Tuğrul Tanyol

Yayın tarihi: 24.07.2006
Mehmet Emin Yurdakul

Tuğrul Tanyol

 

 1953 İstanbul

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi

Edebiyat Fakültesi’nde doktorasını tamamladı. Marmara Üniversitesi’nde

öğretim üyeliği yaptı. Şiirleri Varlık, Somut, Türkiye Yazıları, Gösteri

dergilerinde yayımlandı. “Üç Çiçek” ve “Poetika” adlı şiir dergilerini

çıkaranlar arasında yer aldı.

 

ŞİİR KİTAPLARI

Elinden Tutun Günü(1983), Ağustos Dehlizleri (1985), Sudaki Ankâ (1990),

Oda Müziği (1992), İhanet Perisinin Soğuk Sarayı (1995), Toplu Şiirler (1997)

ELİNDEN TUTUN GÜNÜ

Günü elinden tutuyorum

Öyle ürkek

Ben tutmasam karanlığa düşecek

Karanlığa düşecek sevgiler

Kapılarınızı yalnızca nefret çalacak,

 

Ağır ağır yükseliyor bir davulun sağır sesi

Birer birer düşüyor ağaçlar, orman seyreliyor

Tutun elimden, elimden tutun yoksa

Bu canavar sessizlik, bu yılgınlık, bu ölüm,

 

Sabırsız ayak sesleri ne toplaşıyor, ne dağılıyor

Kararsız külrengi bulutlar, ne zaman yağacak yağmur

Hani nerede yıldırımlar, gökgürültüleri nerede

Yalnızca bu sağır davul

Tenimde ağır ağır

İşleyen bu hançer,

 

Günü elinden tutuyorum

Elim alev almış gibi yanıyor

Yanıyor karanlık, kızıl, koyu, et kokusu, kül ve kan

Kentin bacalarından savruluyor durmadan

Durmadan, altından geçiyor köprülerin

Durmadan sarıyor kuleleri

Durmadan sızıyor caddelerden

Büyüyor, büyüyor, büyüyor

Bu canavar sessizlik, bu çılgınlık, bu ölüm,

 

Beynimin çıkmaz sokaklarında

Giderek artıyor çekiç sesleri.

Yankılanıyor kentin alanlarında

Tahtayı tutkuyla kucaklayan çivi,

Yaşam, yükselen darağacının kollarında

Uyuyan bir bebek gibi

Tabutunda sallanıyor.

 

 

SUDAKİ ANKÂ

                                   biz bülbül-i muhrikde mi gülzâr-ı fırâkız

                                   âteş kesilir geçse sabâ gülşenimizden

                                                                                  ll. Selim

 

özlemin soğuk kışı, ırmağa karışan arzu

dallarda, üşüyen kanatlarından soyunmuş

sudaki billuru düşleyen ankâ

seslerimiz seslerimizi arıyor uzaklarda

ardımızda uzanan yollarda unuttuğumuz

kayıklar dolusu altın şarkı, mücevher, akik

ve kehribar ırmağın usulca yüzdürdüğü

eski bir şarabı taşıran esrik anılar

bahçelerden akardı ince bir kanûn renginde

güller ve güllere sürtünüp tutuşan rüzgâr

 

ağaç yağmurun biçimini alırdı uzaktan baksak yanılırdık

günlerin karaya çıktığı yerde dururdun

sıcak falında izlerin ve kumun

bir ses bir sese yansıtırdı pırıltısını

bir dağ bir dağı gölgelerdi ve o ıssız sürünün

tozları dağılınca başlardı gün

uzayıp giderdi yollar boyunca

ağacın ağaca fısıldadığı sürgün

 

zaman sesini yükseltiyor şimdi seyrelmiş otların arasından

kıyıya yanaşan kayıklardan iniyor

kalabalık, gölgesini ardında bırakıp usulca bir imgeye dönüşüyor

ırmağın buzları erirken ötelerde

son kez dönüp bak, geride bıraktığın izleri topluyor çocuklar

eski bir evden, zümrüt bir kuleden

sevdiğimiz ve unuttuğumuz kadınların sözlerini uçuruyor rüzgâr

 

yaşamın acısı geçmiş buradan bir iz gibi sürüp toprağı

geçtik biz de çatısında binlerce ses çınlayan o ıssız geceden

karşılamak için seni: bilinmeyeni

artık susmalıyız, konuşsak bile

bizim acımızı kim anlayabilir

sen, sudaki rengine külünü savuran ankâ

ırmak akıp gitti, çoktan

küllerimiz küllerimizi arıyor hâlâ

                                                           (Sudaki Ankâ)     

 

 

KİMSE BİLMİYOR ARTIK

gidelim istiyordunuz (suya bak ter basmış sıcak bir yaz korosu)

aşağıya doğru durgun atlar, sonra daha aşağılara uzanan

göz alabildiğine geniş otlar ve çiçekler arasında

iki bacağını sonsuza dek açan yol

kimse bilmiyor artık nereye gittiğini

 

ah bir dal olalım istiyordunuz, meyvasız, kırık bir dalı kim ister

yalnızca deli gibi köpüren ırmakta bir o yana bir bu yana

savrulan (hayat mı diyordunuz)

açılmış bacakların ortasında kararsız

kimse bilmiyor artık nereye gittiğini

 

bir attım ben çok zaman önce, kartalların çığlıkları

vadileri boğarken ve yarı açılmış sandukasında gecenin

bakirelerin gözyaşlarıyla parçalanmış gerdanlık

ne çok yaraşırdı size, uzun gölgenizin

ve savrulan saçlarınızın içinden geçerken karanlık

gökyüzünü iki yarım küreye biçen kılıcınızla

takım yıldızların arasında ilerleyen

bir attım ben, ikiz güneşlerin parladığı yerlerde

yalnız patikasında samanyolunun

ama....

kimse bilmiyor artık nereye gittiğini

 

düşman rüzgârın önündeki karanlık

hangi ağaca çarpacak, bilir misiniz

eski bir kalp sızısı gibi

aranıyor, aranıyor, aranıyor

her yolun başında bir bakire onu bekliyor

ama...

kimse bilmiyor artık nereye gittiğini

 

bir tek o biliyor

birbirini yansıtan aynalar panayırında

bütün yolların gittiği tek bir yer vardır

ama...

kimse bilmek istemiyor artık nereye gittiğini

 

 

 

IŞIĞIN HALLERİ

iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle

çünkü kırmızı

yanınca ve susunca bütün düşler

ağacın kayığına bin ve açıl bütün denizlere

 

şubat ölümdür dilin uzak yollarında

kalemi tutan el titrer ve kandil başucunda

zaman kurtlarını salar en ince kovuklara

iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle

 

iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle

çünkü sarı yaraları sarar beklemedik

                                                      ölümlerde

beyaz hiç olmadı, hiç olmayacak da

yeşil: kutsal bir söz, orada her şey

                                                    mümkün

siyahın göstermediği karanlık

                                        aynasında

 

mart gelince karları temizleriz

boylu boyunca yattığımız kış

                            manzaralarından

ateş suya eğilir, gece yenilenir

karton şehrinde bir japon resminin

belki bir ağaç ansızın çiçeklenir

 

iplik gibi bükülen ışığın sözünü dinle

savaş kırmızı ışıklar yakar en serin

                                                    kalpte bile

davulların uğultusunu bir an duyarsın da

içinde bir denize varamamanın yalnızlığı

heykel diye sarılıp uyuduğun cesetlerle

 

bir istasyon bir istasyonu izler

mayıstır ve bilirsin hiç gelmeyecekler

suyun zamanı tükettiği o karanlık aynada

barakasından korkuyla fırlayan asker

duyup da baharın gürültüsünü

 

işte o gün ve ondan sonra

çok önemli bir sözü unutmanın

                                       şaşkınlığıyla

oturup bir şiir yazarsın ve ışık

ölümü bekleyen bir ruh gibi titrer

                                                başucunda

 

 

YAZ GEÇTİ

perde indi, toz uçuştu, gözyaşı yağmur oldu

ağaç çiçek dökerken geldi yaz

geçti, ben onu görmedim, yalnızca bir ses

orada duruyordu, deniz yüzeye vuruyordu

ve sen uyuyordun.

 

ah! öyle güzel uyuyordun ve yaz

uykunu bozmamak için senin

ayakuçlarıyla bir kapıdan

ötekine kadar koşmuş olmalı.

toz henüz yere inmemişti

çiçek dökülmemişti

ve ben, büyülenmiş gibi yalnızca sana bakan,

 

bütün bir yaz!

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler