Nazım Hikmet

Yayın tarihi: 18.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Nazım Hikmet

 

 1902 Selânik - 3 Haziran 1963 Moskova

Soyadı “Ran”. Öğrenimini sürdürdüğü Bahriye Mektebi’nden

sağlık nedeniyle ayrıldı. Rusya'ya gitti; Moskova'da ekonomi

ve sosyoloji okudu. İstanbul'da çeşitli gazete, dergi ve stüdyoda

çalıştı. 1938'de Harp okulu davasında 28 yıl 4'aya mahkûm edildi.

1950'de af kanunuyla hapisten çıktığında yaşamını tehlikede görerek

Türkiye'den ayrıldı ve ölümüne değin Sofya, Varşova ve Moskova'da

yaşadı. Toplumcu şiirin öncülerindendir. Eserleriyle kendinden sonra

gelen kuşakların şiiri üzerinde büyük etkileri oldu. Eserleri uzun süre yasaklandı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Nâzım Hikmet'in tüm eserleri Adam Yayınlarınca derlenerek basıldı.

 

OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum

doğduğum şehre dönmedim bir daha

geriye dönmeyi sevmem

üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim

on dokuzumda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği

kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu

ve on dördümden beri şairlik ederim

 

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir

ben ayrılıkların

kimi insan ezbere sayar yıldızların adını

                                                                     ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de

açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek

                                                                            yok gibidir

 

otuzumda asılmamı istediler

kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini

                                                               verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu

elli dokuzumda on sekiz saatta uçtum Pırağ'dan Havana'ya

 

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'de

961'de ziyaret ettim anıtkabri kitaplarıdır

 

partimden koparmağa yeltendiler beni

                                             sökmedi

yıkılan putların altında da ezilmedim

 

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün

52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

 

 

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım

şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile

aldattım kadınlarımı

konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım

hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim

yalan söyledim başkasını üzmemek için

                      ama durup dururken de yalan söyledim.

 

bindim tirene uçağa otomobile

çoğunluk binemiyor

operaya gittim

                 çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın

çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri

                 camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye

                 ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır

                  Türkiyemde Türkçemle yasak

 

kansere yakalanmadım daha

yakalanmam da şart değil

başbakan filan olacağım yok

meraklısı da değilim bu işin

bir de harbe girmedim

sığınaklara da inmedim gece yarıları

yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında

ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar

bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da

                                               insanca yaşadım diyebilirim

 

ve daha ne kadar yaşarım

                                başımdan neler geçer daha

                                                                    kim bilir.

 

(Tüm Eserleri 5, Yeni Şiirler)

 

 

KARLI KAYIN ORMANINDA

Karlı kayın ormanında

Yürüyorum geceleyin.

Efkârlıyım, efkârlıyım,

Elini ver, nerde elin?

 

Ay ışığı renginde kar,

Gece çizmelerim ağır,

İçimde çalınan ıslık

Beni nereye çağırır?

 

Memleket mi, yıldızlar mı,

Gençliğim mi daha uzak?

Kayınların arasında

Bir pencere, sarı, sıcak.

 

Ben ordan geçerken biri:

"Amca” dese, “gir içeri."

Girip yerden selamlasam

Hane içindekileri.

 

Eski takvim hesabiyle

Bu sabah başladı bahar.

Geri geldi Memed'ime

Yolladığım oyuncaklar.

 

Kurulmamış zembereği

Küskün duruyor kamyonet,

Yüzdüremedi leğende

Beyaz kotrasını Memet.

 

Kar tertemiz, kar kabarık,

Yürüyorum yumuşacık.

Dün gece on bir buçukta

Ölmüş Berut, tanışırdık.

 

Bende boz bir halısı var

Bir de kitabı, imzalı.

Elden ele geçer kitap

Daha yüzyıl yaşar halı.

 

Yedi tepeli şehrimde

Bıraktım gonca gülümü

Ne ölümden korkmak ayıp

Ne de düşünmek ölümü.

 

 

En acayip gücümüzdür,

Kahramanlıktır yaşamak:

Öleceğimizi bilip

Öleceğimizi mutlak.

 

Memleket mi daha uzak,

Gençliğim mi, yıldızlar mı?

Bayramoğlu, Bayramoğlu

Ölümden öte köy var mı?

 

Geceleyin, karlı kayın

Ormanında yürüyorum.

Karanlıkta etrafımı

Gündüz gibi görüyorum.

 

Şimdi şurdan saptım mıydı

Şose, tirenyolu, ova,

Yirmi beş kilometreden

Pırıl pırıldır Moskova...

(Tüm Eserleri 5, Yeni Şiirler)

 

 

NE GÜZEL ŞEY HATIRLAMAK SENİ

Ne güzel şey hatırlamak seni:

ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni:

bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin

ve saçlarında

vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...

İçimde ikinci bir insan gibidir

                                     seni sevmek saadeti...

Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,

güneşli bir rahatlık

ve etin daveti:

                    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş

                                                            sıcak

                                                              koyu bir karanlık...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni,

yazmak sana dair,

hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek:

 

filanca gün, filanca yerde söylediğin söz,

                                                 kendisi değil

                                                     edasındaki dünya...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni.

Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine:

                                                    bir çekmece

                                                             bir yüzük,

 

ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.

Ve hemen

            fırlayarak yerimden

penceremde demirlere yapışarak

hürriyetin sütbeyaz maviliğine

                     sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

 

Ne güzel şey hatırlamak seni:

Ölüm ve zafer haberleri içinden,

hapiste

ve yaşım kırkı geçmiş iken...

 

(Tüm Eserleri 7, Saat 21-22 Şiirleri)

 

 

KEREM GİBİ

Hava kurşun gibi ağır!

Bağır

    bağır

       bağır

         bağırıyorum.

Koşun

    kurşun

        erit-

          -meğe

             çağırıyorum...

 

O diyor ki bana:

-Sen kendi sesinle kül olursun ey!

                                         Kerem

                                            gibi

                                             yana

                                               yana...

"Deeeert

     çok,

           hemdert

                      yok"

Yürek-

    -lerin

kulak-

    -ları

       sağır...

Hava kurşun gibi ağır"...

 

 

Ben diyorum ki ona:

-Kül olayım

                Kerem

                 gibi

                   yana

                     yana.

 

Ben yanmasam

  sen yanmasan

    biz yanmasak

      nasıl

        çıkar

          karan-

           -lıklar

             aydın-

              -lığa...

Hava toprak gibi gebe.

Hava kurşun gibi ağır.

   Bağır

       bağır

         bağır

          bağırıyorum.

 

Koşun

   kurşun

     erit-

      -meğe

         çağırıyorum...

                     (Tüm Eserleri 1, Sesini

                              Kaybeden Şehir)

 

 

BİR AKŞAM ÜSTÜ

Bir akşam üstü

oturup

hapisane kapısında

rubailer okuduk Gazalî'den:

"Gece

        büyük lâciverdî bahçe.

Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin.

Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler."

 

Bir gün eğer,

benden uzak,

karanlık bir yağmur gibi,

canını sıkarsa yaşamak

                 tekrar Gazalî'yi oku.

Ve Pirâyende'm benim,

ben eminim

sen sadece merhamet duyacaksın

ölümün karşısında onun

                               ümitsiz yalnızlığı

                                     ve muhteşem korkusuna.

 

Bir akar su getirsin Gazalî'yi sana:

   "-Toprak bir kâsedir

                        çömlekçinin rafında tâcidar,

      ve zafer yazıları

       yıkılmış duvarlarında Keyhüsrevin..."

 

Birikip sıçramalar.

Soğuk

    sıcak

      serin.

 

Ve büyük lâciverdî bahçede

                                        başsız ve sonsuz

                                        ve durup dinlenmeden

                                        devranı rakkaselerin...

 

Bilmiyorum, neden

aklımda hep

ilkönce senden duyduğum

Çankırılı bir cümle var:

"Pamukladı mıydı kavaklar

                            kiraz gelir ardından."

 

 

Kavaklar pamukluyor Gazalî'de,

fakat

görmüyor, üstat,

                kirazın geldiğini.

Ölüme ibadeti bundandır.

 

Şeker Ali yukarda, koğuşta bağlama çalıyor.

Akşam.

Dışarda çocuklar bağrışıyorlar.

Çeşmeden akıyor su.

Ve jandarma karakolunun ışığında

akasyalara bağlı üç kurt yavrusu.

Açıldı demirlerin dışında

                           büyük, lâciverdî bahçem.

Aslolan hayattır...

 

Beni unutma Hatçem...

(Tüm Eserleri 4, Dört Hapishaneden)

 

 

GÜNEŞİ İÇENLERİN TÜRKÜSÜ

Bu bir türkü:

toprak çanaklarda

güneşi içenlerin türküsü!

Bu bir örgü:

alev bir saç örgüsü

                  kıvranıyor;

kanlı, kızıl bir meşale gibi yanıyor

esmer alınlarında

              bakır ayakları çıplak kahramanların!

Ben de gördüm o kahramanları,

ben de sardım o örgüyü,

ben de onlarla

                 güneşe giden

                        köprüden

                             geçtim!

Ben de içtim toprak çanaklarda güneşi

Ben de söyledim o türküyü!

 

Yüreğimiz topraktan aldı hızını;

altın yeleli aslanların ağzını

                   yırtarak

                          gerindik!

Şıçradık;

     şimşekli rüzgâra bindik!

Kayalardan

            kayalarla kopan kartallar

çırpıyor ışıkta yıldızlanan kanatlarını.

Alev bilekli süvariler kamçılıyor

                   şaha kalkan atlarını!

 

 

Akın var

  güneşe akın!

Güneşi zaptedeceğiz

  güneşin zaptı yakın!..

 

Düşmesin bizimle yola:

evinde ağlayanların

                     göz yaşlarını

                       boynunda ağır bir

                         zincir

                            gibi taşıyanlar!

Bıraksın peşimizi

        kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!

İşte:

      şu güneşten

                         düşen

                           ateşte

                               milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!

 

 

Sen de çıkar

göğsünün kafesinden yüreğini;

şu güneşten

             düşen

                ateşe fırlat;

yüreğini yüreklerimizin yanına kat!

 

Akın var

   güneşe akın!

Güneşi zaaptedeceğiz

    güneşin zaptı yakın!..

 

Biz topraktan, ateşten, sudan, demirden doğduk!

Güneşi emziriyor çocuklarımıza karımız,

toprak kokuyor bakır sakallarımız!

Neşemiz sıcak!

                   kan kadar sıcak,

delikanlıların rüyalarında yanan

                                          o "an"

                                              kadar sıcak

Merdivenlerimizin çengelini yıldızlara asarak,

ölülerimizin başlarına basarak

                         yükseliyoruz

                           güneşe doğru!

Ölenler

    döğüşerek öldüler;

                güneşe gömüldüler.

Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!

 

Akın var

   güneşe akın!

Güneşi zaaaptedeceğiz

    güneşin zaptı yakın!..

 

Üzümleri kan damlalı kırmızı bağlar tütüyor!

Kalın tuğla bacalar

                   kıvranarak

                        ötüyor!

Haykırdı en önde giden,

                      emreden!

Bu ses!

             Bu sesin kuvveti,

                     bu kuvvet

yaralı aç kurtların gözlerine perde

                                             vuran,

onları oldukları yerde

                           durduran

                                 kuvvet!

 

Emret ki ölelim

               emret!

Güneşi içiyoruz sesinde!

Coşuyoruz,

           coşuyor!..

Yangınlı ufukların dumanlı perdesinde

mızrakları göğü yırtan atlılar koşuyor!

 

Akın var

   güneşe akın!

Güneşi zaaaaptedeceğiz

     güneşin zaptı yakın!..

 

Toprak bakır

            gök bakır

Haykır güneşi içenlerin türküsünü,

Hay-kır

              Haykıralım!

(Tüm Eserleri 1, 835 Satır)

 

 

SALKIMSÖĞÜT

Akıyordu su

gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!

Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere

 

koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!

Birden

bire kuş gibi

               vurulmuş gibi

                        kanadından

Yaralı bir atlı yuvarlandı atından!

Bağırmadı,

gidenleri geri çağırmadı,

baktı yalnız dolu gözlerle

uzaklaşan atlıların parıldıyan nallarına!

 

Ah ne yazık!

               Ne yazık ki ona

dört nal giden atların köpüklü boynuna bir daha

                                                                      yatmayacak,

beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

 

Nal sesleri sönüyor perde perde,

Atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!

 

Atlılar atlılar kızıl atlılar,

Atları rüzgâr kanatlılar!

Atları rüzgâr kanat...

Atları rüzgâr,

Atları...

At...

 

Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

 

Akar suyun sesi dindi.

Gölgeler gölgelendi

                           renkler silindi

Siyah örtüler indi

                         mavi gözlerine

sarktı salkımsöğütler

                              sarı saçlarının

                                          üzerine

Ağlama salkımsöğüt

                         ağlama,

Kara suyun aynasında el bağlama!

                                                  el bağlama!

                                                                ağlama

(Tüm Eserleri 1, 835 Satır)

 

 

BAHRİ HAZER

Ufuklardan ufuklara

ordu ordu köpüklü mor dalgalar koşuyordu;

Hazer rüzgârların dilini konuşuyordu balam,

konuşup coşuyordu!

Kim demiş "çört vazmi!"

                             Hazer ölü bir göle benzer!

Uçsuz bucaksız başı boş tuzlu bir sudur Hazer!

Hazerde dost gezer, e...y!..

                          düşman gezer!

 

Dalga bir dağdır

            kayık bir geyik!

Dalga bir kuyu

            kayık bir kova!

 

Çıkıyor kayık

             iniyor kayık,

devrilen

       bir atın

          sırtından inip.

şahlanan

        bir ata

             biniyor kayık!

 

Ve türkmen kayıkçı

dümenin yanında bağdaş kurup oturmuş.

Başında kocaman kara bir papak;

bu papak değil:

tüylü bir koyunu karnından yarıp

                                     geçirmiş başına!

Koyunun tüyleri düşmüş kaşına!

 

Çıkıyor kayık

          iniyor kayık

 

Ve kayıkçı

"Türkmenistanlı bir Buda heykeli" gibi

dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş,

fakat, sanma ki Hazerin karşısında elpençe divan durmuş!

O bir Buda heykelinin

taştan sükûnu gibi kendinden emin

dümenin yanına bağdaş kurup oturmuş.

 

 

Bakmıyor

         kayığa

            sarılan

                sulara!

Bakmıyor

       çatlayıp

            yarılan

                sulara!

 

Çıkıyor kayık

       iniyor kayık

devrilen

      bir atın

         sırtından inip

 

şahlanan

        bir ata

            biniyor kayık!

-Yaman esiyor be karayel yaman!

Sakın özünü Hazerin hilesinden aman!

Aman oyun oynamasın sana rüzgâr!

 

-Aldırma anam ne çıkar

ne çıkar

     kudurtsun

            karayel

                  suları,

Hazerde doğanın

      Hazerdir mezarı!

 

Çıkıyor kayık

       İniyor kayık

Çıkıyor kayık

            iniyor ka...

Çık...

      in...

          çık..

 

                   (Tüm Eserleri 1, 835 Satır)

 

TARANTA-BABUYA BEŞİNCİ MEKTUP

Görmek

     işitmek

       duymak

         düşünmek

           ve konuşmak

koşmak alabildiğine

başı dolu

      başı boş

koş-

   -mak...

 

Hehehey TARANTA-BABU

                                 hehehey

 

yaşamak ne güzel şey

            anasını sattığımın

               yaşamak ne güzel şey...

 

Düşün beni

Kollarım, senin üç çocuk doğurmuş

                             geniş kalçalarındayken...

 

Düşün sıcak...

Düşün kara bir taşa damlıyan

                                   çırılçıplak

                                     bir su sesini...

 

İstediğin yemişin

                rengini, etini, adını düşün...

Gözdeki tadını düşün

kıpkırmızı güneşin

                   yemyeşil otun

                      ve koskocaman

                         masmavi bir çiçek gibi açan

                                        ay ışığının...

 

Düşün TARANTA-BABU!

İnsan oğlunun yüreği

                           kafası

                               kolu

yedi kat yerin altından

                    çekip çıkarıp

öyle ateş gözlü çelik allahlar yaratmış ki

kara toprağı bir yumrukta yere serebilir,

yılda bir veren nar

                bin verebilir.

Ve dünya öyle büyük,

öyle güzel

      öyle sonsuz ki deniz kıyıları

her gece hepimiz

      yan yana uzanıp yaldızlı kumlara

yıldızlı suların

      türküsünü dinleyebiliriz...

 

Yaşamak ne güzel şey

                TARANTA-BABU

                          yaşamak ne güzel şey...

Anlıyarak bir usta kitap gibi

bir sevda şarkısı gibi duyup

bir çocuk gibi şaşarak

 

          YAŞAMAK

Yaşamak:

birer birer

       ve hep beraber

           ipekli bir kumaş dokur gibi...

Hep bir ağızdan

           sevinçli bir destan

                              okur gibi

                                YAŞAMAK...

 

YAŞAMAK...

 

Ne acayip iştir ki

      bu ne mene gidiştir ki TARANTA-BABU

bugün bu

"bu inanılmayacak kadar güzel"

bu anlatılamayacak kadar sevinçli şey:

böyle zor

bu kadar

             dar

böyle kanlı

             bu denlü kepaze...

 

(Tüm Eserleri 3, Taranta Babu'ya Mektuplar)

 

BİR CEZAEVİNDE,

TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI

Bugün pazar.

Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.

Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak

                                       bu kadar mavi

                                       bu kadar geniş olduğuna şaşarak

                                       kımıldanmadan durdum.

Sonra saygıyla toprağa oturdum,

dayadım sırtımı duvara.

Bu anda ne düşmek dalgalara,

 

    Bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.

    Toprak, güneş ve ben

    Bahtiyarım

                                         (Tüm Eserleri 4, Dört Hapishaneden)

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler