Seyyit Nezir

Yayın tarihi: 21.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Seyyit Nezir

 

 16 Nisan 1950 Çorlu

Trabzon Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul Atatürk

Eğitim Enstitüsü’nde, bazı ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. Düşün dergisini

çıkardı ve Broy Yayınları’nı kurup Broy dergisini çıkardı. Yazdıkları, Vatan ve Gerçek

gazetelerinde yer aldı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Şili Duyarlılığı (1976), Bütün Yarınlarda (1978), İzleri Var (1983), Dağları Öylecene (1986),

İnsanın Beyaz Kokusunda (1988), Bana Bir Senaryo Yaz Dediydin: Mesela Papalina (1991)

 

DAĞLARIN SİPERİ

Akranıdır

Ağzı taçyaprağı yâr.

İnce usul boynuna al dudaklarını

Açarken gelincikler

İlkyazı sesleriyle süslediler.

 

Dilleri ekmeğe dönmezken daha

Ağıt öğrendiler.

Lokmayı bölemeyen ufacık elleriyle

Döğündüler.

 

Gönül gönlü tutar.

Gözün ıraklığı gönülsüze arkadır.

Gönülleri körebede bile

İlikle düğme gibi sarılıştılar

Ve kaleme ve yazıya ilk

Birbirinin adıyla alıştılar.

 

Velâkin dünyanın illeri muhannetlik

Ferhadın gürzü kaç para

Yoksulluk dediğin prangadan dağ

Bir acayip güç erişemez zebellâ

Ne kurşun değer alnına

Ne böğrüne bıçak.

 

Gidi felek nâmerdin koynuna yâr

Güzelim gerdana

Altın dişlerden çürükler dizerek.

 

Ve artık dağlar da fukara...

Ömrü bütün yanası, kül olası yürek ah

Sana dağların da siperi yok.

(Dağları Öylecene)

 

 

SEVGİLİM, BOŞ VER

Seni daracık evlerden topladım, sözcüklerin kitaplardan

                                                                                  çiselediği boş evlerden

Yüzünün incecik oluklarında büyük bir çağıltıyla

                                                                                  akıyordun bana, kederden.

 

Seni parklardan topladım, evet, halkın iş kokularını

                                                                                  ve yorgunluktan getirip bıraktığı

Ama baktım, onun koyu gölgesinden hep dışardasın,

                                                                                  romanlarda bekliyorsun kalabalığı.

Seni sinemalardan topladım, hep iyiliktir bunlar,

                                                                                  gündüz matinelerde boş düşlere

Ağlayıp duruyordu kadınlar; gerçi sen sayfaları

                                         ıslatırdın, ama ağlamak değil mi bir kere.

 

Seni çiçeklerden topladım, doğru, sereserpe uzasın

                                        diye boyun güzelliğin bana

Yaslanınca özgürce boy at diye - ah, ama hayat böyle,

                              insanlar hep yanar tomurcukken solduğuna.

 

Seni kitaplardan topladım en son, dostluklardan,

                            toplantılardan - haklısın o da var, patates

                                                         doğramaya

Ama elimizden bu geliyor, görüyorsun; sevgilim,

                     boş ver, hayat bunca kedere değmez, hadi çaya.

 

 

BİR KARARA

Biz biraz gecikerek geldik arkadaşlara

İpliğin evvel eski yufkadır kanattığı ve hep sonra

 

Biz sonra geldik, maden öndedir, acısı pek

Dokuz çentik önde bizden ondaki göz, ısrara

 

Tel kalınlığında, orda dur, sesini tart

Bam telidir ezelî, usul gelen şarkılara

 

Yeni geldik ahımızla yüzondokuz çentik için

Karları anca yedik, bize anca geldi sıra

 

Birazdan kayısı da burda, demi devranımıza ibret

Nasıl sendeler bir çiçek damlasıyla; çürük ve kara

 

İşte geldik bir karara, arkamız vardır

Undan az önce geldik –şimdi o da burdadır, hamurda–

                                                                                                  bir karara.

 

 

VİRANŞEHİR

Gece masmavi ipektir, ekmeği ahret şehir!

Ah nedendir gün ışığı , o ekmeğe ters gelir.

 

Ha vardık mayınlara, yürümez ayaklarım

On ağızdan kulağıma açız diye ses gelir.

 

Ey candarma adaşım, niye şu canım sana

Dünkü asker arkadaşım, canım sana örs gelir.

 

Üstüme varma hudut, varıvereyim şurdan

Haneme bir kan ağıt, bebelere yas gelir.

 

Zalim uğursuz mayın, amanı bilir misin

Sorulacak sorum var, kanıma saf saf gelir.

 

Azalır mı ölmeyle can, tükenir mi akmayla kan

Ordadır ölümüzü sağ koyan Viranşehir

 

Cinayeti sormaya, her dolayı ülkenin

Kanımı sormaya halkım, elleri tas tas gelir.

 

 

ÇOCUK VE ÖĞRETMEN

Ayrılıyor işte kasabadan

       elinde bavul, gönlünde dinmez bir yara

Hep acıycak parmakları, gözleri yaşarıcak

       tozlu fotoğraflara

Hele bir tanesi, yüzü çıban içindeki çocuğun

       hayatının en büyük iyiliğini

       tandır ekmeğini verirkenki yüzü

       o yüzü hep taşıyacak avuçlarında

Ve dudaklarında ona dair bir acı mısra

       selâm söyle bizden, iyi söyle

       İstanbul’lu gül yüzlü çocuklara.

(Dağları Öylecene)

 

 

YÜZÜNÜ GÜNLE OVAR

Ağaran her saç teli, yüzünde kır sakalı

            beterli günler gördü, yine de çetin.

Hane hane devşirir, yorulmaz bir sabırla

            umutları dengine, özgürlük ve yurt için.

Yüzünü günle ovar, ellerini toprakla

            ve seferberliktedir içinde hep bahar

Dünya kahır yüküdür, o kahırdan gül yapar

            ama ne bir ilenme var dilinde

            ne de acılara bir dirhem kin.

(Dağları Öylecene)

 

 

ZAHMETLİ BİR YARA

Çığrımdan çıkıyorum ansızın işte

Günün yaşanacak son ayrıntısından

Kafamda saatlerce ağrıyacak hünerde

Bir mısranın gece vardiyasından

Çığrımdan çıkıyorum ansızın işte

 

Can havliyle uğruyorum yüzüne

Boş bir umut değil bu, yitirilen duygunun

Okunur kimliği çizgilerinde onun

Yüzün ki cömerttir seğirirken de

Can havliyle uğruyorum yüzüne

 

Boynun da boy veriyor işte omuzlarında

Yoktu orda sanki demin, ezik bir çiçekti

Elindeki kitabın sayfaları arasında

Hızlanan atışlarını, kalbimi demliyor şimdi

Boynum da boy veriyor işte omuzlarında

 

Yürüyünce memelerine o sahici oylum

Karnına toprağı özendiren kıpırtı

Teninden avuçlarıma rahmetli bir ter

Olanca tohum nerdeyse yeryüzüne çıkacaktı

Yürüyünce memelerine o sahici oylum

 

Peş peşe düşüyoruz, her şey buz

Sevda bizi tutmuyor, bu sözün altını çiz

Çoktan bellidir, az sonra yine

Hakkımız yenecek, yarınların ateşine

Peş peşe düşeceğiz, her şey buz

 

Bu şiir böyledir hep, terken buz oluveren mısra

Sırada hep en geri, hakkı hep yenecektir

Tam ortamızdan vuran, bir zahmetli yara

Mutlu aşkın acısına gönüllü atıldıkça

Ekmekler gül örtüye, kalbim yüzüne

Nasır tutmayan terle sarılıncaya kadar

Bu şiir böyledir hep, buz oluveren mısra.

 

 

SAVCI, ÇOCUK VE ACI

Sırtı, dağın yuvarlanmış bir kayasında

       kaval çalıyordu çocuk

Kavalı silme keder, dinleyenin boğazında

       zehir yumruk

Keşfe gidiyordu savcı at sırtında

       hep ölüm ezgileri, dedi, hep yürek dağlayıcı

– Gönül bizde nasıl şen olur savcı

            katığım dert, ekmeğim acı.

(Dağları Öylecene)

 

 

DAĞ KÖYLERİNİN

KADININA ÖVGÜ

Göğsü ızgaralı kadın

Kalk artık

Acılardan bugünkü öğünü kotarmaya

Bebeler acıkmadan daha

Kalk artık

Gönlü yaralı kadın

Dağa güneşten önce tırmanmalısın.

 

Kamyonlar boşalmadan kasabaya

Kalk artık

Sırtında odun yükü

Koynunda çağan

Koltuğunda peynir çıkın

Pazara sen başlamalısın,

 

Gözleri garazlı kadın

Kalk artık

Gurbeti en uzun sen yaşadın

Hasretin düğümlü kaldı

Sor artık

kimin boynuna vebalın.

 

Çevirmişler pazarı

Sakın ilişme tezgâhların yanına

Sen ki onlar için mayın!

Mayınlar...

Ölü mü döner huduttan

Yaralı mı

Ya da zindanda mı kocan

Aylar var ayrılalı.

 

Derdi horalı kadın

Yerinme, küşüm çekme

Kalk artık

Hazırda mı merhemin

Ekmeğin tandırda mı?

(Dağları Öylecene)

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler