Kemal Özer

Yayın tarihi: 20.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Kemal Özer

 

 1935 İstanbul

İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki öğrenimini yarıda bıraktı. a dergisi kurucularındandır. Şiir Sanatı adında, aylık bir şiir dergisi de çıkardı. Kitapçılık ve yayıncılığın dışında, Cumhuriyet gazetesinde, Karacan Yayınları’nda çalıştı; Varlık dergisinde genel yayın yönetmenliği yaptı. Çocuklar için öyküler, röportaj, antoloji, çeviri ve gezi yazıları da yazdı. Yordam Yayınları’nı kurdu. İkinci Yeni anlayışla yazdığı şiirlerinden sonra toplumcu gerçekçi anlayışı benimsediği ürünleriyle toplumcu şiirimizin savunucusu oldu.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Gül Yordamı (1959), Ölü Bir Yaz (1960), Tutsak Kan (1963), Kavganın Yüreği (1973),

Yaşadığımız Günlerin Şiirleri (1974), Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya (1975),

Geceye Karşı Söylenmiştir (1978), Kimlikleriniz Lütfen (1981),

Araya Giren Görüntüler (1983), Çağdaş ve Boyun Eğmeyen (Seçme şiirler, 1985),

Sınırlamıyor Beni Sevda (1987), İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle (1990),

Bir Adı Gurbet (1993), Oğulları Öldürülen Analar (1995), 100 Şiir (Seçme şiirler, 1996)

 

BAÇ

sevişen biz değiliz sanki göz kapakları

sanki ilk aydınlıkta bırakıp gidenlerin

aramızda yer alan adını o gölgenin

silemez hiçbir şafak sevişme sonraları

 

sanki atılan kurşun bizi bulur gecede

bize büyür ormanı o uzayan çanların

sanki biz yan yanayız aramızda o yangın

o bir daha yakılan sorumsuz gövdemize

 

en büyük yalnızlığı göz göze gelmemizin

o her eğilişimde dünyamızın bir yeri

bırakılmaz bir yeri bırakıp gitmek için

 

ne kadar geciktirsek sanki o kadar erken

ne kadar geciktirsek bir şeyin eksilmesi

yarım kalan bir güneş sanki biz öpüşürken

(Ölü Bir Yaz)

 

 

GÜN SONU, BİR AĞIT

senden alıp gidiyor gözlerimi

gölgesi bile sığmıyor yüzüme yorgunluğun

alıp gidiyor dönmeyen atlıkarıncalar

kırların düş artığı şölencileri

sanki ben değilim baktığın kadar

karla rüzgâr alıp gidiyor geceye uygun

 

onları unutmamak bunca uzaklıktan

sarp yürekli ermişlerini boşluğun

göğe açılan yangınları unutmamak

kara bir günbatımı girişken saçlarından

yitik bir ses taşıdıkları ırmak

kırlarda tütüp duran binlerce bozgun

 

çığlıkları ağaçlara asılı

ıssızlığı yürüyenler birikmiş yoğun

herkesin yüzünde onlardan bir iz

bir kapanmaz yara ölüme karşı

kıyısına gelip durdukları deniz

damgasını yedikleri boğulmuşluğun

 

kan alıp gidiyor ışığa doğru

senden alıp gidiyor senin uğultun

geçitsiz bir başdönmesi karanlıkta

kulelerin çizgileşen uçurumu

çizgileşen o yenilgi her bakışta

açılmayı bekleyişi bir tohumun

 

düşler seni de karartıyor ey şehir

aldananlar yargılılar kim varsa unuttuğun

birer birer çıkıyorlar dalgın su yüzüne

yüreklerinden yayılan eski kır günleridir

kırçıl akşam şarkısı surların üzerinde

senin o yarı tutsak yarı tanrı yok oluşun

(Tutsak Kan)

 

 

KADIRGA

karanlığı bıraktım benim değil bu rüzgâr

artık yol almıyorum şafağında suların

kıyısı kıyım değil dışındayım zamanın

çözdü yelkenlerimi iplerinden yıldızlar

 

şimdi bir gökyüzüdür o bizans çarşıları

saraylarla avlarla kölelerle yan yana

köleler ki uzanmış her biri bir şafağa

her biri bir ağıtın vazgeçilmez uğrağı

 

o kırallar o gülen miraslı geniş yüzler

kutsal diye tapınak kurdukları o saygı

çürümüş gövdem bile onları anıp titrer

 

çoğalır bana varan beni aşan bu anı

çoğalır beni sana bir deniz evreninden

ölüme baş eğmeyen ölülerin rüzgârı

(Ölü Bir Yaz)

 

 

SENİ ANMAKLA ARTIYORUM

korkak değilim umutsuz değilim bundan böyle

değiştirdim sana yaraşmayan günlerimi verdiklerinle

 

sana yaraşmayan ne varsa bir bir çıkarıp attım

yeller esiyor şimdi o büyük karanlığımın yerinde

 

geldin kutsal bildiklerimi yeniden tanımladın

ülkemi bir bakışta bağladın güzelliğine

 

en varılmaz yerlere vardırdın ellerimi

en gizli denizleri açtın gemilerime

 

sensin artık adı bir dönülmezliği çağıran

kelimeleri ölümsüz kılan şiire.

 

 

 

KESİK KESİK

                                                          17 Ağustos 1973

Sık sık kesiliyorsa başlattığımız konuşma,

susuveriyorsak birden

bir sözcüğün yarısında,

tükendiği için değil

konuşacağımız şeyler.

Araya giren bu sessizlik,

söylememek için hiçbir şeyi

nereye varacağını bilmeden.

Çünkü bir tek sözcüğün değeri

satmaya da yetiyor bir insanı, kurtarmaya da;

öyle uzun ve karanlık bir sorgudayız ki

atmışlar yaşamın bütün köprülerini

girmişler dünya ile aramıza,

ve gün ışığını görmemiz yeniden

ya direnirsek mümkün, ya konuşursak!

(Yaşadığımız Günlerin Şiirleri)

 

 

AĞIT

annem mi bir kadın

geciken bir kadın gece yatısına

ölüm kendini göstereli babamın saçlarından

günübirlik bir kadın

üsküdar’la istanbul arasında

 

babamdı sakalıydı babamın

bir akşam göle batırdı

çıkmamak üzere bir daha

hepsi de ekmek kokardı

sayısı unutulan parmaklarının

 

akşam bir attır bütün ülkelerde

serin esmer bir attır

terkisine çocukların bindiği

(Gül Yordamı)

 

 

 

DİLİME DOLANIYOR GECE

                  ”Struga Şiir Akşamları”ndaki dinleyicilere

 

Söz almak için ayağa kalkıyorum

ve duruyorum yüreklerinizin önünde.

Kenetlenen dost elleri kutsamaya

ve uçurmaya barış güvercinlerini

hazır ağzımda sözcükler,

anlatmaya hazırım sevdamı ve ülkemi,

ırmaklar gibi taşıyıp getirdim

ürettiği bütün güzel sözleri

binlerce yıldan beri türkçenin.

Ama dökülmüyor ağzımdan işte

konuşmaya başladığım vakit

bunların hiçbiri.

Neyi söylemek istesem

dilime dolanıyor çünkü gece,

çünkü elleri kenetleyen

dostluk değil gecenin kelepçesi,

söz açmaya kalksam sevdadan

kurşunlanıp düşüyor kaldırıma çünkü

gencecik biri daha

ve kanına banıp gecenin parmakları

yazıyor adını gazete sayfalarına,

çünkü yetmiyor anlatmaya güzel sözler

yurdumun üstündeki geceyi,

yüreğimin üstündeki geceyi.

(Geceye Karşı Söylenmiştir)

 

 


BİR GÜN KONUŞMAK İÇİN

                                                               11 Ekim 1973

Kalabalığı gördüm; fışkırmış ara yollardan,

doldurmuş bir alanı göz alabildiğine.

Bir tek yüze çevirmiş bakışlarını,

kulağını vermiş bir tek sese.

 

Kalabalığı gördüm; bir tek sözle

haykırmaya hazır bir ağızdan.

Gergin yaylar gibi atılmaya hazır,

duramıyor durduğu yerde.

 

Kalabalığı gördüm; elindeki bayraklar

yatıştırıyor acısını ve öfkesini.

Yan yana getirmiyor coşkunluk

o kadar kolu bir yumruk gibi.

 

Kalabalığı gördüm; habersiz

nereye varacağından sesinin.

Dinlemek için değil de

bir araya geldiği vakit konuşmak için.

(Yaşadığımız Günlerin Şiirleri)

 

 

B İ L D İ R İ

            Yürüdüğün vakit seninle birlikte yürüsün diye,

kentlerdeki daracık sokaklar,

            geniş alanlarına çıksın diye alınterinin,

            yürüdüğün vakit değişsin diye dünya,

            ve yaşam mutlu bir türkü olsun diye

 

            dağlarda tek tek yakılan bu ateşler.

(Kavganın Yüreği)

 

 

 

ŞEMSİYELİLER

İncecik bir ilkyaz yağmuru

altında yürüyen şemsiyeliler

o kadar güveniyoruz ki birbirimize

dinip dinmediğini anlamak için yağmurun

bakacağımız yerde bir cama, bir su birikintisine

bakıyoruz birbirimizin şemsiyesine.

(Araya Giren Görüntüler)

 

 

SÖZCÜKLERLE ÇIKMAK

UNUTKANLIĞIN KARŞISINA

Bakarsınız, özetleyiverir bir tek sözcük,

insanın bakışını bir savaşa.

Dönüşür bir tek sözcüğe, bakarsınız,

geçmişteki bir olayın bütün anlamı.

Yıllar sonra, yeniden yazılmış,

bir duvarda çıkar karşınıza.

 

Düşünürsünüz, küçümsenir gibi değil,

bir tek sözcük deyip de hiçbiri;

en az bir silâh kadar yeri var kavgada.

Sözcükler olmasa, bir zaferin işlevini

nasıl çarpıtırlardı tarih kitaplarında,

ne ile süsleyip de yuttururlardı yalanı?

 

Anlarsınız, okurken yanlış bir şiiri,

kendi sesinizle dirilttiğiniz düşman

ne kadar köprü varsa, yaşamla aranızda,

biliyor önce onları atmak gerektiğini,

sözcüklerle kurulduğunu biliyor köprülerin,

geçmiş serüvenleri bugüne bağlayan.

 

Öyleyse, dersiniz, ulaşmak yetmez

nice kan ve acıdan sonra zafere,

yapmak ve kazanmak kadar savaşı

sürdürmek de gerekir düşünce ve bilinçte,

durmadan sürdürmek, çoğaltmak, tazelemek

en köklü yorumdan en küçük anıya dek.

(Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya)

 

 

NEYLE BAŞLAR İNSAN YÜZÜ?

Meraklıysan insan yüzünün tarihine

önce şunu sor ey yolcu:

 

Neyle başlar insan yüzü,

uçları güneş alevinde savrulan

saçıyla mı bir çocuğun,

sarkık avurtlarıyla mı,

kıvrılmaya hazır dudaklarıyla mı,

gücenik bakışıyla mı yoksa?

 

Bir de şunu sor:

Gücendiren ne insan yüzünü?

(100 Şiir)

 

 

BİRİKİME İNANMAK

Dalgayı haber veren yakamoz

kimin gözüne çarpar kıyıda?

Çiçeğe durduğunu kim ayırt eder

tepeden tırnağa giyinmeden ağaç?

Kimin dikkatini çeker küçücük bir bulut

güneşi kapatmadan önce?

(100 Şiir)

 

 

KUMSALDA

Kumsalda yürüyenlerin izlerini

dalgalar siliyor arkalarından

 

Birbirine seslenen iki kişinin

ne dediğini alıp gidiyor rüzgâr

 

Yine de yürüyorlar kumsalda

ayakları yeni izler açarak

 

Sesleniyor yine de birbirine

yeni sözler bularak iki kişi

(100 Şiir)

 

 

DÜLGER

Bakışın donup kalmış aşağıda,

belli uçan kuşları görmediğin.

Donup kalmış boşluktaki elin

uzanırken ördüğün duvara.

 

Yürüyorlar kırlardan sokaklara,

sımsıkı kapılardan içeri

dağlarda bekleyenler, kar altında,

ilkyazın amansız sürgünleri.

 

Baş aşağı ediyorlar ne varsa

çarşılar, sunaklar, pazaryerleri.

Toprağın horlanmış onuruyla

denize döküyorlar kenti.

 

Bakıyorsun ördüğü ellerinin

duvar değil koskoca bir dünya.

Hazır başka kentleri de yıkmaya

yeniden kurmak için yüreğin.

(100 Şiir)

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler