Makine Çağında Duygusal Mimari

Yayın tarihi: 02.08.2006
Makine Çağında Duygusal Mimari

Makine Çağında Duygusal Mimari

Tatsuya Yamamoto*

 

Japonya’da çizgi film sektörünün büyümesi ve gelişmesi, “yeni doğa” olarak adlandırılan bir düşünceyi tartışmaya açmıştır. Yeni doğa insanoğlunun yaşama tarzını ve düşüncelerini biçimlendiren etkenler arasındadır. Etkilerinin somut yansımaları Teknoloji çağı, Gelecek-sistemi gibi çeşitli adlar altında konuşuldu. Yapılan eserlere Postmodern, hi-tech, next-modern gibi adlar verildi ve bunlar yeni mimari akımlar olarak belirdi.

 

1975-1985 yılları arasında bu konu üzerinde çok tartışıldı. Toprak, su, ağaç, dağ, nehir gibi olgulardan oluşan “gerçek” doğaya karşı, araba, televizyon, buzdolabı gibi nesneleri kapsayan yeni doğanın varlığı üzerine konuşuldu. İnsanoğlunun yaşam tarzının, kendisinin yaratmış olduğu bu teknolojiler ve teknolojik nesneler arasında yeni bir hayat kazandığı ve bunların olmadığı bir hayatın artık düşünülemeyeceği iddia edildi.

 

Japonya’da çizgi film kahramanlarının kurgusal varlıkları da tartışmaya dahil edildi. Duyguları daha iyi ifade etmek için, abartılmış formlar, renkler, sesler canlandırıldı. Kahramanın dünyasını olabildiğince paylaşmak üzere mimari de ona uygun şekilde tasarlanmaya başlamıştı. İhtiyacın kat kat ötesinde büyük saçaklar, lüzumsuz diyebileceğimiz kadar çok yüksek tavanlar. Kelimelerle ifade etmenin mümkün olamayacağı renkler, mantıkla çözemeyeceğimiz malzeme anlayışı.

 

Reklam sektörünün yardımı ile bu akım güçlendi. Binasını bir reklam kulesi olarak tasarlayan mimarlar oldu. Dev ekranları bina cephesine monte edenler oldu. Projektörün yardımı ile binada lazer gösteriler yapılmaya başlandı. Walkman’ın icadı ve teknolojinin simgesi oluşu ve yaygınlaşması ile birlikte mimarlık alanında da çevreyle hiç ilişkisi olmayan eserler çoğalmaya başladı. Kendisinin dışında hiç kimseye kulak vermeye müsaade etmeyen walkman gibi, çevreye uyum sağlamayan, kapalı hücrede yaşamayı tercih eden bir mimari ortaya çıktı. Ve şu anda dünyada bunun etkilerinin giderek çoğaldığını görüyoruz.

 

İnsanoğlu, kazanımlarından kolay kolay vazgeçemez. Çünkü eksiklikleri olan ve bunun farkına varabilen bir yaratıktır. Kendi eksikliğini kapatmak için yeni icatlar üretir, zayıf yönlerini göstermemek için çaba gösterir. Bu süreç içinde makineyi yapan ve kullanan insan, makinenin bir parçası haline gelebilir veya makinenin komutası altında kendi asli özelliğini kaybeden bir varlık haline gelebilir.İnsanoğlu icat ettiği makine yüzünden kendi kendini yok etme tehlikesiyle karşı karşıya da kalabilir.

 

Itsuko Hasegawa bu çağın bir insanı olarak, geçmişte yaşadığı kendi çocukluğunu bugünkü yeni doğaya ait nesneleri kullanarak tekrar canlandırmak istiyor. İnsanoğlu tarafından yapılmış doğayı, yani yeni doğayı yaratmak istiyor. Şehrin ortasına, özel su izolasyonları, pompalar vb. gibi teknolojik olanakların yardımı ile yapay nehirler yaratmak istiyor. Daha doğrusu kendisinin yaşadığı gibi nehirde oynayan çocuklar istiyor. Binanın çatılarına toprak yığarak dağlar yaratmak istiyor. Bir zamanlar kelebekler yakalamak için koşturduğu toprakları geri almak istiyor.

 

Peki Hasegawa bunu nasıl organize ediyor? Nasıl bir mantıkla mimarisine yansıtıyor? Kendisiyle uzun zamandır tanışıyoruz. Onun eserlerini biliyorum ve birçoğunu da gezme fırsatım oldu. Aynı grubun üyeleri olarak düşünülen Toyo Ito, Ikuyo Sejima gibi tasarım faaliyetini belli bir çizgi ve düşünce üzerinde yürüttüğünü söyleyemem. Shin Takamatsu gibi formalist değil. Osamu Ishiyama ve Kengo Kuma gibi çağımızın malzemelerinden hareket ederek, yeni mekanlar yaratmaya çalışan biri de değil.

 

Hasegawa’nın kendi açıklamaları, belli bir felsefe doğrultusunda eserler ürettiği izlenimini uyandırsa bile, hemen hemen hiçbir eserinde bunu yeterince görebilmemiz mümkün değildir.

 

Fujisawa Shonandai Kültür Merkezi, Yamanasi Meyve Müzesi, Nigata Kültür Merkezi gibi eserlerini incelediğinizde hepsinin güzel eserler olduğunu fakat aynı çizgiyi taşımadıklarını görüyorsunuz. Daha önce yapmış olduğu, Yakizu’daki kırtasiyeci, Kuwahara Evi gibi eserleri de dikkatle incelediğimizde başka bir konsept görüyoruz. Bu konsept ise “yeni doğa” değil, “yeni malzeme nasıl kullanılabilir?” doğrultusunda bir araştırma.

 

Hasegawa, yeni nesle yeni ufuklar açan güzel mimari eserler yaratıyor, ancak projelerinin nasıl olup da ortaya çıktığı ve şekillendiği kendi anlatımlarına rağmen tam olarak çözülemiyor. Çünkü Hasegawa’nın istediği içerisinde yetiştiği güzel doğa ve yaşadığı çocukluktur. O şehir yaşamından uzak durmak istiyor. Şehirden kaçıp köylere gitmenin çözümlerden biri olduğunu, ancak mimari faaliyetin şehrin bir parçası olduğunu da biliyor. Öte yandan, şehir ve köy kavramları arasında bir denge kurmaya çalışıyor.Bunu kurarken de zannediyorum çok acı çekiyor. Çünkü karar vermek için çok belirgin ölçütleri yok. Bence tasarımlarında tamamen duygusal çözümlere gidiyor.

 

Teknolojinin hakim olduğu çağımız mimarlığında, nostaljik çizgiler kullanmaksızın tasarımlarında duyguyu ön plana çıkarması Hasegawa’nın en önemli başarılarından biridir. Mimaride geleneksel formlar veya malzemeleri kullanarak duygusal bir sonuç yaratmak da pekala olanaklıyken, Hasegawa, yeni malzeme ve yeni formlar kullanarak çağımızın duygularını ifade etmektedir. Bu anlamda, onun tutumu için geleceğe ışık tutan yaklaşımlardan biri diyebiliriz.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler