varlık, Şiir Sanatı, Papirüs gibi

dergilerde göründü. Kendine özgü sesiyle Türk ve dünya şiirinin deneyimlerinden

damıtılmış ürünleriyle şiirimizin yetkin örneklerini verdi.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Bakış Kuşu (1969), Bedrettin Üzerine Şiirler (1975), Doğu Şiirleri (1977),

Yaz Şiirleri (1981), Gizemli Şiirler (1984), Zaman Şiirleri (1987), Söylem Şiirleri (1989),

Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize (1989), Ayna Şiirleri (1992), Çöl Şiirleri (1996),

Akşam Şiirleri (1998)

 

YOLLAR VE ZAMAN

sen bir yalnızlığı koşup gittin de

bir yerde buluşulur diye, belki de.

 

elbet buluşulur, orda, o yerde...

bir hüzün töreniyle kutlanır

bulunur bir şeyler ve saklanır

saklanan Zaman mı, yoksa yol mudur

                        aranır bahçelerde ve şiirlerde?

 

kimbilir ki dün’dür, ölgündür kalbimiz

yollarsa her zaman biraz küskündür

                        yokuşlarda ve inişlerde.

Zaman’dır seni sardığım kumaş

bekledin, örtülsün, ki yavaş yavaş...

 

erguvandın, kayboldun dilegelişlerde.

 

 

AYNALAR VE ZAMAN

erguvanlar geçip gittiler bahçelerden

geriye sadece erguvanlar kaldı

 

şair! bahçelere özenecek ne vardı?

işte tenhâ her yanımız, hep tenhâ

ne aradık sözcüklerin kuytularında

ne bulduk soldukça çoğalan dilimizde?

Zaman’ın sırı hâlâ duruyor olmalı ki üzerimizde

biz bakınca görünen aynalardı

 

nasıl var olduysanız öyle kayboldulardı

bir yazın tiniyle bir güzün bedeni

hem birleşti hem de ayrıldı sizde

şair! gördünüz kimbilir kaç aşkın battığını

o derin sulara kapılmış şiirlerinizde...

nedeni, ne kayalar ne fırtınalardı:

 

kuytulardı, geçip gittiler sözlerimizden

geriye sadece kuytular kaldı

                                                   (Zaman Şiirleri)

 

 

SİZE BAKMANIN TARİHİ

size bakmanın tarihi! siz

bir gonca kadar kendiliğinden

                        yazılmış olmalısınız

derin, korkunç ve ergen

kalbim, sevdalara sığmayan kalbim

bir dağı içeriyor geçerken

siz o dağa sanki kış

ve sanki bıldır yağan karsınız

umarsız sözcüklere bulanmış

 

size bakmanın tarihi! siz

bir keteni köpürten yaz

                        ve inanılmaz

yalnızlıklarsınız: sadece

sizin olan o vahim, o beyaz

ve kuytu gurbet sesleriyle

işlenmiş yazdıklarınız

ve yanık, kavrulmuş dizelersiniz

kimbilir hangi sevdalara dolanmış

 

size bakmanın tarihi! bir

kalbime güvensem sizi hep

okurdum ben... ama nedense

hep aynı hüzün ve

                        hep aynı tutkuyla

bakmayı bilmediğimden, ne yapsam

                        bir ilenç, bir kargış

gibi ardımsıra geliyor şairliğim

o solgun yolculuğa adanmış

 

 

HİLMİ’NİN ÇOCUKLUĞU

Hilmi diyor ki yeminler

Bana çeşmeleri hatırlatır

Tabut kalın ciltli bir kitaptır

Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu

Usulca bırakılan denize?

 

Hilmi diyor ki ben

Ucuz hüzünler kiralardım

Alyanak bir kuklacıdan

Gök binlerce mavi şapkadır

Senin de şapkan mavi miydi

O günlerde?

 

Hilmi diyor ki annem

Çiçek işlemeli bir lâmbaydı

Karartma gecelerinde

Sen de denizleri anlıyor muydun

Yatağa girmeden?

                            (Bakış Kuşu)

 

 

ANI-SONNET

aynalar dolaşıyor, bu kentin aynaları;

sözlerim sisli sözler ve aşklar kırılmada;

aşklardan isteniyor, âh orda olmaları...

kendini odalara benzeten odalarda,

aynalar göğe ağar, bu kentin aynaları;

kimi dilerse onu göstererek, buyurgan!

kimbilir hangi yazda bırakmış anıları?

sen sidre, sen son ağaç, yeşil döşek ve yorgan...

bilirsin, kalp gözüne ayn’a gerek... -ve soru-

lar uzuyor ısra’da... akşam çürük ve sarı

lambalar yükseliyor, sırlarla, göğe doğru;

ve toplanıp geliyor gece yolculukları...

 

âh, aşklar paslanıyor, kent saklarken onları;

bencileyin hep ayna yerine koyuyor anıları...

                                                (Ayna Şiirleri)

 

 

SIRASI GELİNCE

acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik

hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

sen ki eyvan ağıtlarda

sürekli ve ahşap bir gülümseme gibi durdun

gözlerin bozkırdan devşirme

yolların bozgundan derlenmiş

karanlık yolcusu turnaların ve kurdun

ey hüzünlere reâyâ olan derviş

 

acının vergisini verdin, gülün haracını ödedin

hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra

tarlalarla uzar gider al kısrak

gökçe çiçek tozar durur sılalarla

oysa ölüm, bir uçtan bir uca

bir uzun kervansaraydır ki

savrulur günü saati gelince

yıkılır yırtıla yırtıla

                        (Bedrettin Üzerine Şiirler)

 

 

ÇÖL ÖYKÜSÜ

‘çöl’ denilen o öyküyü

yazmak için konuşurken

sustum içimdeki türküyü...

 

anlasın doğan gün seni:

bir aşk ötekinden mi kalır?

âh, şiirin altın tüyü!..

 

hangi yalnızlık kapatır beni

var mıdır iyi bir gül, ki kovsun

o yazın içindeki kötü’yü?

                                               (Çöl Şiirleri)

 

 

 

ÇÖL VE AY

bir ince suydum, ezildimdi, basıldı

üstüme, kaldı ayak izleri suda;

bir menzilden ötekine... nasıldı

gitmek? ağırdı çöl, kuytulardı, pusuda...

 

baktılar, haramiler, çölde su’ydum;

gittimdi, kumlardı, soydular beni;

yedi askı, çırılçıplak, söylendi, duydum:

ört ketenle Mısır’ı ve Yemen’i...

 

iki menzil arasında bir menzil;

soldu çöl ve vaha, çürüdüydü, âh rezil

blue mo on! arada kaldım, beni böl,

 

ikiye... ne diye ayrılındı, yâ Ömer?

sırma gövdem di çiğdem, şakk-ı kamer...

bu ne tutkun gecedir, hüzünle beni, beni öl!..

(Çöl Şiirleri)

 

 

DOĞUNUN ÖLÜMLERİ

ölüm bir aşirettir doğuda

 

ayışığı gülden hoyrat

gölleri güzelden talandır

ve asi, durak bilmez ağıtlarıyla

uçsuz bucaksız turnalarını

kat kat gurbete dürmüş evvelbaharla

sevdası göçer olandır

 

ve bu nasıl bir serencâmdır

satılır umudu beye

hasreti bir meta gibi

                 ve alınandır

ve tuzdan, bozkırdan ninnilerini

bir çığlık gibi mengeneden mengeneye

sokup çürüten rüzgârdır

 

türküsü ki eşkıyaya geniş

ve bir kekliğe dardır

ovayı çelen bakışlı

ve bir fişekliğe dizilmiş

gibi omzu kuş nakışlı ağaçlarıyla

acıya pusu kurandır

 

ölüm bir aşirettir doğuda

(Doğu Şiirleri)

 

 

 

GİZEM

hem aldanan hem aldatan

                              olduğu zaman

                              dilden

dilin güzüdür üşür

sözün yazına karşı

kuşlar kuşlarla örtüşür

bir yaprak bir yaprağa

                              doğru uğuldar:

 

ve der ki onu yaşasan da

                              yaşatsan da bir

dağlar çoktan dağlara göçmüştür

o altın gözlü anka

hangi derin dağdadır şimdi?

bir acı, telörgünün ardında

                              bir acıyla görüşür:

 

ve der ki dilden kopan

bal örgüsü söz

hem söyleyen hem söyleten

                              olduğu zaman

bana ben o’yum dedirten

                              nedir?

 

ustam der ki sen, şair

hiç gül kopardın mıydı gülden?

(Gizemli Şiirler)

 

 

ENDYMİON

ben daima uçurumlar edinirim

bir yerden ötekine göçerken

 

işte sessiz saatlerde kederden

türemiş bir söylen

                              gibi göl

ve bağlaşığı endymion

birlikte kıvrılıp uyurlar

ana-bir acıyla ayışığı...

                              da mı birliktedirler?

 

şimdi bu uçurum illerinden

uçup göle kaçalım. kirli-olmak

bizi orda bekliyor

                              ...içimi melekler...

aşklarsa bağlanmak için iyidir

                              -ne farkeder?

 

melekler kendiliğindendirler

öyle varolurlar...

belki benim terkettiğim şiirden

artakalan bu bahçeyi

hesperid’ler yüklenir,

toplayıp yolları götürür...

                              mü diyorsun?

                              -daha erken!..

 

ben daima uçurumlar edinirim

bir yerden ötekine göçerken

(Söylem Şiirleri)

© 2018 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler