Hasegawa ile Söyleşi

Yayın tarihi: 02.08.2006
Hasegawa ile Söyleşi

Hasegawa ile Söyleşi

Hans Ulrich Obrist

 

Hans Ulrich Obrist: İlk sorum sergiler hakkında. Louisina Müzesi’ndeki yerleştirmeniz üzerine kısa bir metin yazmıştınız. Orada hazırladığınız sergiden biraz bahsedebilir misiniz?

 

Itsuko Hasegawa: Mimarlığımın temel ilkelerinden biri iletişimdir. Bu sergi, iletişimin mekanları nasıl etkilediğini ya da mekan ve iletişimin nasıl etkileştiğini araştırmanın bir yoluydu. Bu bir tür denemeydi.Elbette yüz yüze iletişim en iyisi, ama son zamanlarda iletişimin her türlü yeni biçimi gelişti ve iletişimin bu biçimlerini de araştırmak gerekli. Doğa, teknoloji ve mimarlıkta keşfettiğim farklı temalar, mesela doğa, mimarlık ve iletişim, ya da bilgisayarlar, doğa ve mimarlık arasındaki ilişkiyi açıklayan bir dizi farklı katmanlar yerleştirmede ele alındı. Sergiyi ziyaret edenlerin elektronik posta yoluyla Tokyo’daki ofisimize ulaşmaları da mümkündü. Sergiye ya da mimari çalışmalara ilişkin sordukları her sorunun cevaplarını da almışlardı.

 

HUO: Geri bildirim fikri ve katılım konuları sizin binalarınızda da çok güçlü.

 

IH: Sergi süresince ofisimize elektronik posta ile yollanan mesajlar basıldı, okunabilir kılındı ve böylelikle serginin bir parçası haline geldiler. Mimarlığın Modern geleneği, Le Corbusier’nin, Tokyo’da Tange’nin jenerasyonları daha çok kendi kişisel mimari çalışmalarının bireysel ifadesini oluşturmakla ilgilendiler. Benim jenerasyonum içinse, çok sayıdaki farklı insanın buluştuğu, etkileştiği ve iletişime girdiği yapılar düşüncesi daha önemli.

 

HUO: Mimarın rolü nedir?

 

IH: Her durumda, tekil bir nesne yaratmanın karşıtı olarak, benim ilgim farklı insanların bir araya gelebileceği ve bir dizi faaliyetten yararlanabilecekleri bir yer yaratmak. Mimarlığı, bu tür bir özelliğin var olabileceği bir yer yaratmak olarak görüyorum. Bazı insanlar mimarlığın mühendislik olduğunu söylerler, diğerleri de bir tür sanat olduğunu. Mimarlık çok karmaşıktır; bu karmaşayı ve birbiri ile ilgili insanların farklı seslerini yansıtan ve her nasılsa doğal görünen, birbirini içeren pek çok güç vardır.

 

HUO: En son görüşmemizde temel olarak, binanın gelecekteki kullanıcıları olan bir toplulukla diyaloğun var olduğundan bahsetmiştiniz. Bu sürecin nasıl işlediğinden -ve belki de Meyve Müzesi aracılığıyla daha somut olarak- biraz bahsedebilir misiniz?

 

IH: Shonandai Kültür Merkezi ve Sumida Kültür Merkezi yarışma oldukları için bu sürecin nasıl işlediğine belki de daha iyi örnekler. Yarışma için genelde verilen bir programı, düşünmekten ziyade karşılamak zorunda olduğunuz gereksinimler vardır; benim düşüncem binayı sonuna dek kullanacak olan insanlara ve onların ihtiyaçlarına uzanır. Böylece ben bir yarışma önerisi hazırlarken, politikacıların yazdığı yazılı bilgiden ziyade bu insanları düşünerek başlarım. Mimarlığın esas olarak kamuya ait bir içeriği olmasına rağmen, kamunun ihtiyaçları genelde iyi temsil edilmez. Müşteri olarak gerçekten kamuyu dikkate almaya ihtiyaç bulunuyor ve böylece yeni olasılıklar açılır ve belki de bu tür bir düşünmeyle yeni program türleri geliştirmeye gerek vardır.

 

HUO: Kamu mekanlarını sağlamak, “kamu yaratmak” anlamında mimar ya da şehircinin rolünü nasıl görüyorsunuz?

 

IH: Ne inşa ettiğiniz önemli değil, eğer bir kent içinde ise onun genel bir karakteri olmak zorundadır ve yerleştirilmeye başlandığında bu gittikçe daha da özelleşir.

 

HUO: Bugün kent içindeki genel ve özel mekan arasındaki sınırlar nerededir? Bu sabah, bu sınırların gittikçe bulanıklaştığına işaret eden Toyo Ito ile bir görüşmemiz vardı. O bunu ince bir zara benzetiyor.Bu ayrımı nasıl buluyorsunuz?

 

IT: Genelde Asya kentleri her zaman, Avrupa ve Amerikan kentlerine karşıt olarak farklı fonksiyon ve ölçeklerin bir arada yan yanalığından kaynaklanan bir yaşam duygusuna sahiptir. İnsanların çalıştıkları yer ile aynı yerde yaşamadıkları kent türü, bugünün Asya kentlerinden temelde farklı görünür. Çoğu Asya kenti, bir karışıma sahiptir. Örneğin, Tokyo gibi bir kentte tabii ki, yüksek binalar vardır ama bu yüksek binaların özünde, değişim gerektiğinde çok hızlı bir biçimde günden güne değişen küçük binaların bir tür düzensizliğini bulursunuz. Bunu “sürekli tamamlanmayan” kent süreci olarak isimlendiriyorum ve gerçekte bu kent süreci yaşamın nerede olduğu ve  Tokyo gibi bir kentin bu küçük ölçekten enerjisini nasıl aldığıdır.

 

HUO: Avrupa ile karşıt olarak mı?

 

IH: Bu genelde gerçektir, ve rastlantısal olarak genç bir mimar bu kentlerden birinde yeni bir strüktür inşa ettiğinde, bu, bu karşıtlıktan dolayı Tokyo’da olandan çok daha şok edicidir. Değişim oranı Avrupa’da daha küçük olduğundan. Burada bir değişim olduğunda daha dikkate değerdir.

 

HUO: Siz Kuala Lumpur’un dışında bir ev inşa ediyorsunuz. Güneydoğu Asya ve Çin’deki kentlerin oluşumunu, bu kentlerdeki inanılmaz gökdelenleri, bu düşeyliği nasıl buluyorsunuz? Kuala Lumpur’da genç mimarlar arasında, bu enerji tüketimini ve ekolojik yıkıma yönelik eğilimi eleştirenler var ve sizin yazdıklarınızın uyandırdığı ile ilgili daha yatay bir mimari isteyenler var. Öyleyse iki soru: Kuala Lumpur’a benzeyen kentlerdeki gelişimi nasıl buluyorsunuz ve düşeylilik yerine yatay olanın fikri hakkında konuşabilir misiniz?

 

IH: Asya kentlerinin hikayesi bir tür yatay yayılmadır, ama ben düşey yerine yatayda gelişmeliyiz dediğimde, harfi harfine kentleri yaymalıyız demiyorum; ama bu metaforik olarak yaptığımız yerler hakkında düşünmenin bir biçimidir. Esas olarak, yatay gelişimler insanların bir araya gelmesi açısından daha kolaydır; ama, insanlar farklı düzlemlerde olduğunda doğal olarak bu, düşey strüktürden daha aktif bir strüktür türüdür. Düşey bir strüktür içinde, insanlar esas olarak bir diğerinden koparlar ve yatay bir strüktürde karşılıklı etkileşimde özgürdürler. Öyleyse, eğer yüksek bir bina inşa edecekseniz, bu tür bir yataylıktan ziyade, neden yatay bir strüktür yapmadığınızı ve onu neden yana yatırmadığınızı düşünüyorum. Geçenlerde Shanghai’deydim ve gerçekten de orada orta ya da küçük ölçekli binalar yok, sadece yüksek binalar ve onlar hakkında gerçekten de politik düşünceler var; tıpkı bu strüktürleri yapanların da politik güçler olduğu gibi. Yıllarca önce Kuala Lumpur kentini sevmiştim, bende bir tür ormanla çevrili köy, merak uyandıran ama doğal bir yere benzer bir his uyandırmıştı. Şimdi gökdelenler inşa edildiğinden beri, çok yapay ve anormal görünüyor.

 

HUO: Kentte çevresel bir ilgi uyandırmakla ilgileniyor musunuz?

 

IH: Kentler esas itibarıyla yapay yerlerdir ve siz onları kabul etmek durumundasınızdır ki, yine de bedensel konfor düzeyinde, kentin içinde bile doğayı önemsemek her zaman çok önemlidir. Örneğin, rüzgar tüm bir mekan boyunca esebiliyorsa, ya da su tüm bir mekan boyunca akabiliyorsa, bu yapay araçlarla yaratılsa bile, bunu kontrol etmek kolaydır ve böyle bir çevre içinde beden daha fazla konfor içindedir. Ben kendi mimarlığım içine uzunca bir süredir bu düşünme biçimini katmaya çalışıyorum. Bu tam anlamıyla doğa değildir ama, ben bunu düzensiz değişim olarak isimlendiriyorum. Rüzgar, su, hareketin bu elemanları insan bedeninde de işler. Hareket eden şeyler, beden ve doğa ile bu tür bağlantılara sahiptirler ve bunlar kent içinde önemlidir. Örneğin bir süre önce, yazları evlere hafif bambu perdeler ve dışarıya da fener asarlardı. Bu yaz manzarasıydı, ve ardından kışın farklı bir manzara gelişirdi. Nesneleri asmak ve onları yere koymak, hareket ve değişim eski Tokyo’nun bir parçasıydı.

 

HUO: Kentin asla son bulmadığını söylüyorsunuz. Bu sürekli dönüşüm halindeki bir binayı da kapsayabilir mi ?

 

IH: Yüksek binalar ancak tamamlanır. Japonya’da pek çok şey sürekli değişir: Politik görüşler, toplumun değerleri, aile yapısı, yaşam tarzı…Güney doğu Asya’da ve Japonya’da olayların nasıl değiştiği inanılmazdır.

 

HUO: Yerel ve küresel arasındaki salınım hakkında konuşalım; çünkü siz her ne kadar küresel ilgiden bahsetseniz de, binalarınız yerel meseleleri dikkate alıyor. Bu ikisi arasındaki birbirinin yerine geçme, bu arada olma durumundan bahsedebilir misiniz?

 

IH: Genellikle Japonya’da büyük mimari firmalar büyük çalışmalar yapıyorlar. Bu ölçüde bir ofis….

 

HUO: Sizin ofisinizde kaç kişi çalışıyor?    

 

IH: 35. Bizim yaptığımız çalışma türü daha yerel, çünkü biz küçük bir firmayız. Yerel Japon ya da Tokyo gelenekleri, tabii ki burada olduğumuzdan ötürü, bizim için çok önemli. Ama daha da fazlası, bu yerel gelenekleri içererek, dışarıdaki insanlar için bizimle bağlantı kurmak her nasılsa çok kolay bir hale dönüşüyor. Hatta, gerçek geleneği bulmak zorlaşıyor. Eğer onları araştırırsanız, eğer ülkeden dışarı çıkarsanız, dağların ortasında, hala geleneksel dansları ve dramaları; Japon dansının uluslararası versiyonu yerine, uluslararası düzeyde Japon dansı olarak bilinen şeyin kökenini bulabilirsiniz. Örneğin, Niigata’da, atölye çalışmasının bir parçası olarak, modern bir dansçıyla birlikte, bu çok geleneksel formları birleştiren bir çalışma yapıyorum. Geleneksel sanat formları ile çağdaş performansçıların arasındaki bu işbirliğinden küresel dinleyiciye ulaşmak mümkün. Elbette ki, geleneksel sanat formlarını onaylayan ve koruyan bu insanlar kendi yollarında çok kararlılar ve çağdaş sanatçılar da kendi yollarında çok kararlılar; onları bir araya getirmek oldukça fazla bir enerji gerektiriyor. Mimarlar için de aynısı geçerli. Temel olarak, bu işbirliğinin türü çok daha büyük insan çevresine ulaşmak için bir araç, ama bu daima daha zordur ve uğraştıran bir görevdir.

 

HUO: Atölye çalışmasının sürecinden bahsedebilir misiniz?

 

IH: Niigata atölye dönemi boyunca (bunu üç yılda bir, bir ay olarak yapıyorlardı), insanlara sürekli mimari çizimleri gösteriyor ve onların görüşlerini alıyordum. Bu çok zor bir çalışmaydı, ama performans sanatları merkezi yapma sürecinin bir parçası olarak sanatçıların, opera ses sanatçılarının görüşlerini almak açısından çok önemliydi…Tabii ki bir mimar olarak sizin de görüşleriniz önemli, ama düzenli bir biçimde bir izleyici olarak bu yerlere dansı izlemek için gitmeyi de severim ve bir binaya bu biçimde bakmanın oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Bazen iki görüş açısı birbirine karışır, ama her ikisi de önemlidir. Shonandai Kültür Merkezi’ni inşa sürecinde, çizimleri göstererek bölgedeki insanlarla yüzün üzerinde toplantı yaptık. Bunun sonucunda mimari de bir çok değişiklik oldu, ama programlamada onların sahip olduğu şeylerde bazı değişiklikler oldu. Oraya şu an gittiğinizde, kafede oturan insanlarla konuştuğunuzda, size “bu tam da benim düşündüğüm spot” türü şeyler dediklerini duydum.

 

HUO: Fantastik!

 

IH: Bazen röportajlarda bana “bu binayı sizin yaratıcılığınızdan uzaklaştırdıklarını düşünmüyor musunuz?” türü şeyler soruyorlar; ama ben kesinlikle öyle hissetmiyorum.

 

HUO: Bunu kolektif bir inşa, kolektif bir süreç olarak isimlendirir misiniz?

 

IH: Kolektif güzel bir kelime. Yarışma önerileri, çok sayıda farklı insanların katılımına izin verecek kadar açıktırlar. Ben tamamıyla birlikte yaptık demesem de, katılım bunu tanımlamanın iyi bir biçimi.

 

HUO: Siz, Kobe Depremi, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989 tarihinin öneminden bahsediyordunuz…ve Tokyo’daki evsizler için karton mimarlık olgusundan da bahsediyordunuz.

 

IH: Çok uzun bir hikayeyi kısaltmak için, mimarlık onun çevresindeki sosyal hareket ve politik faaliyetlerden etkilenen bir varoluş biçimine sahiptir; ve siz bunu önemsemeden edemezsiniz.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler