Sedad Hakkı Eldem

Yayın tarihi: 02.08.2006

 

Sedad Hakkı Eldem

Uğur Tanyeli

 

1827’de daha Yeniçeri Ocağı’nın lağvının üzerinden bir yıl bile geçmeden Osmanlı yönetimi tarihte ilk kez olarak bir Batı ülkesine öğrenci gönderme kararı aldı. Bu amaçla dönemin güçlü adamı ve II. Mahmut’un sadık seraskeri Hüsrev Paşa hiç vakit geçirmeden kendi köleleri arasından dört çocuğu seçip, kendi parasıyla eğitim görmek üzere Paris’e yolladı. Çocuklardan biri olan İbrahim Ethem 1839’a dek bu kentte kalarak maden mühendisliği öğrenimi yapacak ve Türkiye’ye dönüşü sonrasında çeşitli yüksek devlet görevlerinde bulunup 1877-78’de sadrazamlığa kadar yükselecekti. Sedad Hakkı Eldem, ana-babası Sakız Adası’ndaki bir isyan sırasında öldüğü için öksüz kalan, Hüsrev Paşa tarafından yetiştirilen ve Osmanlı sisteminin 19. yüzyılda bile işlerliğini sürdüren mucizevi eritme mekanizmaları aracılığıyla adeta yeniden yaratılan bu Rum asıllı çocuğun soyundan gelmektedir. Yunanlılar’a bağımsız bir devlet kazandıran isyanlar dizisi, Türkiye’ye de değerli aydınlar yetiştiren bir aile kazandırmıştır. Ünlü ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey, nümizmat ve müzeci Mübarek Galip Bey ve tarihçi Halil Ethem Eldem bu ailenin üyeleriydiler.

 

Osmanlı Soylusu

Böyle bir soydan kökenlenmiş oluşu Eldem’in kişiliğinde belirleyici etkiler yapmış gibi gözükmektedir. Bu etkilerden birincisi, Eldem’in sözkonusu kökeni sayesinde doğrudan doğruya Osmanlı bürokratik elitine mensup olmasından kaynaklanır. Osmanlı elitinin yönetimsel işlevini çoktan yitirdiği yıllarda bile bu kökenin etkileri Eldem’in çoğu davranışını yönlendirici olmuş, kolayca hissedilebilmiştir. Örneğin, Osmanlı elitine özgü “terbiye” ve “adab” normları onun kişiliğinin ayrılmaz bileşenleriydi. Bugün bile onu az ya da çok tanıyan herkes, herşeyden önce kurduğu cümlelerin ayrılmaz bileşeni olan “efendim”li hitaplarını anımsamaktadır. Hiçkimse hangi toplumsal düzeyde olursa olsun, onun birine “sen” diye hitabettiğini duymamıştır. Yine hiçkimse Eldem’in bugünün Türkiye’sinde neredeyse günlük yaşamın vazgeçilmez “ritüeli” olan erkek erkeğe öpüşme alışkanlığını bir kez bile olsun uyguladığını görmemiş olmalıdır. Belki kimilerine sövgüden çok daha ağır gelen biçimlerde davranmış olabilir; ama, onun ağzından gerçek bir sövgü sözcüğü çıktığını duyan da yoktur.

 

Bugün bu tür bir terbiye -burada “terbiye” sözcüğü bir davranışlar sistemi olarak kullanılmaktadır- bazılarına modası geçmiş, hatta riyakarca gelebilir; gelmektedir de. Ancak, unutulmasın ki, Eldem toplumsal yaşamın bu tür normlarının artık anımsanmadığı bugünün Türkiye’sine ait değildir. Eldem’in sorunu, sözkonusu davranış normlarının kendilerini yaratan sınıfla birlikte ortadan kalktığı bir çağda yaşamış ve çalışmış oluşuydu. Osmanlı elitinin en üst katmanının koşullarına göre yetiştirilmiş, ancak ait olduğu sınıf ve kültürü silindiğinde, o mesleki eylemini sürdürmüştü. Örneğin, belki de bu yüzden, yarım yüzyıl boyunca öğretim üyesi olarak görev yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi’nde teklifsizce davrandığı tek bir yakın dostu bile neredeyse yoktu. Akademi dışındaki çevresinin de yine çok kısıtlı olduğu söylenebilir. Öyle anlaşılıyor ki, Eldem’in yaşamı boyunca bir “yalnız adam” oluşu biraz da onun bu “son Osmanlı beyefendisi” olma özelliğiyle bağlantılıdır.

 

Eldem’i yalnızlaştıran tek etmen, içinde yetiştiği sınıfın yok oluşundan ibaret değil. Ya da başka bir deyişle, onun sadece toplumsal değişmelerin kaçınılmaz etkileri sonucunda bir “yalnız adam”a dönüştüğü söylenemez. Eldem belirli gündelik davranışlar bazında tümüyle ait olduğu sınıfa sadık kalmış olabilirdi; ama kişiliği ve özellikle de mesleki etkinliği açısından, o gerçek bir özerk birey olmayı göze alan ilk Türkler’den biri olduğu için “yalnız”dı. Bu özerkliği ünlü mimarı tanıyanlar alışılagelmişin sınırlarını zorlayan çizgi-dışı kişilik özelliklerini gözlemlediklerinde farketmişlerdir. Örneğin, kimi meslektaşları ve öğrencileri Türkiye’de pek de sık rastlanmayan kendine özgü bir yıkıcı “humour”, mizah duygusu, geliştirdiğini deneylerle bilmektedirler. Karşı tarafın özellikle bilgi boşluklarını kurcalayan bu hınzırca ve küçümseyici “humour” çoğu kişiyi en azından kızdırmıştır. Oysa, o sevimli hınzır bakışı kendi kendisine bile yöneltebildiğine tanık olanlar (örneğin, bu metnin yazarı) vardır.

 

Eldem’in sadece “humour”u değil, çevresindekilerle kurduğu olağan ilişkiler de alışılmadıktır. Sözgelimi, Türkiye’de titizlikle dikkat edilen hiyerarşik ilişki biçimlerine karşı genellikle kayıtsız kalmıştır. Öyle ki, Akademi’nin birinci sınıfındaki öğrenciye de bir profesöre davrandığından farklı biçimde davranmadığı ileri sürülebilirdi. Hatta, kendisine çekingence ya da geleneksel saygı jestleriyle yaklaşan kimi öğretim üyelerinden çok, esprilerini anlayan ve yanıtlayan atak öğrencileri yeğlediği de kesindi.

 

Ne var ki, Eldem’in kişilik yapısının en kendine özgü yönü bu değildi de, galiba sözcüğün en genel anlamında politikasız oluşuydu. Onun belirginleşmiş bir mimari politikası ve tercihleri vardı; ama, kişilerle ya da en azından içinde çalıştığı kurumdaki kişilerle ilişkilerini politik olarak nitelemek olanaksızdı. Onun etkin olabilmek veya etkinliğini sürdürebilmek için yaşamının hiçbir döneminde ittifaklar, cepheler oluşturduğunu ya da onlara katıldığını, hele hele politikacılarla kurulacak ilişkilerden medet umduğunu bilen yoktur. Doğal olarak, o da herkes gibi kendi çıkarlarını kollamıştır. Bu alandaki uğraşı sırasında başkalarının zarar görmesine aldırmaksızın, kesin bir bencil tavır gösterdiğini öne sürenler de vardır. Ancak, dengeleri kendisinden yana değiştirmek için çabalamış, fakat bunu yaparken çevreden pek de destek aramamıştır. Onun gerçek yandaşları ve savunucuları bile olmamış ve o da böylelerine gereksinme duymamıştır. Onu merkez alan bir meslek adamları nüvesi ne akademik, ne de mimari düzeyde ortaya çıkmamıştır. Mimarlıktaki etkisinin dorukta olduğu 1940’larda bile, o bir grubun önderi olmaktan çok, örneğiydi. Bu açıdan en tanınmış çağdaşlarından biri olan Emin Onat’la Eldem tam bir karşıtlık yaratırlar. Eski deyimle gerçek bir “cemiyet adamı” olan Onat çevresini geniş bir meslektaşlar ağıyla sarmış, bir kadro kurup sonunda İTÜ Mimarlık Fakültesi’ni varetmişti; o daima kendisine borçluluk veya sevgi duyanlardan oluşan geniş bir halkanın merkezindeydi. Oysa, Eldem yakınına belirli bir ölçüden fazla yaklaşılmasına izin vermediği gibi, kimsenin de “elinden tutmamış”, hatta, mimari açıdan izleyicileri olmasını bile beklememiştir. O hep yalnız olmayı yeğlemişti.

 

Yalnızlığı o düzeydeydi ki, ne kendisi çevresine uzun uzun söz söylemeye kalkışmış, ne de çevredekilerin kendisine herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı anlatımlara girişmesine izin vermişti. Ona herşey kısaca ve bir çırpıda anlatılıvermeliydi. Aksi takdirde sıkıldığı mimiklerinden kolayca anlaşılırdı.Hatta, mimiklere bazen “tamam efendim, tamam” sözcüklerinin eşlik etmesi de rastlanmadık birşey değildi. Aile yaşamında da aynı tutumun sürdürülüp sürdürülmediği konusunda birşey söylemek zor. Ama meslek yaşamında bu telgrafvari üslup varlığını hep korumuştur. Öğrencilerinden biri proje tashihine getirdiği çizimlerin yanına uzun açıklama metinleri yazdığında ona şöyle demişti: “Aman efendim! Bu ne çok yazı. Mimar konuşmaz çizer”. Bu sözel tutumluluğundan ötürü, Eldem yaşamının hiçbir döneminde “ağzından bal damlayan” bir adam olmamıştır. Genel hacmi neredeyse binlerce sayfayı bulan kitaplarındaki tüm metin bölümlerinin toplam birkaç yüz sayfayı aşmayışının nedenlerinden en azından biri budur.

 

Sözlü ifade biçimlerinden kaçınmasının ardında belki de çekingen yapısının etkileri aranmalıdır. Onun ötesinde sözkonusu tutumunun bilinçli bir tercihin ürünü olduğu da söylenebilirdi. O hatır, gönül ve dostluk bağlarıyla değil, adeta mekanikleşmiş görev anlayışıyla yürüyen bir iş yaşamı içinde bulunmak istemişti. Ve daha da önemlisi, bu iş yaşamı özel yaşamından çok kesin çizgilerle ayrılmalıydı. Çalışma sistemini böylesi temeller üzerinde kurduğu için onu Akademi’de adam barındırmamak ve yetiştirmemekle suçlayanlar belki de haklıdırlar. Kendisi çevresini kuşatan bir çömezler topluluğuna tahammül edebilecek yapıda değildi; “eşitler içinde birinci” konumunda olabileceği bir örgütlenme ise o günün Türkiyesi’nde olanaksızdı. Bundan ötürü, Eldem ne eski usül bir usta-çırak ilişkisi içinde bulunabilmiş, ne de çağdaş bir üniversiter birimin tanımlı ve eşitlikçi olması gereken ilişkiler düzenini Akademi’de yaratabilmişti.

 

Bu denli yalnız bir adamın mimari etkinliğini de aynı oranda yalnız yürütmesi doğaldı. Dolayısıyla, onun gerçek anlamıyla ortak projeler ürettiğini söylemek zordur. Gerçi, bazı proje ve yapıları böylesi ortaklıkların ürünüdür, ama, bunlar hem az sayıdadır, hem de kimileri aslında sadece nominal olarak ortak sayılmalıdır. Emin Onat’la kurulan ve İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakülteleri ile İstanbul  Adliye Sarayı gibi ürünler veren ortaklığın böyle olduğu düşünülebilir. Herşeyden önce bu bir zoraki beraberlikti. Sözkonusu yapıların biri Teknik Üniversite’nin, diğeri de Akademi’nin ası olan iki mimarın ortak emeğiyle yapılmasını isteyen merkezi yönetimdi. Bu çözümün kimsenin karşı çıkamayacağı kadar adil olduğu düşünülmüştü. Ne var ki, sonucun gerçekten adil olduğu konusunda kuşku duyulabilir. En azından Eldem’in bu ürünler üzerinde kendi payının çok daha ağırlıklı olduğunu düşündüğü kesindir.Ölümünden birkaç yıl önce, Onat’la yürütülen ortaklıktan sözeden bir yazı gördüğü zaman hafifçe gülerek şöyle dediğine tanık olanlar vardır: “Demek bunları o yapmış efendim, öyle mi? İyi adamdı, ama, mimar değildi”. Nitekim, bu yapıların önemlice bir kesimi yayımlanmış olan görsel malzemesinin ve proje eskizlerinin tamamının doğrudan doğruya Eldem’in elinden çıkmış oluşu ve Onat’a ait tek bir eskizin bile mevcut olmayışı da yukarıdaki sözlerin doğru olduğunu kanıtlıyor.

 

Kuşkusuz, bu zoraki beraberliği gündeme getiren yönetimin mimarlık sorunsallarına yaklaşımı konusunda da söylenecek sözler vardır. Özellikle geleneksel anlamda adil davranma gerekçesinin ve bürokratik pratiği doğru yürütme kaygısının modern dünyanın mimari gerçekleriyle ne denli çelişik olduğu bu örnekte bir kez daha belirginleşiyor. Politik açıdan doğru davranmak uğruna, mimari tasarım bağlamında yararsız, hatta zorakiliği nedeniyle zararlı bir sözde-ortaklık yaratılmıştır. Yönetimin bu tavrı, Eldem’in içinde çalıştığı ülke koşullarındaki yabancı konumunu da ortaya koymaktadır.

 

Türkiye’nin belki de ilk bireyselleşmiş mimarına bireyselliğini törpüleyip, kendisinin ortak olarak asla seçmeyeceği bir diğer mimarla uzlaşması zorunlu kılınmıştır. Eldem de bunu o tanımlı zorunluluk müddetince ve o iş özelinde yürütecek, 1950’lerdeyse yönetimin mimari alana müdahale mantığı değişince, bu sahte ortaklık sessizce silinip gidecektir.

 

Eldem’in bir yalnız adam oluşu, Türkiye’de -deyim yerindeyse- kendi varlığının ve öneminin bilincine varan ilk mimar oluşuyla da ilişkili olmalıdır. Bunu, Türkiye’deki meslektaşlarının büyük çoğunluğunun aksine, yalnız yapılar yapmakla yetinmeyip, gerçekleştirdiği etkinliğe ilişkin her mimari belgeyi titizlikle saklamasından da anlamak olanaklı. Neredeyse meslekle ilgilenmeye başladığı günden beri yaptığı hemen hemen her eskizi, tuttuğu her notu, çizdiği her rölöveyi, çektiği her fotoğrafı, hazırladığı her projeyi arşivlemiştir. Modernite dünyasında sanatçının, özellikle de mimarın 15. yüzyıldan bu yana öğrendiği ya da geliştirdiği şu temel kuralı Türkiye’de ilk öğrenen mimar S.H. Eldem’dir: Sanatçı kendi bireysel varlığının bilincine herkesten önce kendisi varmalıdır; sanatçıyı Ortaçağ’ın adsız ustası olmaktan çıkarıp bir modern birey haline getiren şey bu bilinçtir. Böyle bir bilinç edinen mimarsa harcadığı emeğin en küçük bir ürününü bile korumaya ve başkalarına belki de megalomanyakça gelen bir kaygıyla gelecek kuşaklara iletmeye çalışacaktır. Çünkü, mesleki varlığının kanıtlarına herkesten önce kendisi saygı gösterecektir.

 

Leonardo’yu ömrü boyunca tüm not defterlerini yanında taşımaya zorlayan, Palladio’ya kendi yapılarını konu alan kitaplar yazdıran, Le Corbusier’yi en önemsiz yolculuk “carnet”sini ve faturayı bile atmaktan alıkoyan şey, bu bilinçtir. Türkiye’de sözkonusu özgül mesleki bilince ulaşan ilk mimar Eldem’dir. Daha 1920’lerden beri uygulayageldiği bu tutum bağlamında, henüz eşdeğerine rastlanmamış önemli bir öncülük rolü oynamıştır.

 

Ancak, Eldem’in bireyleşme serüveninde kimi tıkanma noktalarına da rastlanıyor. Bireysellik bilinci mimari anlamda yalnızca pratiğin yazılı ve görsel belgelerini korumakla somutlaşmaz. Kendi özgül mimari yönelimini kendi yaşam çevresinde mimari araçlarla somutlaştırma biçiminde bildirimsel bir ifade de kazanır. Bunun anlamı, mimarların kendi bireysel tercihlerinin en abartılı, en manifester mimari örneğini kendilerine konut yaparken gerçekleştirmeleridir. Mimar bir aydın, bir düşünce üretici rolü oynamaya kalkışıp, bir entelektüel iktidar talebi ortaya koyduğunda, bunu öncelikle kendisine konut yaparken dışa vurmaktadır. Mimarın en özgürlükçü, en ilerici müşterisi kendisidir. Oysa, Türkiye’nin bu öncü mimar bireyi için durum farklı olacaktır. Onun böyle “iddialı” bir evi yoktur.

 

1950’de Cumhuriyet Caddesi üzerinde yaptığı apartmandaki dupleksi olağan bir üst sınıf konutundan olsa olsa içerdiği değerli kitap ve nesnelerle farklılaşır. Yeniköy’deki yazlığı ise aslında Safyurtlu Ailesi için tasarlanmış bir konuttur ve mimarın mülkiyetine daha sonra geçecektir. Birincisinde Eldem kendi özgül sözü olduğu savlanabilecek bir uç noktaya ulaşmayı denemez bile. Buna karşılık, aslında başkası için yapıp sonradan satın aldığı yazlık ev çok daha açık bir gelenekselci –hatta tarihselci- iddiayı yansıtır. Mimari savını kendi maddi araçlarıyla değil, başkasının sırtından dışavurmak daha olağan gelmektedir. Bunun Türkiye’de bugün bile daha doğru bir mesleki pratik yürütme biçimi olduğu söylenebilir. Türkiye’de “kendisi için birşey istemek” hala sevimsiz bir taleptir. 

 

Mimar

Eldem’in mesleki kimliğinin en belirgin yönünü yaşamı boyunca sürdürdüğü mimari çabanın çapı ve bütünselliği oluşturuyor. Onun Türk mimarlık tarihinin en önemli kişiliklerinden biri olmasının nedeni de bu. Bugün de, dün de ondan daha yetenekli mimarlara rastlanabiliyor. Pek çok kitap yazmış oluşuna karşın, mimarlık tarihi alanında ondan çok daha kaydadeğer ürünler vermiş bilimadamları var. Öğretim üyesi olarak öğrencilerine ondan daha fazla yararlı olmuş, coşku aşılamış ve hele hele sevilmiş hocalar bulunduğu yadsınamaz. Türk mimarlık düşüncesine Eldem’den daha kapsamlı değilse de, içtutarlılığı daha belirgin katkılar yapmış kişilerin varolduğu da söylenebilir. Ama, bu kişilerin hiçbiri tek tek ele alındıklarında Eldem’in tarihsel ağırlığı ile kıyaslanabilir nitelikte sayılamazlar; ileride de bu konumları değişecek gibi gözükmüyor. Onlar Eldem’inkinin çok-boyutluluk ve yoğunluğuyla kıyaslanabilir genişlik ve verimlilikte bir mesleki etkinlik yürütmüş değiller. Oysa, Eldem bir anlamda mimarlık sahnesindeki her role soyunma cesaretini göstermiş, üstelik bu sahnedeki her rolü yıllarca bıkmadan usanmadan ve kendine özgü o çalışkanlığıyla kararlı biçimde oynamıştır. Bundan ötürü de, Rönesans’tan başlayarak oluşan “uomo universale” modeline Türkiye’de uygun düşen ilk ve hala tek mimar odur. O halde, tarihsel süreç içinde Eldem’i dünün ve bugünün Türk mimarları arasında düpedüz özel bir konuma oturtma zorunluluğu var.

 

Eldem’in önem ve büyüklüğü olağanüstü “virtüözitesi”nden kaynaklanmıyor. Başka bir anlatımla, onun ürünleri teker teker incelendiklerinde morfolojik kaliteleri bağlamında başarılı başyapıtlar bile sayılamazlar; dünya mimarlık tarihi açısından da kilometre taşı niteliğinde oldukları ileri sürülemez.Eldem’i “büyük” kılan şey, tasarladığı yapıların beherine biçilen değer değildir. Eldem, içinde yapılarının da belirli bir yer tuttuğu kapsamlı ve bütünsel mimari etkinliği sayesinde “büyük”tür. Burada “kapsamlı” sözcüğüyle neyin anlatılmak istendiği açık: Eldem öğretici, tasarımcı, yönetici, yazar ve hatta propagandist olarak çok boyutlu bir kişiliktir. Ancak, Eldem’i anlamak için başvurulacak anahtar kavram pek çok mimarda rastlanabilen kapsamlılık ve çok-boyutluluk değil, fakat bunların anlamlı bir bütün oluşturuşudur. Şöyle ki, sözkonusu kapsamlı mimari etkinlik birbirlerine çeşitli biçimlerde ve ayrılmaz nitelikte bağlı ögeleri içerdiği için bütünseldir.

 

Mesleki etkinliğinin kapsamlılığı ve bütünselliği onu dünya modern mimarlık tarihinin en büyükleriyle karşılaştırma olanağını veriyor. Bu karşılaştırmada Eldem’in onlara eşit olduğu sonucuna belki varılamayacaktır, ama onlarla aynı türden olduğu veya onların da içinde yeraldığı kategoriye ait sayılması gerektiği söylenebilir. Büyük Modernist öncülerle Eldem arasında bir paralellik kurabilmeyi sağlayan şey, Eldem’in de tıpkı onlar gibi bazı iddialar ya da savlar üzerine bina edilmiş bir mimari etkinlikte bulunmasıdır. Böyle savların varlığı sayesinde çok-boyutlu bir meslek yaşamı bütünsellik kazanmaktadır. Yani, mesleğin birbirinden az ya da çok bağımsız olan çeşitli uğraş alanlarını birbiriyle ilişkili kılan bu savlardır. Le Corbusier, Wright ve Gropius gibi ünlüler de bu özelliği gösterirler. Onlar da öne sürdükleri savlar çerçevesinde yapılar tasarlamışlar, yazılar yazmışlar ve öğretilerini kamuya yaymaya, meslektaşlarına öğretmeye uğraşmışlardır.

 

Ne var ki, Eldem’in iddialarını temellendiren düşünceleri öyle pırıltılı ve özgün akıl yürütme örnekleri sayılmazlar. Hatta, belki bunlar tutarlı ve sağlam da değillerdir. Ama, Eldem’in mimarlığı için yaşamsal oldukları gibi, Türk mimarlığı için de önemlidirler. Kaldı ki, bir mimarlık düşüncesinin özgünlüğü ya da tutarlılığı tek başına bir anlam taşımaz; mimarlık tarihinde bugün hiç de doğru gibi gözükmeyen nice düşünce önemli ürünleri temellendirebilmiştir. Venturi’nin çarpıcı deyişiyle, “yanlış düşüncede temellenerek doğru mimarlık yapılabilir”. Eldem’in savı da bu gözle irdelenmeli ve soyut bir doğru-yanlış nitelemesiyle değil, onları üreten kişinin ait olduğu toplumun gerçekleri doğrultusunda yorumlanmalıdır.

 

Eldem’in mesleğe daha ilk atıldığı yıllardan başlayarak ölümüne dek bağlı kaldığı ve birkaç kez de yazıya döktüğü ana düşünceleri oldukça yalındır: Türkiye’ye özgü bir mimarlık yaratılmalıdır; böyle bir mimarlık Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’ndeki gibi biçim ve bezeme ayrıntılarının Eklektisist, tarihselci bir yaklaşımla yinelenmesine dayanmamalıdır; Türkiye’ye özgü yeni mimarlık Türk ulusal geleneği ile ilişkilendirilmelidir; çağdaş teknoloji yadsınmamalı, tam aksine, kullanılmalıdır.

 

Demek ki, Eldem –kendisinin formülleştirebileceği kavramlarla ifade edilirse- Batı uygarlığının teknik ve teknolojik bileşenlerini almayı, ama mimarlıkta Batı kökenli üsluplara bağlanmaktan kaçınmayı öneren bir görüş geliştirmiştir. Yeni Türk mimarlığı Batı tekniğiyle gerçekleştirilecek, fakat yine de Türk ya da Türkiye’ye özgü olacaktı ona göre. Bu oldukça yalın ve özgünlükten de yoksun görüş Türk aydınlarının en azından Tanzimat ertesinden beri tartıştıkları kültür sorununun bir parçasını oluşturmaktadır.Temeldeki sorun, toplumun Batılılaşma ve modernleşme girişimlerine karşın, kendi kültürel kimliğine nasıl sahip çıkabileceği sorunu ya da ikilemidir. Aynı ikilem neredeyse tüm geç modernleşen (Periferik) toplumların Merkez dünyasıyla yüzyüze geldiklerinde önlerine çıkmaktadır. Dolayısıyla, yalnız Türkiye için değil, fakat dünyanın önemlice bir parçası için geçerlidir. Örneğin, Arap dünyası da bu ikilemle karşılaşmıştır ve çözümler aramaktadır. Hasan Fethi gibi çağdaş teknoloji “düşman”larının ya da Abdülvahid el-Vekil gibi gerçek Eklektisistler’in yaptığı budur. Japonlar için artık bir Japon kültürü-Batı teknolojisi ikilemi yoktur; ancak onlar da bunu yakın geçmişlerinde yoğun gerilimler içinde yaşamışlardır. Bugün yaşamayışları, kendi modernitesi içinde kendi kültürel üretkenliğini varedebilen bir toplumun artık sözkonusu ikilemle yüzyüze kalamayacak olmasındandır.

 

Eldem’in de yapmaya çalıştığı budur. Bir ömür onun arayışına hasredilmiştir. Ne var ki, bu arayış için geliştirdiği teknik ilginç gözüküyor. Modern dünyanın söylem üreticileri genellikle tarihe ancak kendilerini meşrulaştırma gereksinmeleri çerçevesinde başvururlar. Eldem kendisine düşünsel bir arka plan kurmaya çalışırken bundan çok daha ileri gider. Onun mimarlık söylemi düpedüz historiyografik bir söylemdir.

 

Mimarlık Tarihçisi

Eldem’in mimarlık tarihçiliğinden söz etmek hem doğru, hem de yanlış. Dev ciltler oluşturan kitaplar yazmış bu mimar, tarihçi olduğunu bir kez olsun ileri sürmüş değil. Ama, Türk mimarlık tarihçiliğinin kimi izleklerini hala aşılmamış oranda koşullandırmış bir yazarı da başka biçimde adlandırmak kolay olmuyor. Bu çelişki aslında Eldem’in yapmak istediğinin historiyografi pratiği içinde olmaktan çok, mimarlık söylemi ve genel kültür politikaları bağlamında düşünülmek zorunda oluşundan kaynaklanıyor. Eldem çağdaş toplumbilim literatüründe “geleneğin icadı” olarak tanımlanan olgu bağlamında etkinlikte bulunmuştur. Tarihçiliği de geleneğin icadı için historiyografik pratik içinde çalışmanın zorunlu oluşundan ötürüdür. Eldem’in  mimarlık söyleminin historiyografik içerikli bir söylem oluşu da bundadır. Dolayısıyla, onun Türk Evi Plan Tipleri, Topkapı Sarayı, Türk Evi, Köşkler ve Kasırlar gibi adlar taşıyan kitapları ilk bakışta mimarlık tarihi metinleri oldukları izlenimi verseler de, gerçekte söylemsel “ifade” denemeleridir. Geçmişin kavranıp aydınlatılmasından çok, yazarı olan mimarın ürünlerinin gerekçelerinin, meşruiyet nedenlerinin aydınlatılması için yararlıdırlar. Ve doğal olarak bütün bir gelenekçi mimarlık bu altyapı üzerinde yükselecektir.

 

Eldem, ulus-devlet olarak yeniden kurulan bir ülkede kültürel açıdan yaşamsal olan bir sorunsala eğilir: Ulus-devletin ulusal geleneklerde temellenen bir kültürel arka planı olmalıdır. Tüm toplumlar için olduğu gibi, Türk toplumu için de bu, ulus-devletin kuruluşunu hazır bekleyen bir altyapı olarak el altında değildir. İnşa edilmesi gerekir. “Geleneğin icadı” olarak adlandırılan süreç budur. Uluslaşan toplumlar, ağırlıklı biçimde historiyografik pratikler kullanarak, kendi varlıklarını meşrulaştırmak ve ulusal birliğin kültürel zeminini hazırlamak için, tüm ulus için geçerlilik iddiasıyla yeni gelenekler kurgularlar. Eldem bu geleneklerden mimari içerikli olanının icadında başrollerden birini oynayacaktır: O, tanımı gereği olarak yerel nitelikte olan bir vernaküler konut mimarisi çoğulluğundan ulusal geçerliliği olan bir “Türk Evi” evrensel kategorisi icat eder. Gerçekte, Osmanlı dünyasını oluşturan coğrafi ve kültürel açıdan çok-parçalı bünyede tekillikten alabildiğine uzak bir konut gelenekleri bütünü vardır. Eldem bu vernaküler mimarlıklardan bir kesimini, özellikle yönetici üst sınıfların İstanbul’da odaklanan konut geleneğini eksen alan bir çerçevede historiyografik açıdan strüktüre eder. Geç 18. ve erken 19. yüzyılda varılmış bir mimari sonucu, Türk Evi kategorisinin temel nitelikleri olarak tanımlar.Türk Evi bu temel niteliklerden yola çıkılarak periferiye doğru tersten başlayarak inşa edilir. Kurguya göre, ortada genel bir kategorik tanım vardır ve Osmanlı coğrafyasının çeşitli kesimlerinde yerel koşulların etkileriyle bu genel tanımın azçok farklılaşan versiyonları üretilecektir. Historiyografik açıdan daha ikna edici bir kurgu, Merkez’in periferideki yerel gelenekleri değişen oranlarda etkilediği (kimilerini de etkilemediği) biçiminde olması gerekirken, tam aksi yapılmıştır. Ulusal bütünlüğe mimari gelenek kanıtı oluşturmak için, vernaküler mimarlığın gerçekte varetmek zorunda olduğu yerel çeşitlilik, ortak temel nitelikler üzerindeki vurguda ısrar edilerek hiçe sayılır. Amaç, Türkiye’nin vernaküler geleneklerini aydınlatmak değil de, merkezi bir Türk Evi geleneği icat etmek olunca, başka bir seçenek yoktur.

 

Türk Evi geleneği vernakülerin yerellik boyutunu inkar ettiği gibi, konut mimarisinin toplumsal konum farklılıklarından kaynaklanan çeşitliliğini de görmezden gelir. Köy konutundan Topkapı Sarayı’na uzanan “sınıfsız” bir Türk Evi’dir onun “icat ettiği”. Bunu başarabilmek için de, ayrıntıları özellikle planimetrik açıdan adeta soyutlaştırılmış denecek kadar görmezden gelinmiş bir tipolojik tarihyazım uğraşına girişilmiştir. Güzel Sanatlar Akademisi’nde daha 1930’larda çalışmaya başlayan ve fikir babası Eldem olan “Milli Mimari Semineri”nden itibaren, onun kırsaldan İstanbul yalılarına kadar her tür konut yapısını aynı idealize edici gözlüklerle tarihselleştirdiği söylenebilir. Otobiyografisinde de belirttiği gibi, bu çalışmalarda arkeolojik bir rölöve çıkarma etkinliğinde bulunulmamış, ana mimari özellikler saptanmıştır. Daha doğru bir açıklama, bu Türk Evi çalışmalarında varolanın saptanmasından çok, olması gerektiği varsayılanın kayda geçirildiğidir. 1970’lerde bile, Akademi’de Eldem tarafından yürütülen rölöve pratiği bu idealize edici gözlüklerle yapılır, yapılar neredeyse “düzeltilirdi”. Böylesi uğraşların sonucunda, Türk Evi’ni tanımlayan mimari özellikler tipolojik bir bazda kırsal kulübeden saraya, Balkanlar’dan Diyarbakır’a dek uzanan bir ölçekte standart planimetrik kalıplarda sınıflanmışlar ve sadece kağıt üzerinde olmak koşuluyla ikna edici bir çerçevede kullanıma sunulmuşlardır.

 

Bu arka plan, Eldem’in geleneğin üzerine yerleştirilmiş bir çağdaş mimarlık oluşturma amacıyla neyi hedeflediğini de ortaya koyuyor. Herşeyden önce onun bir rejyonalist olmadığı söylenmelidir. Onun mimarlığı, yerel kültürel ve fiziksel koşulları dikkate alan bir tasarlama tavrının ürünü değildir. Tersine, her tür yerelliği aşan ve ulusal bir gelenek olarak icat edilmiş bir fiktif çizginin üzerinde konumlanır onun mimarlığı. Eldem gelenekseli ait olduğu o zorunlu yerellik bağlamında sürdürüp modern çağla buluşturmayı öngörmez; kendi tanımladığı evrensel denebilecek fiktif ulusal geleneğin modernleştirilmesini hedefler. Bu amaç ve söylem özgün değil. Ama, bu amaca varmak için tutturulan historiyografik yol benzersiz gözüküyor. En azından, ulusal geleneğin formüle edilmesiyle ona dayanarak gelenekselci bir mimarlığın kurulması aynı mimarın kişiliğinde bir araya gelen misyonlar değil. Eldem bu bağlamda şaşırtıcı bir ikili kimlik yapısı sergiliyor.       

 

Sedad Hakkı Eldem » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler