İlk Akşam

Yayın tarihi: 02.08.2006
İLK AKŞAM

İlk Akşam

 

Ben bir asi miyim? Evet. Ama ömrü boyunca -hatta daha da fazlasında- işinde her gün doğru bildiğini yapan biri ne kadar asiyse o kadar. İngilizim ben, babam Yorkshire’dan, annem Carnarvon’lu; kader beni ABD’nin ortabatısındaki prairie’lere Usonia diyelim, getirdi. Oradaki uzun otlar arasında büyüdüm ve inşa etmeyi öğrendim; büyük ustalardan Louis Sullivan’dan el ve feyz alarak.

 

ABD’de, özgün mimarisi olan bir halk olarak kendimizi ifade edebilme yönünde hayli yol alıyorduk; şansımız da yaver gidince ilk Dünya Fuarı’nı, 1893 Dünya Fuarı’nı, hazırladık. İlk defa orada ABD halkı mimariyi büyük bir orkestrasyon olarak gördü ve sevdi. Doğasını fazla düşünmeden ve kendilerine kuru kitaplardan, çizim kağıtlarından eriştiğini bilmeyerek. Ya da, “geleneksel” mimari olarak bunun bizim yöresel uğraşlarımızın karşısında biraz ters düştüğünü farketmeyerek. O sıralarda, bizim çok iyi gelişmiş mimarlarımız vardı -mimariyle ilgili olanlarınız isimlerini bilirler- onlar için -akademisyenler de dahil buna- hazır paketlenmiş mimariyi Amerikan halkına geniş çapta satmanın yollarını bulmak basitti.Mimari büyük iş oldu; mimarlar da -hepsi de akademisyen- borsada faaliyet göstermeye başladılar.

 

Bizim “büyük” mimarlarımız -o zaman bilinmiyordu bu- perde gerisinde “tasarım ortakları”ydı. Birçok mimarlık şirketi, hepsi de “mimar” adını taşıyan birkaç kişiden oluşuyordu. Yapıları tasarlayan “tasarlayıcı” ortak vardı, ve bir şekilde birbirinin kopyası binaları -lanet şeyler- müteahhitler -lanetliler- yardımıyla inşa eden, mühendis vardı. Bir de büroya işi getiren genel satıcı vardı. Sanırım bizim büyük mimarımız Henry Richardson şöyle demişti: “Mimarlığın ilk kuralı işi almaktır!”

 

O zaman bile şundan emindim: Gerçekten mimari olan mimari araziden başlar, ve bir şekilde arazi, yerel endüstri koşulları, malzemenin niteliği ve binanın yapılış amacı, iyi bir binanın biçim ve karakterini kaçınılmaz olarak belirler. Sahneye bu kalabalığın üşüşmesi benim için müthiş sıkıntı yaratıyordu. Birlikte büyüdüğüm ustam Louis Sullivan, düşüncesinin bağımsız ve halkının dikkatine değer bir düşünce olduğunu çoktan ortaya koymuştu; ama, dünya sergisindeki yalancı “klasik” dalgası -şimdi bir “izm” haline de geldi ya- bizi silip süpürdü. Bu korkunç dalganın altından kalkmamız için nice yıllar geçmesi gerekti. Bu arada ben de, elden geldiğince dayanmaya çalışarak, azar azar, adım adım, yılbeyıl, yepyeni bir yapı fikri benliğimi sarana dek uğraştım. Yeni diyorum ama bu fikir aslında İsa’dan en az 500 yıl öncesine uzanır. O zaman bunu bilmiyordum tabii; ama, çağdaş akımın odak noktasını oluşturan ilke, onca zaman önce Çinli filozof Lao-Tze tarafından büyük bir berraklıkla açıklanmıştı. Bu “yeni” yapı anlayışını ifade etmek üzere dürüst bir girişimle bilinçli bir şekilde inşa ettiğim ilk bina, Oak Park’taki yapım Unity Temple’dir (1904).

 

Nedir bu yeni yapı fikri? Şimdi bakın, ben buraya bu modern mimari idealini zihnimizde şimdikinden daha iyi belirginleştirebileceğine inandığım birşeyi göstermek üzere geldim. Yukarıda değindiğim bu erken çaba sayesinde, ülkemizin ortabatısındaki prairie’lerde belirgin bir yeni çehre ortaya çıktı: İlkenin o aşina olmadığımız çehresi. Bu çehre kısa sürede Almanya ve Hollanda aracılığıyla yurtdışına da taşındı; ama, bu ilke genel olarak kendi anavatanını terketmemişe benzer. Daha sonra yapılan dünya fuarlarında -ilk olarak Paris’te- sahneye çıktığı için, çoğunuz bu çehreye aşinasınız. Her ülkede görebileceğiniz diğer çağdaş binalarda Modernist adı verilen bu görüntülere rastlayabiliyorsunuz.

 

Fakat, bu ilkenin hala pek anlaşılamadığı, hatta hiç uygulanmadığı kanısındayım. Dolayısıyla, bu konuşmalarda, bu ideali -özde- harekete geçiren ana ilkeyi elimden geldiği kadar berrak şekilde açıklamaya çalışacağım ki, böylece, organik mimari kendi kendini taklit etme yönünde dünya çapında yaygınlaşan bu yeni dalga karşısında ayak direyebilsin. Uzun yıllar önce, hayatımın ilk çağlarında vurulduğum ve yılmadan uyguladığım bu büyük idealin, onu anlamadan kopya etme hatasına düşen kişiler tarafından ihanete uğramış olduğunu düşünüyorum ne yazık ki. Belki kasıtlı değil ama gene de ihanet...

 

Modern çağın ışığında değerlendirdiğimiz o “Koloni” döneminden bize kalan miras trajikti. Bu nedenle, bugün size getirdiğim Bağımsızlık Bildirgesi sadece bir yadsımadan ibaret değil. Dünyada kölelik diye birşeyin geçerliliğinin olumlu açıdan; yadsınması ve yaşam hakkının onayıdır bu: İngiltere’de bizi yozlaştıran eski geleneksel biçimlerle yola koyulabilirsiniz isterseniz. Ölü şeyler bunlar ama sizin burada meşru; azçok sizin malınız, fakat bize ait değiller. Diyorum ki, mimarlığın kendi doğasını tanıma vakti geldi artık, onun insancıl, dolayısıyla da son derece insani birşey olduğunu kavramak gerek; mimarlık insan doğasını yansıtan ifade biçimlerinin en insanisi olmalı yeniden. Eğer kendimiz bireysellik ve güzellikle birlikte yaşayacaksak, bildiğimiz bu tür bir insani yaşamın zorunlu bir yorumudur mimari...

 

Organik mimarinin ana düşüncesine dönersek:

 

Bildiğim kadarıyla İsa’dan 500 yıl önce ilk kez Lao-Tze, yapı gerçeğinin dört duvarla bir çatıdan ibaret olmadığını, bu gerçeğin asıl bunların içindeki öze ilişkin mekandan, yaşama alanından oluştuğunu, belirtmişti. Bu fikir, tüm pagan -”klasik”- yapı ideallerinin taban tabana zıddıdır. Bu yapı kavramını kabul ettiğiniz anda, klasik mimari-ölmüş demektir. Mimarın kafasına ve halkının yaşamına tümüyle değişik bir fikir girmiştir artık. Benim bu kavramı farketmem tamamıyla içgüdüsel oldu: Kendi aklımdakileri yapmaya başladığımda Lao-Tze’yi bilmiyordum, çok sonraları keşfettim onu; kazara tanıdım. Bir gün bahçede çalıştıktan sonra içeri girdim, Japon elçisinin bana yolladığı küçük bir kitapta biraz önce sözünü ettiğim bina kavramıyla karşılaştım. Aklımdakini, yapılarımda yapmaya çalıştığımı tamamıyla açıklıyordu. “Binanın gerçeği dört duvarla bir çatıdan değil, içinde yaşanacak mekandan oluşur.” İşte buradaydı! İlk önce biraz bozulur gibi oldum; kendimi bir nevi peygamber sayıyor, insanlığın ihtiyaç duyduğu büyük bir mesajı iletmekle yükümlü olduğumu düşünüyorken, sonunda birden bir “yeniden gösterim” haline gelmiştim. Mesajım insanlığa binlerce yıl önce verilmişti... Ne yapalım? Olmuşsa olmuş! Ne kitabı ne de gerçeği saklayabilirdim. Bir müddet ortalıklarda patlatılmış bir balon gibi dolaştıktan sonra, zamanla bu fikrin sadece Lao-Tze’den çıkmadığını, daha derin, hem evrensel hem de ebedi bir gerçek olduğunu anladım. Ayak direyen ve sonsuza dek direyecek olan bir gerçek. Ve bunu Lao-Tze gibi kavrayıp, üstelik inşa etmeye çalıştığım için gurur bile duymam gerektiğini düşündüm! Fazla hayal kırıklığı duymama gerek yoktu.

 

Benim bulduğum -sizin de anlayacağınızı umduğum- şey, bugün geçerliğini koruyan modern mimari kavramının herşeyden önce organik olduğudur. Bu yeni mimariye vermemiz gereken ad, “organik” kelimesi. İşte bu yüzden size burada organik mimari üzerine “vaaz” veriyorum; modern mimari idealinin organik mimari olduğunu; eğer yaşamın tümünü göreceksek ve bu yaşamın tümüne büyük “gelenek” için zorunlu hiçbir “gelenek” tanımadan hizmet edeceksek, öylesine ihtiyaç duyduğumuz o öğretinin organik mimari olduğunu ilan ediyorum. Geçmişi, şimdiyi ya da geleceği bize empoze eden hiçbir önceden tasarlanmış biçimi kabul etmeden, bunun yerine kendi “sağduyumuzun” -ya da, isterseniz, üstduyumuzun- basit yasalarını baştacı ederek, biçimi malzemenin doğasıyla belirleyerek, neyi amaçladığımız çok iyi bilerek yapılan bir mimari olunca, bir banka Yunan tapınağına, bir üniversite katedrale ya da bir itfaiye binası Fransız şatosuna benzemeyecektir. Biçim işlevi mi izler? Evet, ama bundan da önemlisi şu: Biçimle işlev birdir. Bu derin kavram aklımıza geldiğinde şunu anlarız: “57 çeşit” diye adlandırdığımız yaşamımız üzerindeki baskı tümüyle yanlıştır. Klasizm ve tüm izmler daha önce aldığımız eğitim yoluyla hayatın kendisini baskı altına alır. İşte bu yüzden, eğitim konusunda asi oldum ben, özellikle mimarlık eğitimi konusunda. Ben mimarlığın doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inanırım. Mimarın sonradan yaratılabileceği konusunda adamakıllı şüpheliyim. Bence, bir mimar doğmuşsa siz onu mimar yapmak isterseniz, bugünkü konjonktürde onu mahvedersiniz; çünkü halihazırda onu bir düşünce sistemine bağlamaya, onun yaşamasına ve çalışmasına yetecek kadar veri yok masanın üzerinde. Eğer onu eğitecekseniz, kim yapacak bu eğitimi; ona birşeyler söyleyecekseniz, ne söyleyeceksiniz? Üniversitelerinizde, akademilerinizde, okullarınızda genç bir mimara onun daha derin ve daha geçerli bir duyarlılığı olması için ne verebilirsiniz ki şu anda? Mimarlık okullarında yaşam üzerine hangi tecrübe veriliyor ki: Salonlarda üretilmiş birkaç teori ya da bir çeşit estetik kalıp mı? Bu kavramla ilgili söylediğim ve söyleyeceğim şeyin anlamı kesinlikle şu: Bu kavram, mimarlığın ve her türlü sanatın moda olmuş bir estetik olarak sonu geldiği anlamına gelir. Bizatihi modern akımla sorunumuz da bu işte. İnsanlar, bu ilkeleri ele alıp onları sadakatle izlemek, hayatı da bu ilkelere uygun şekilde yorumlamak yerine, yalnızca yeni çehreyi görüyorlar; birer eklektik olan ve eklektik anlayışla yetişmiş bulunan genç mimarlar da bu yeni çehreyi seçme ve eleme yoluyla ele alıyorlar, bunun aracılığıyla da bize (sözlerini geçirebilirlerse) yeni bir üslubu, yani 58, çeşitlemeyi veriyorlar. Çok kötü bu, çünkü yeni olması ve bir de yalın yüzeylerle düz damları estetik kılan bir yüzeysel sadelik dışında, eskisinden daha iyi değil.

 

Savunuculuğunu yaptığım bu kavramın niteliği, yani azınlığın raporu -”Bağımsızlık Bildirgesi”- konusuna dönersek, şimdi şunu sorabiliriz: Neden bağımsızlık? Tekrar ediyorum, dışarıdan gelen her türlü baskıdan, yaşamdan kopuk bütün -kaynaklardan bağımsızlık; -yeni ya da eski- Klasizm’den ve sözümona klasiklere her türlü bağımlılıktan bağımsızlık; günümüzün ticarileştirilmiş ya da akademik standartlarıyla yaşamın çarmıha gerilmesinden bağımsızlık; dahası, yaşam üzerinde baskı yapan herşeyin reddedilmesi; yalnızca “eski-kolonyal” geleneklerimizdeki kültür kopukluğu konusunda değil, eğitimimizdeki eklektizmin hala ayakta kaldığı her konuda da bir Bağımsızlık Bildirgesi sözkonusu. Bu anlamda her türlü akademik estetikten -nerede ve nasıl yüceltilirse yüceltilsin- mutlak bir bağımsızlığı savunuyor ve ilan ediyorum...

 

Eski düzene şöyle dönüp baktığımızda, mesele şuraya geliyor -yoksa gelmiyor mu?-: Esin kaynağı olarak çeşmenin başına gidileceğine, yaşama ve yaşam sevgisine duyduğumuz güvene dayanarak doğa ilkelerine gidileceğine, esin ve bilgi kaynağı olarak buraya gidileceğine, nereye gidildi acaba? Üniversitelerin koltuklarına, bu kurumların göklere çıkarılan küflü kitaplarına, laf ebelerinin çocukları olan laf ebeleri tarafından yetiştirilmiş ünlü laf ebelerine. Bunlara yöneldik işte. Vekalete dayanan bu çarpık çurpuk yolda birtakım talimatlar ve ne olduğu belirsiz bilgiler alıp durduk.  Sonunda, kapasitesinin çok ötesinde eğitilmiş durumda olan tüm toplumsal doku, gerçeğin baskısı altında daha fazla dayanamaz hale gelene kadar sürdü bu. Lieber Meister’in (Louis Sullivan) “züppe” (highbrow) tanımı şöyleydi: “Kapasitesinin çok üstünde eğitim görmüş biri”. Ben de sizi temin ederim ki, Usonia, kapasitesinin gerçekten çok üstünde eğitilmiş durumda. Sayın lordlar, bayanlar ve baylar, şu anda bu anlattığımdan ne kadar daha iyi durumda olduğunuza ise siz kendiniz karar vereceksiniz.

 

Şimdi, gerçek yeni değil ama biz gerçeğe yeniyiz. Sanırım kentlerimize, banliyölerimize ve taşraya baktığınızda gerçeğe nasıl yeni kaldığınızı hepiniz görebilirsiniz. Bunu sadece mimaride değil, giyimde de, örf ve adetlerimizde de görebilirsiniz -birbirine karıştırılmış nesnelerde de. Dünyanın şimdiki durumunda da görebilirsiniz bunu: Histeri halinde, huzursuz, yakın bir tehdit altında bulunmanın verdiği tatsız bir ruh hali ve tam bir kaybolmuşluk. Kısacası, yaşam bir kaybolmuşluk içinde değer kazanmıyor. Bu “mecburi askerlik” hizmeti içinde kendinize bir gözatın. Bu ne gösteriyor? Dünyanın şu andaki durumu, hayata karşı biraz güven ihtiyacından, organik mimari idealimizin verebileceği bir yön duygusu ihtiyacından başka neyi gösteriyor olabilir ki? Organik mimari, yapıcı olduğu için bir kalp pili gibi tempo ve barış sağlayan bir araçtır...

 

Dünya çapında bir örnek olarak Michelangelo’nun kubbesini, Roma’daki S. Pietro kubbesini ele alalım. Michelangelo mimar değildi; pek iyi bir ressam da değildi, ama, iyi bir heykeltraştı. Fakat binalar da inşa ediyordu ve özellikle bir yapı konusunda muazzam bir fikri vardı. Şimdi kubbeyi bir kemer olarak düşünmelisiniz ve bildiğiniz gibi bir kemer daima oturduğu noktada dışarıya doğru basınç yapar. Her kemer bir itme ya da basınca direnecek birşey bulmak zorundadır, yoksa yıkılır. Michelangelo bu konuya fazla ilgi duymuyor gibiydi. Herhalde bu konuda hızla bir bilgisi de yoktu zaten. Ama, bu form, yani “kubbe”, Michelangelo’nun ilgisini çekti. Esas olarak kubbenin, binanın ta içine kadar giren pandantifleri vardı ve mimari bakımdan geçerli bir strüktürel öğeydi. Ama Michelangelo, kubbeyi taşıyan büyük kemerlerin, yüksek ayaklar üstünde göğe doğru yükselmesinin daha iyi olacağını düşündü. Ve bunu gerçekleştirdi. Sonuçta olağanüstü, estetik bir yontusal etki elde etti; aslında anlamsızdı bu; muazzam bir anakronizma. Kubbe daha tamamlanmadan, oturduğu tamburda çatlaklar meydana geldi, taş parçaları kopup yere düşmeye başladı. Roma’da alelacele demirci ustaları seferber edildi ve bu ustaların her biri aynı anda işe koyulup Angelo kubbesinin çevresine büyük bir zincir yaptılar. Kuşaklarına zinciri tam zamanında yetişti. Hala da orada bu zincir. Şimdi, kıssadan hisse şu: Mimarinin özellikle piçleştirilmiş bir ifadesi olan, kornişler eklenmiş, sıvanmış, kendini aldatmış olan bu sahte yapı, dünyanın dört bir yanında resmi otoritenin simgesi haline geldi. Bizim Usonia’da her yerde rastlayabilirsiniz bu modele. Ayrıca ülkenin merkezi Capitol’de, eyalet capitolleri de, ilçe adliye binaları, hükümet binaları da bunu model aldılar, büyük şirketler bile bunu çalmaya kalktılar...

Organik mimarinin nelerle savaşmak zorunda kaldığını göstermek için anlatıyorum bunları... Ruhları genç olanların ellerinde adamakıllı bir “iş” olduğunu görüyorsunuz; şimdi önlerinde hayli güç bir iş var.

Aralarından bazıları ölü geçmişi berrak düşünme yoluyla doğru dürüst binalar yapmak için savaşıyor.

 

Bu basit bir şey değil elbette, ama çok zor da değil. Fakat, toplumsal yapınızın kendisi hala bu anlamsız kargaşanın içindeyken bu işi mimar tek başına yapamaz. Gene de, profesyonel estetikçiliğin bize bıraktığı bu çöplük içinde ruhlarımız hala canlı. Eski düzen geçip gidiyor; bu arada yeni düzen çevresini yokluyor, büyüyor ve bu yığının arasında kendisine bir yol bulmaya çalışıyor: Daha bütüncül ve doğa yasalarıyla tutarlı yeni bir şey elde etmenin yolunu... Neler yapabileceğimizi göreceğiz.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler