Refik Durbaş

Yayın tarihi: 21.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Refik Durbaş

 

 1944 Erzurum

Liseyi İzmir’de bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ndeki

öğrenimini yarıda bıraktı. Cumhuriyet gazetesinde uzun süre düzeltmenlik yaptı. İlk şiiri Evrim

dergisinde yayımlandı. Alan 67 adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Daha sonra Evrim, Devinim,

Soyut gibi dergilerde göründü. Gazetecilik yaptı. 1979 Yeditepe, 1983 Necatigil, 1993 Halil

Kocagöz şiir ödüllerini kazandı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Kuş Tufanı (1971), Hücremde Ay Işığı (1974), Çırak Aranıyor (1978), Denizler Sincabı (1982), İkinci Baskı (1979),

Çaylar Şirketten (1980), Kırmızı Kanatlı Kartal (1982), Nereye Uçar Gökyüzü (1983), Siyah Bir Acıda (1983),

Bir Umuttan Bir Sevinçten (1984), Yeni Bir Defter - Şiirler - Meçhul Bir Aşk (1985), Adresi Uçurum (Toplu şiirler, 1986),

Geçti mi Geçen Günler (1989), Menzil (1992), Kimse Hatırlamıyor (Toplu şiirler, 1994), İki Sevda Arasında Kara Sevda (1994),

Nereye Uçar Gökyüzü (Toplu şiirler, 1994), Düşler Şairi (1997), İstanbul Hatırası (1998)

KAMPANA

Gün doğmadan açıyorum dükkânı

kuşlar uykuda daha, ağaçlar uykuda, yüreğim uykuda

ağzımda akşamdan kalma kıyak bir cigara

kulağımda elektrik zilleri, sirenler

-Usta çayı demledim, bakır tavında

 

Bingöl’den geleli dört yıl

fincan kadar bir dükkân

işliğini giy

ortalığı süpür

tezgâhı düzenle

 

En tiz çan bakır, kalay ve fosfattan dökülür

fil kadar çanlar dökmüş ustam

biri Galata’daki büyük kilisenin avlusunda

biri bizim orda Güllübağ istasyonunda kampana

biri Fatih-Harbiye tramvayında

biri solgun bir fesleğen gibi duruyor ustamın çocukluk anılarında

(En çok bu çanı seviyorum nedense)

Her gün öğle paydosunda bu çanı anlatıyor ustam

askerden daha yeni gelmiş o zaman

bileğinde bir döğme ki hâlâ durur

bir mavi ejderha, sular içinde, kolları arasında bir kadın

gövdesi ejderha, başı aynı insan sureti

askerliğinden kalan tek hatıra

o zaman elektrik nerde, sirenler nerde

iş gani, parada bereket, gücü kuvveti yerinde

körüğe bastıkça, örse vurdukça genişliyor dükkân

sanki Kızılırmak’tır, tarihi şanlı Toroslar, sanki Haymana ovası

sınırsız boşluğunda bir güz sabahının

 

Bir günde dökermiş fil kadar çanı derler

 

Şimdiyse küsmüş bakıra, kalaya, fosfata, kömüre

çekice, eğeye, tuza, keskiye, örse, ekmeğe

ışıl ışıl bir sevince, alınterindeki rüzgâra

seste yansıyan cevhere

öfkeye

 

Şimdiyse yırtık bir resim gibi rafların rutubetli kokusunda

 

Bingöl’den geleli dört yıl

çekicin sapı kırık

ustamın gönlü

sanırsın çan değil döktüğü bir küskünlüğün izdüşümü

 

Tuvalet penceresinin karşısı koca bir han

çoğu terzi, konfeksiyoncu, ütücü bir sürü kız

ne zaman pencereden baksam saçlarını tarıyor biri

hafifçe dizleri açılmış birinin, yüzünde bir dalgınlık esintisi

bana mı bakıyor içimdeki suya mı düşüyor ağzının gölgesi

biri sürfüle mi, teğel mi ne, elinde iğneler iplikler yüksükler

soluk bir çay bardağına damlıyor alınteri

usulca bir cigara yakıyorum

gözbebeğimde Cemil kalecilerin korkulu rüyası, her maçta üç çeken

gözbebeğinde Türkân Şoray, Fatma Girik, Arzu Okey

en çok da Gökben bir şarkıda:

 

“Ben dün gece bir rüyada

Yaşıyordum sanki

Dansettim kollarında

Genç kızlar dolandı

Sağında solunda

Sen ise beni seçtin

Cennete döndü dünya”

 

Bir cigara, bir cigara daha

zülfünü okşayıp işareti çakıyor hemen

“Akşam sekizde, otobüs durağında ama ablamı ekersem”

ve patlıyor birden ağzındaki ciklet

 

Ustam çok kızıyor böyle sık sık tuvalete gitmeme

bu yaşta cigara, ciğerlerin zift tutacak, ben askerken

öksürüğü geliyor derinlerden

 

Bingöl’den geleli dört yıl

dişleri aşınmış eğenin, tutmuyor kerpeten

aşınmış yüreğimdeki ülüzgâr

sanırsın çan değil döktüğüm bir özlemin izdüşümü

 

En tiz çan bakır, kalay ve fosfattan dökülür

fil kadar çanlar dökmek istiyorum

hiç olmazsa bizim orda Güllübağ istasyonunda kampana kadar

ama hep aynı kömür yanıyor ocakta

 

hep aynı öksürük aynı ses ustamın puslu anılarında

sanki hiç Fener-Beşiktaş maçına gitmemiş

hiç film görmemiş Türkân Şoray’lı, Ayhan Işık’lı, Arzu Okey’li

hiç ağlamamış Orhan Gencebay’ı, Selâhattin Cesur’u dinlerken

(Akşam Orhan Gencebay’ın “Dertler Benim Olsun” pilağını alayım

bir de resmini aynanın kenarına asmak için)

 

Hiç sevgilisi de olmamış galiba bir otobüs durağında bekleyen

 

En tiz çan bakır, kalay ve fosfattan dökülür

davara tak dağlardan dağlara ulaşsın sesi

paytona tak şeneltsin yolları sesi

arabaya tak hele bir de yanında mavi boncuklar olursa

trene tak bir gurbetten bir gurbete dolaşsın sesi

ama hep aynı cevher süzülüyor alınterimden

aynı ülüzgâr çekicin suyunda, alevin yalazında, pazularımda

 

Fincan kadar bir dükkân

ocağı yak

madeni hazırla

ateşi körükle

bağlanmış bir kez nasibin, zor zanaat

vuruyorum vuruyorum vurdukça büyüyor avuçlarımda nasır

daha yeni terlemiş bıyıklarım

büyüyor kollarımda sapına sevgilimin adını kazıdığım çekiç

vurdukça büyüyor sabır ve küçülüyor nedense sefertasımda lokma

 

Bingöl’den geleli dört yıl

-Usta çayı demledim, kalay tavında

 

Bingöl’den geleli dört yıl

telsiz duvaksız bir külüstür ocak

körüğü pas tutmuş bir usta

sanırsın çan değil döktüğü bir yangının izdüşümü

 

Gün batarken kapıyorum dükkânı

 

 

UÇURTMA

Ev hapsinde küsülü

hasret kuşu çocuklar

 

Göz hapsinde aydınlık

gurbet kuşu çocuklar

 

Sonsuz sürgün babaları

 

İş hapsinde günlerin

keder kuşu çocuklar

 

Düş hapsinde perişan

ardıç kuşu çocuklar

 

Mapusa bağlı yolları

 

Uzun ömürlü mektuplarda

adresi saklı çocuklar

 

Kimi telli kavaklı gökyüzü

kimi ipini salmış uçurtma

 

“Görülmüştür” yazıları

 

 

MENZİL

Onlar ki aydınlık üzre

ecel toprağına

umut

ektiler. Ay dolandı vay deli gönlüm

 

Ölüm şaşırdı menzilini

 

Onlar ki karanlık üzre

korku mazgalına

zulüm

serdiler. Ay dolandı vay deli gönlüm

 

Ölüm şaşırdı menzilini

 

Onlar ki cehennem üzre

yürekten

cennet

süzdüler. Ay dolandı vay deli gönlüm

 

Ölüm şaşırdı menzilini

 

 

 

KUŞLAR DA ÖLÜR

Her sabah böyle ağlar mı Üsküdar

yoksul karanlığında kuşların

aşkın ve umudun bir de acının

rüzgârıyla uçarken bulutlar

 

Herkesten çok kendime yabancı

yaşadığımdan bir hayli yanlışsam

kim süzer gözlerimden ışığı

ölümü yüreğimde avlamışsam

 

Çalınsa da inancın alınteri

sessizlikle boğulsa da sesim

şafaklar yazacaktır kimliğini

ufkumu kuşatan denizlerin

 

Sabah olsun, giderim, sen kalırsın

kalır seninle, binlerce kuş cesedi

içimde sönmeyen o diri yangın

ve sessizliği özetlemek hüneri

 

Aydınlığından damlarken umutlar

zulmün ve kederin bir de acının

hâlâ barınağıysa yalnızlığın

artık her sabah ağlasın Üsküdar

 

 

SÜNGÜ

işte akşam tenimi geren kıyısı

yüzümle çağdaş makinesini sürerdi

petrolün kanımda biriktiren

çiçeği dolardı ekmeğime

kuş olur boyardım ormanı

 

çünkü azalırdı sömürgesi

çünkü o hiç orman olmamıştır

rüçhanın anlattığı bu

 

işte geldim yangın yüzü

odalardan sürgün döllere

bırakıp aşkı makinelere

şimdi pençemi süngüleyen

etimde o kalın çark sesi

 

diyorum ki gerçekse eğer

dönmeliyiz artık

isyan etmeliyiz

bakın nasıl mermiliyorum alnımı

paslı mazotuna göğün

 

çünkü azalırdı sömürgesi

çünkü o hiç gök olmamıştır

rüçhanın anlattığı bu

 

 

PUSULA

Annemin öldüğü yaşı çoktan geçtim

suyun vefası ve acılar

-bir de gökyüzü

çocuklarım olsa da

 

Babamın öldüğü yaştayım artık

gurbeti sıla, sılası hicran

Bir de yalnızlık

arkadaşım olsa da

 

Rüzgârlar yazsın aşkımı

 

Ama gönlüm hâlâ

oğlumun âşık olduğu yaşta

-sevdanın pusulası

anılarım olsa da

 

İki güvercin ey ömrüm

yılların omuzuna tünemiş

biri hayat, öteki ölüm

yaşadığım olsa da

 

Biri Refik, öteki Durbaş aslında

 

 

ÇIRAK ARANIYOR

Elim sanata düşer usta

Dilim küfre, yüreğim acıya

Ölüm hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Sevda ne yana düşer usta

Hicran ne yana

Yalnızlık hep bana

Bana mı düşer usta?

 

Gurbet ne yana düşer usta

Sıla ne yana

Hasret hep  bana

Bana mı düşer usta?

 

 

KİMSE

flütüm ince ve bereketli yüzümle

her akşam yeni bir dansı çalardı

yürürken yaylasında en uzun gün

kahve fallarında fincanlara

ve bir sessizliğe ekleyip kendini

birden barbar sesime dolardı

ne kadar derin ve titrekse dolardı

kendisi olan tabancasını dolardı

 

yüreğimin leylâktan bir çan olduğu

biriken bir kini usuldan üflerdi

süngülerin açtığı ilâçlı soluğuma

bir akşam kuytuluğunu taşıyaraktan

şimdi kime söylesem umutsuzluğumu

günün çoktan indiği kılıçlar derinlikte

aşkların bittiği unutulan derinlikte

bütün herkesle ardarda derinlikte

 

artık soluyor kanım ağzımda

flütün keskin ve öfkeli

yorgunum çalmasını unuttum

gitsem yüreğim hızlı bir dansa dönerken,

sevgi kimbilir nerde kaldı unuttum

şimdi kime söylesem umutsuzluğumu

unuttum

 

 

OĞLUM ÖLÜM

Tenim kurudu hasretinden

sulara adamıştım senin

sulardan narin bedenini

gözümde yaş kurudu oğul

 

Göklerin poyrazına

bağışlamıştım senin

ölümünü, benim ecelimi

bağrımda taş kurudu oğul

 

Ateşin rahminden çalmıştım

benim ihtiyarlığımı, senin

sevdalara kurban ömrünü

yaşmağımda kan kurudu oğul

 

Vazgeçtim ben ecelimden

sen de gel vazgeç bugün olsun

hayın ölümden, zalım ölümden

canevimde can kurudu oğul

 

 

 

ŞİİRLER

            ey ezilmişlik!

            bir gün ben de ulaşacağım kapılarına.

yoksulluğun o sonsuz panayırını aşacağım.

            aşkın şiirini ve memuriyetini kuracağım

            ve elbette bitecek zamanla edebiyat tarihi

sevdanın ve alkolün kahramanlığı er mektupları

            gurbetin yüreğimi dağlayan diktatörlüğü.

 

            sevgilim acemi bir karanfil gibi açıyor

her sabah şehrin yanaklarında

            bense her gece sıkıntıdan ve yeminden

elbiseler biçiyorum. namussuz ve onurlu sevdalar

            dağları dağları da deliyor yalnızlık

 

            ışıdım yoksulluğa, perişanlığa.

            uykusuz kamyonlar çizdim gecenin alnına

devşirme köyler, puslu kasabalarda dolaştım.

            kaç yıl

            umudun ve ezilmişliğin çadırında besledim

yorgunluğu

            sokakların dilber ellerinden öptüm

            saçlarını okşadım dağların

            ve kuşlar bile uğramazken karanlığıma

şimdi hey desem şehri saçaklarından sarsıyor yalnızlığım

 

            eğil yüzüme sevgilim, çöz iplerini

o uslanmaz hayvanlığımı utandır, bırakılmışlığımı çınla

            çünkü doymuyorum abazanlığıma  pazar

mecmuaları, şahane çirkinliğim ve hülyalarımla

            ey serseriliğim. ey anılarımın ahşap kraliçesi

            şarabı sev, tütünü  incitme, beni de unut artık.

 

 

ŞAİR NEREDE?

Sonbaharın ara sokaklarında günlerim

yazım nerde, kışım nerde

 

Dağlara ırmaklara yükleyecektim derdimi

atım nerde, bahtım nerde

 

Yüzümün kırık aynasında uyurdu geceler

adım nerde, çağım nerde

 

– Şair, hangi kara karanlığında geleceğin

çağrın nerde, çağrım nerde

 

Eser şimdi ihtiyarlığın yeli zamanı hayatta

Refik nerde, Durbaş nerde

(Seçme Şiirler)

 

 

BU ŞİİRLER

Kalbimde kan izleri anıların

tarçın kokusu, belki menekşeler

 

Belki bir ünlem işareti merak

nasıl solgun ve bulanık şiirler

 

Şiirlere uyanmak istedim de

 

Çünkü soruda ve sorguda gelecek

günler : neyin bedeli bu işkence

 

Bu ruhsatsız gurbet, tükenmiş sıla

kimin adına yazıldı söylesene

 

Yüzümde kuş sesleri acıların

 

Kır çiçekleri getirdim sana

bir umut, tanıdık korkular biraz

 

Günler : biraz olsun aklında tut

ve unutma nasıl, kime yazıldı

 

Anılarını unutmuş bu şiirler

(Seçme Şiirler)

 

 

KAR ALTINDA BİR SABAH

Ağzında yasin gülleri

tuğladan çocuklar döküyor

kar altında bir sabah

toprak kokuyor nefesi

 

Silmiş künyesini haritadan

taze bedenler yontuyor

kar altında bir sabah

kederin ve aşkın dülgeri

 

Ruj ve kelebek mimarisidir

geçmiş günlerden düşen alnına

kar altında bir sabah

erkenden aydınlanıyor kefeni

 

Bulutlar ve yaralı kuşlardan

serin mezarlıklara

kar altında bir sabah

gül ve rüzgârdır yağan şimdi

 

Kim anlar şairlerden başka

çürüyüp solsa da şiirler

kar altında bir sabah

ölümün yüzündeki cevheri

(Seçme Şiirler)

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler