Otobiyografi

Yayın tarihi: 02.08.2006
Otobiyografi

Otobiyografi

 

Sedad Hakkı Eldem 1908 yılında İstanbul’da doğmuştur.

 

Babası, Fındıklı’da Sümbül Sinan Tarikatine ait son şeyhin halazadesi olarak yetişmiş; oradan sonra Mülkiye’den mezun olarak Hariciyeye intisap etmiştir. Hayatı boyunca diplomat olarak çeşitli yerlerde hizmette bulunmuştur. Ortanca oğlu Sedad Eldem’in tahsil hayatının en büyük bölümü Zürich ve Münich Başkonsolosluklarında iken geçmiştir.

 

Sedad Eldem’in Anne tarafı Sakızlı İbrahim Etem Paşa’dan ileriye gitmez. Lakabına rağmen menşei kesin  bilinmeyen Etem, Koca Hüsrev Paşa tarafından okumak üzere Paris’e gönderilmiş ve böylece XIX. Yüzyıl başında üç arkadaşıyla dışarıda tahsile gönderilen ilk vezirlerden olmuştur. Maden mühendisi olarak çeşitli hizmetlerde bulunan Etem, bazı nezaretlerden sonra Sadrazamlığa kadar yükselmiş, bu arada Türk kültürüne şahsi çalışmaları yanında, oğullarının, torunlarının yetişme özellikleriyle hizmette bulunmuştur. Bu oğulları müzeci ve ressam Osman Hamdi ve nümizmat Galip Beydir. Galip Bey’in oğlu, Sedad Eldem’in amcası Mübarek Galip’dir ki nümizmasi, müzecilik ve kültür hizmetleriyle tanınmıştır. Hamdi Bey’in damadı Vahit Bey sanat tarihçisi, oğlu Ethem ise sanatçı ve mimardır. O zaman modernleşen Nişantaşında Nuriciyan ile birlikte birçok konak ve apartman yapmıştır. Bunların özellikleri Trieste taşından ve o zaman moda olan Fransız tarzında yapılmış olmalarıdır. Bu binaların çoğu son 10-15 yıl içinde yıkıldı.

 

Seceresi baba tarafından tekke baniyesi Saraylı Perizat Hanım ve kocası Bahriye ümerasından Arab Ahmet Paşa’ya dolaylı intisabı ile XVI. Yüzyıla kadar takip edilebilirse de, anne tarafından XIX. Yüzyıl başından evveli bilinmemektedir. Sedad Eldem’in babası İsmail Hakkı bin Cavit menşeine rağmen son derecede batıya dönük ve sanat meraklısı idi. Devrinin kültürlü bir diletantı olduğu söylenebilirdi.

 

Suluboya ve yağlıboya tabloları olduğu gibi edebiyat kolunda Serveti Fünun ve grubuna iltihak etmiş ve Haydar Rıfat Bey’in tercüme serisine çeşitli eserlerle iştirak etmiştir. Ayrıca müzikle de ilgilenir, her hafta çocuklarından birini operaya götürürdü. Gebze’deki bağ evini kendisi çizmiş, bir dülgere inşa ettirmiştir. Sedad H. Eldem ilk tahsilini Geneve’deki Ecole Cuchet’de, liseyi ise Münich Altes Realgynasium’da yaptı. Mimari tahsili Cağaloğlunda Sanayi-i Nefise mektebinde başladı, Fındıklı’da Güzel Sanatlar Akademisi’ni birincilikle bitirdi, ve üç senelik bir “ikmal-i tahsil” bursu kazandı. Bu süreyi Fransa, İngiltere ve Almanya’da geçirdi ve Jansen’in yanında şehircilik ihtisası yaptı. Dönüşünde yeni kurulan iki paralel kürsüden birine, bağlandı. Kürsülerden biri Egli’ye ve yardımcı olarak Hikmet Holtay’a verilmişti. Proje ile “Mebani Bilgisi” öğretiyorlardı. İkinci kürsü Poelzig’in o esnada ölmesi üzerine boş kaldı ve geçici olarak Schneer tarafından dolduruldu. Sedad Eldem bu kürsüye yardımcı oldu. İhtisası proje yanında yapı bilgisi idi. Yapı dersini kısa bir müddet Aksaçlı Ziya Bey ve Semih Rüstem yürüttüler. Zamanı gelince Sedad H. Eldem dersin asal hocası oldu. Aynı zamanda proje ve yeni kurulmuş olan “iktisadi inşa usulleri” dersini yürüttü. Bir müddet sonra (1936) Milli Mimari Semineri’ni üstlendi ve yangından sonraki birkaç sene hariç devamlı olarak yürüttü. Bu şekilde, 30-40 yıl boyunca Akademi’nin en yüklü hocası olarak kaldı, 19..’de tekaüd oldu, bununla beraber özel olarak proje atelyesine devam etti.

 

Hoca olarak tutumu ve faaliyetleri konusunda tüm eski öğrenciler mutabıktır. Sedad Eldem, hocalık mesleğini ciddiye almış ve şakaya müsade etmemiştir. Bundan hocalık süresince yüz ifadesinin bir an bile yumuşamadığı anlamı çıkarılmamalıdır. Aksine, her zaman öğrencilerine karşı “samimi” ve saygılı olmuş, fakat prensip itibarıyla “siz” şeklindeki hitaptan ayrılmamıştır. Akademi içinde uzun süre üç kürsüye birden başarıyla başkanlık ederken değişik yerlerde ayrı ve ilave hocalık yapmayı hiç bir zaman kabul etmemiştir. Halbuki her halde kendisine bu yolda başka mekteplerce yapılmış teklifler (O. D. T. Ü.), (İ.T.Ü), başka kimseye nasip olmamıştır. Memleket dışında da mimarlık teklif edilmiş (1938 ve 1952’de Amerika, fakat bunları da kabul etmemiştir. Hiç olmazsa yabancı (Amerikan) Üniversitelerinden gelen teklifleri geri çevirmemiş olması gerektiği kanısındayız. Kendisinin lisan bilmesi, yabancı millet kültür ve insanlarıyla fazla aşinalığı olması, bu tür faaliyetlerinin (geçici olmak şartıyla), memleketimiz için daha faydalı olmuş olacağı düşüncesindeyiz. Bunu pek alâ dışarıdaki mimarlık faaliyeti ile bağdaştırabilir ve bu surette Türk mimarisini zamanında dünyaya tanıtabilmiş olurdu. Nitekim bugün bu üniversitelerde Mısırlı ve öncelikle İranlı mimarlar varlık gösteriyorlar ve zaten İslam mimarisinde ön planda tutulan İran mimarisinin sözcüleri olarak, tanınmaya hazır bir zemin buluyorlar. Merhum Şah namına büyük imkanlarla dışarıda bulunan Acem mimarları bu şekilde de temaslarını ve nüfuzlarını arttırabilmişlerdir. Bizde böyle bir veya birkaç varlığın bulunmamış olması son olarak Ağa Han Ödülünde kendini menfi olarak ortaya koymuş ve Türk mimarisinin bu alandaki 40 yılı aşan, hiç bir İslam memleketinde uzaktan dahi yaklaşılmayan faaliyet ve çabaları bilinmezliğe gelmiş veya getirilmiştir.

 

Memleket mimarimizin bu durumda olmasının nedenlerini tabii ki tek bir omuza yüklemek doğru olmaz.Türkiye genellikle gereğinden fazla kabuğuna çekilmiş ve dış münasebetlerde hep geri planlarda kalmaya mahkum olmuştur.

 

Sedad H. Eldem’in çok sayıdaki yayınları da Türkçe olduklarından, dolayısıyla yabancı bayilere ulaşmadığından, bütünüyle etkisiz olmuşlardır. Bunlar dış kaynaklı basın evleri ve editörleri tarafından basılmasalar bile, hiç olmazsa yayınlanmış olsalar, yine daha etkin olurlardı. Ancak bunu tek başına uygulamak, söylemek kadar kolay değildir. Memleketimizin sanat ve kültür kuruluşlarının ve yetkili dairelerinin tüm olarak bu sahadaki politika ve tutumlarını ayarlamaları ve, kesinlikle dışarıya dönük olmaları gerekmektedir. Memleketimizde sanat ve kültür yayınları başka hiç bir İslam memleketinde bulunmayan bollukta ve kalitede oldukları halde dış memkeletlerde tanıtılmamıştır.

 

Sedad H. Eldem’in hocalığı devresindeki büyük gayretlerinden biri, uzun söylentilere yol açan Milli Mimari Semineri olmuştur. Bu semineri 193.. senelerinde kurmuştur. Gaye, Eldem’e paha biçilmez bir hazine olan, o zamana kadar tamamiyle meçhul kalmış sivil Türk Mimarisini genç nesle tanıtmak ve bu bilgiye dayanan modern bir Türk mimarisi yaratabilmelerine yardımcı olmaktı. Bu nedenle çalışmaların hiç bir ilmi metod mesnedi olmamış, daha ziyade kişisel ilham ve şevke yönelik serbest bir karakteri olmuştur. Arkeolojik rölöve ve restorasyondan uzak, modern mimariye yararlılıkları ön planda tutulan konular seçilmiş ve incelenmiştir. Bu konular da hemen hep çeşitli Anadolu evlerini içermiş; evlerin iklimsel, jeolojik, toplumsal ve görsel karakterleri incelenmiş, bunların modern hayata adaptasyonları denenmiştir. Bu tür araştırmalar ancak yeni yeni benimsenmektedir. O zamanlar tamamiyle yabancı katta refrakter bir zemine oturmak durumunda idi. Öğrencilerin bu çalışmalara büyük bir aşk ile katımış oldukları inkar edilemez, Hocanın yorulmaz rehberliğinde Anadolu’ya gruplar halinde yapılan tanıma (tanıtma değil) gezileri (Gebze, Safranbolu, Konya, Tire, vb.) çok sevilmiş, ve o zamanki güç ulaşım şartlarına rağmen (çoğu zaman çok kötü yollar üzerinde kaptıkaçtılar ile seyahat edilirdi) rağbet edilmişti.

 

Böylece, çalışanlar gittikçe artan bir hız kazandı. Elde edilen çalışmaların dağıtılmayıp toplanması neticesinde de önemli bir arşiv meydana geldi. Bu arşiv çok kimseyi rahatsız etti. Bunların başında o zamanki Akademi ve Vekalet yöneticilerini saymak gerekir. Gittikçe büyüyen arşiv zaman zaman yapılan sergilerle ne türde ve kalitede olduğunu göstermekte geçikmedi. Ancak sergiler kafi görülmedi ve çalışmaların “dolapta gizlenip”, istifadeden geri tutulmamaları, yayınlanmaları, arşivin ilgililere dağıtılması gerektiği yolunda büyük fikirler ortaya çıktı. Hatta, bu maksatla epey devam ettirilebilen bir dergi (Yapı) bile çıkartıldı. Fakat bütün bu faaliyet esnasında yayın için Sedad H. Eldem’in bütün gayretlerine rağmen hiç bir fon ayrılmadı, hiç bir yardım yapılmadı. Arşiv konusu Mimari Bölümünde öteden beri bir mesele halinde idi. Seneler senesi proje atelyelerinde yapılan çalışmaların en ilginçlerinden oluşturulacak bir arşiv yapılamamış, bunlar ya öğrencilere iade edilmiş, ya da kürsülerde bir süre alıkoyulmuş ve herhalde hiç bir surette muhafaza edilip bir araya getirilememiştir. Ve tabii aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün bile Mimari Bölümünün bir proje arşivi veya reprodüksiyon koleksiyonu olamamıştır.

 

Hal böyle iken, artık 1:20 ve 1:5 maketler, sayısız renkli levhalar ve büyük ölçüdeki resimlerle bir müze durumuna giren Milli Mimari semineri arşivinin parçalanması, şuraya buraya dağıtılması tehlikesine karşı seminer hoca ve asistanları var kuvvetleriyle karşı gelmeyi başarabilmişlerdir. Gittikçe kritikleşen bu durum kendiliğinden çözümlenmiştir. Akademi 1948 yılında bir akşam yanmış, bu ateşte seminerin büyük kısmı kül olmuş, herhalde bir çok kimse rahata ermiş ve mesele de kendiliğinden halledilmiştir. Aradan çok seneler geçtikten sonra seminerin Türkiye’de ve Avrupa’da (Almanya ve İsviçre’de zaten mevcut olan Heimschutz hariç) benzerleri kurulmuştur. Bunların benzerliği ev mimarisi, kent ve çevreyi koruma gayelerini gütmelerindedir.

 

Yangından sonra birkaç sene muattal kalan seminer, o zamandan sonra zaten kötü bir mana (!) taşımaya başlayan “Milli”liğini atarak sadece Rölöve Kürsüsü olarak yeniden faaliyete geçmiştir. Aslında isminin hiç olmasa Türk Evi ve Çevresi Araştırma Kürsüsü olması gerekirdi. “Rölöve” sadece teknik bir ölçme kaidesini yansıtmaktadır. Sedad H. Eldem’in sadece bu isimle yetinmesinin nedenini anlayamadık. Gerçek şudur: Milli Mimari Semineri zamanından iki üç on yıl evvel yaratılmış, ve bu nedenle büyük bir anlayışsızlık ve tepki ile karşılaşmıştır. Bugün bu konunun varlığı ve gereği O.D.T.Ü, İ.T.Ü, Y.M.M.A gibi yüksek tahsil müesseselerine kabullenilmiş, kurikulumlarına yerleştirilmiş, hatta ön plana alınmıştır. Bunların dışında pek çok anıt ve çevre koruma kurulu ortaya çıkmış ve aynı gayeyi idari yoldan gütmeye başlamışlardır.

 

Milli Mimari Seminerinin memleketimiz kültüründe yeni bir çığır açmış olduğu, bilinmeyen mimari ve sosyal kıymetlerimiz üzerine ışık tutmuş olduğu artık bugün herkesçe kabul edilmektedir. Ancak bu mesele Akademi’de çıkıp yukarıda saydığımız müesseseler’e geçmiş sayılmalıdır.

 

Yangından sonra çalışmalara katılmış olan o devir mimarlık kuşağı bir daha aynı nitelik ve varlıkla meydana gelememiştir. 10-15 kişinin büyük itina, titizlikle senede bir defa mezun edildikleri bir devre karşın şimdi senede iki-üç defa 50-60’ardan mezunlar verilmektedir. Ancak seminer, Türk Evi’ni tanıtmak ve sevdirmek yolunda ilk adımları atmış olması bakımından memleket çapında yararlılık göstermiş ve yıllar geçtikçe bu ilgi ve bağlılığın artmasını sağlamış bulunmaktadır.

 

Sedad H. Eldem bu süre boyunca çeşitli proje ve yapı faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu faaliyetler resmi yönetim binalarından otellere, sosyal kültür yapılarına kadar çeşitli alanlara yayılmıştır. Sedad H. Eldem büyük ölçüde mesken, yani apartman, ev ve mahalle toplulukları yapmıştır. Bu kez yayınlamakta olduğumuz eserleri özellikle elçilik, yalı, köşk ve evlerden oluşan büyük konutlar konusunun kapsamındakilerdir.

 

Prof. Eldem Berlin’deki Charlottenburg Teknik Üniversitesinde Prof. Jansen’in kürsüsündeki çalışmalarının yanısıra Türk Evi ve Mahallesi üzerine araştırmalar yapmıştır. Bunlar, 1929-30 senelerinde, Paris’te Salon d’Automne’deki ödüllü sergiden sonra 1930-31 senelerinde ortaya çıkmıştır.Ne yazık ki meslek hayatında bu Türk şehri yerleşme düzenlemeleri üzerindeki çalışmaların hiç biri uygulanamamış, hatta herhangi bir şekilde topluma yararlı olmamıştır. O yıllardaki araştırmalar ve sonuçları, o tarihlerden 30-40 yıl sonraları için bile fazla “erken” sayılacakmış. Türk toplumu hemüz bu fikirleri uygulayabilecek aşamaya ve olgunluğa erişmemiştir. Öte yandan Türk ev yaşantısı tamamiyle farklı yönler almış, ve çok katlı, apartman şeklindeki yerleşmeler tercih edilmiştir.

 

Böylece öz Türk karakterine uygun olduğunu zannetmiş olduğu yaygın, tabiata bağlı, bahçeli veya sıra evler şeklindeki, idealize etmiş olduğu yerleşmeler meydana gelmemişlerdir. Kat mülkiyeti kanunu, bir taraftan apartman yapımını teşvik ederken, diğer taraftan Türk şehirlerinde kalan son ev ve konakların arsaları pahasına satılıp, yıktırılmalarına sebep olmuştur. Modern hayat koşullarına kavuşma yorumuyla nitelendirilen bu gelişme, hakikatle medeniyet ve insanlık gereksinimleri dışında, havasız, güneşsiz, sağlıksız yaşam koşulları yaratmaktan ve şehirleri gereksiz yere yüklemekten başka işe yaramamıştır.

 

Apartman yapısını normal olan, 3-4 kat yüksekliğinde tespit edip, ayrık nizama tabi tutmak çareleriyle zarar azaltılabilecekken, bu konularla ilgilenilmemiş, aksine 15-20 katlı binaların ortaya çıkmasına imkan verilmiştir.

 

Bu verimsiz ve zararlı faaliyetin yanısıra, büyük bir tezat halinde gecekondu faaliyeti ortaya çıkmıştır (1955 yıllarında Kazlı Çeşme ve Zeytinburnu). Kötü bir politik düzenin etkisiyle bu faaliyet önüne geçilmez ölçüler almış, neticede büyük şehirlerin nüfusunun yarıdan fazlası, gecekondularda, en ilkel koşullarla yaşar olmuştur.

 

O zamanlar, birbirini izleyen, çeşitli yöntem ve görüşler üzerinde bir türlü birleşmeyen politikacılar bir tek konuda hemfikir olmuşlardır. Bu da gecekondu faaliyetini kendi dar görüşlü politikalarına alet edişleridir. Böylece kentlerimizin en güzel semtleri bu tür yerleşmelere kurban edilmiş, milletin milyonları ve trilyonları bulan harcamalarının ziyan edilmesine sebep olunmuştur.

 

O senelerde Sedad H. Eldem Akademi’deki proje atelyesinde bu konuyu ele almıştı. Yapılan araştırmalar normlara dayanan mimarsız yapı sistemleri üzerine idi. Gaye önüne geçilemeyen gecekondu faaliyetini daha insani yollara sevketmek, ve yerleşmeleri belirli bir nizama bağlamak idi.İnşaat artık “gece” değil “gündüz” yapılacaktı; fakat bu iş yine sakinin kendi eliyle ve komşuların yardımlarıyla olacaktı. Ancak, pencere, kapı, vs., gibi yapı elemanları belirli standartlara bağlanacak ve kooperatiflerce imal edileceklerdi. Bu müşterek atelye çalışmaları 1:20 maket safhalarına kadar ilerletilmiş, birkaç devre süresince devam ettirilmiştir. Ancak bunların Akademi duvarlarının dışında yankı yapıp ilgi görmeleri kesinlikle söz konusu olmamıştır. Gecekondu hengâmesinin bir politakacı, cesur bir politikacı savunucusu olabilmiş olsa idi, bu sistem bütün zararlarına rağmen nisbeten yararlı bir hale getirilebilirdi. Çünkü, uygulama şunu göstermiştir ki, ilk senelerin tek katlı ve ağaçlarla çevrili bir çok gecekondu mahallesi, mimarlar tarafından yapılan nice benzer yerleşmelerden daha insan ölçülerinde, daha doğaya yakın ve daha cazip olmuştur:

 

En büyük sakıncaları olan yer israfına rağmen, halka bir dereceye kadar hitap edebilmiş, halkın yaşam anlayışına daha fazla yaklaşabilmişlerdir.

 

Akademide birkaç yıl süresince devam ettirilen bu “mimarsız mimari” araştırmaları sonunda öğrencilerin de, asistanların da ilgisini kaybetmiştir. Çünkü sarfedilen çabaların devlet ve milletçe kesinlikle yanıtlanılmadığı anlaşılmıştı.

 

Bu yıllar içinde Sedad Eldem farklı bir ev yapım faaliyetine geçmiştir. Nispeten varlıklı bir sınıfın meskenleri. Elbette ki bu tür inşaat gecekondu veya sosyal konut yapımından daha çekici sayılabilirdi.Ancak bu binalar bireysel olmaya ve kendi başına ayrı kalmaya mahkumdular. Bununla beraber, daha geniş maddi imkanları ve yerleşme olasılıkları olan bu büyük konutlar verdikleri mimari sonuçlar bakımından önemli ve ilginç konular oluşturabiliyorlardı.

 

Bu tip konutlar konusunun içerdiği büyük evler, tek ailelerin yaşantılarını simgeler ve bu yaşama bir karakter vermeye çalışırlar. Burada, ev sahibi ile mimar arasında sıkı bir işbirliği ve fikir alışverişlerinin ön planda tutulması zorunludur. Programlarının, yapı tekniklerinin farklılığına rağmen, bu evlerin hepsinde birleştirici bir unsur izlenebilir. Hepsinde, özellikle Türk sivil mimarisi karakteri belirtilmeye çalışılmıştır. Pencere nispetleri, saçak durumları çoğu binada bir standarda bağlanmıştır. Plan düzenlerinde de eski ve geleneksel sofa sistemleri düşüncesine göre hareket edilmiş olduğu görülebilir.Genellikle, uygulanan mimari, sadeliği ve iddiasızlığı ile dikkati çekmektedir. Bugün birçok mimarın aradığı virtuöziteleri, plan zorlamalarını ve orijinaliteye dönük motifleri bunlarda görülemez. Hatta aksine, bu mimaride bir yeknesaklık, bitaraflık olduğu bile söylenebilir. Mimar, adeta geçerli saydığı bir takım formüller arkasında gizlenmiş, şahsiyetiyle ortaya çıkmamaya gayret etmiştir.

Burada, Türk mimarisinin en belirgin özelliklerinden biri görülebilir. Eski Türk evleri, devirlerine göre hep birbirinin aynıdır, ancak ufak detaylarda farklılık gösterirler. Arkalarında büyük bir mimarın ismi bilinse bile bir özelliği veya “marifeti” yoktur. Sivil mimari tam anlamıyla anonim, yani harcı alemdir.Kanımızca S. Eldem evlerinde bu karakter ve niteliği aramıştır. Evleri iddiasızdır; adeta bulundukları yerlerin doğal ürünleridir. Hiç bir şekilde göze batmak emelinde değillerdir. Ancak, evler bu halleriyle, mimarın arzusu hilafına anonim; mimar da isimsiz kalamamaktadır. Mimarisi şimdiki haliyle kendi simgesini taşımakta, Sedad H. Eldem, her yerde, her binada ayırdedilebilmektedir. Fakat mimari gayesinin bu olmadığı, bu durumun etraftaki diğer binalarla kıyasen ortaya çıktığı bir gerçektir.

 

Sedad H. Eldem mimarisinde gösterdiği tevazu, iddiasızlık ve çekimserlikten dolayı tebrik ederiz. Arzu ederiz ki çoğu mimarımız da yapıtlarının gerisinde, ikinci planda kalmayı seçebilsin, hiç bir şekilde bencillik ve virtüözite heveslerine kapılmasın.

 

Sedad Hakkı Eldem » Konu Başlıkları

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler