Rewal ile Konuşma

Yayın tarihi: 03.08.2006
Rewal ile Konuşma

Rewal ile Konuşma

Murat  Germen

 

MURAT GERMEN: Bir Üçüncü Dünya ülkesinde mimari pratik yapmanın ne demek olduğunu açıklar mısınız?

 

RAJ REWAL: Asya’nın çoğu yerinde zengin kültürel mirasları ve düşük yaşam standartları bulunan ülkeler gelişme adına bir değişim sürecinden geçiyorlar. Gelişmenin evreleri jet uçaklarla kağnı arabalarının eşzamanlı olarak var olduğu bir ülkeyle sonuçlanacak kadar çeşitleniyor. Bu koşullar altında bütünleşmiş bir mimari dil ne olanaklı, ne de istenir bir şeydir. Düşük maliyetli toplu konut önceliğimiz olmakla birlikte, aynı zamanda da sofistike altyapılı geniş bir proje çeşitliğiyle de ilgilenmeliyiz. Geleneksel yöntemlerden öğrenilmiş pasif enerji tasarruf sistemleriyle çağdaş teknoloji kullanan “şık” yapılar yan yana konumlanıyor bu pratik içinde. Biz büromuzda üç büyük toplu konut girişimiyle olduğu gibi, bilimsel, araştırma ve eğitim amaçlı kurumlar ve televizyon stüdyolarıyla da uğraşmak zorundayız. Bu yapılar bilgisayar donanımları ve karmaşık medya gereksinmeleri aracılığıyla modern beklentilere yanıt veriyorlar.

 

MG: Toplum çoğunluğunun mimar emeğinden yararlanma olanağı bulamadığı bir çevrede kendinizi çok küçük bir ayrıcalıklı gruba hizmet eden biri olarak görmüyor musunuz?

 

RR: Hindistan’da alt gelir gruplarına konut tasarlatan HUDCO, DDA ve CIDCO gibi büyük kamu kuruluşları için çalışma şansına da sahibiz. Bu projelerin yetkin mimari detaylandırma olanaklarını araştırmaya yönelik olmadığı kuşkusuz doğrudur. Ancak, mekanların morfolojisiyle ilgilenmekle de tatmin olunabilir.

 

Toplu konut söz konusu olduğunda, mimarlar çok yetersiz düzeyde kazanç elde edebilmekte ve üzerinde denetimimiz olmadığından, kamu kuruluşları eliyle gerekleştirilen yapımlar acınası sonuçlara ulaşabilmektedir. Ama, yine de bu tür çalışmalar bize kentsel ölçekle uğraşma olanağını veriyor.Ayrıcalıklı müşterilerin, özellikle kamusal ve kurumsal yapılar talep ettiklerinde başımızın üstünde yerleri var. Daha çok para bize daha iyi yapı malzemelerine yaslanan tasarımlarla yeni vokabülerler keşfetme olanağı veriyor.

 

MG: Bildiğiniz gibi, Batılı olmayan ülkelerde toplumsal ve kültürel açıdan bir kimlik sorunu yaşanıyor.Bu bağlamda kendi mimari yöneliminizi nerede konumlandırırsınız?

 

RR: Batı değerleri bizim için ille de ilerici ya da geçerli olmak zorunda değil. Batılı olmayan aydınların, bir yandan kendi arka bahçelerindeki köktencilik ve bağnazlıkla savaşmak, öte yandan da alelade Batılı modellerin aptal taklitlerine karşı cephe almak gibi zor bir görevleri var.

 

Bizim Modernite’yi kendi geleneklerimiz ve kültürel mirasımız çerçevesinde yeniden icat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Gereksinmelerimize, yaşam biçimimize, iklimimize ve yapı malzemelerimize yanıt veren bir Modern Mimari dili aramak en önemli görevimizdir. Çağdaş mimari dilin üzerinde konumlandığı pazar ekonomisi ve tüketim kültürü yaşamın gerçekleridir; ancak, sükunet ve doğaya saygı gibi arayışların da çoğu Asya kültürünün önemli özellikleri arasında olduğunu ve bizim mimari ifademizin buna yanıt vermesi gerektiğini unutmamalıyız.

 

MG: Suha Özkan ile yaptığı yeni bir söyleşisinde Peter Eisenman İslam toplumlarında eleştirel bir mimari etkinlik yürütülmediğini ileri sürüyor. Bu sav belki tüm Üçüncü Dünya için de genelleştirilebilir. Eisenman’la aynı fikirde misiniz?

 

RR: Kuşkusuz, kültürel değerler ve mimari dil birbirine ayrılmaz biçimde bağlıdır. Kendi özgül “bilgelik”leri olan eski kültürler şimdi bir değişim dönemindeler ve başka yerlerde tanımlanmış paradigmaları izlemek yerine, endüstriyel teknolojiyle kendi koşulları çerçevesinde baş etmelidirler. Bu bağlamda Ağa Han Ödülleri İslam dünyası içinde mimari değerlere yönelik eleştirel bir bilinç yarattı. Bence, mimari üsluplaştırma çabaları değil, tasarımı etkileyen toplumsal ve kültürel kaygılar önemlidir.Yerel değerler bu bağlamda önem kazanırlar.

 

MG: Bir tasarımcı olarak toplumsal sorunlara bir “biçim dili” ya da “mimari ürün” ile yaklaşılabileceğini düşünür müsünüz?

 

RR: Toplumsal sorunlar en iyi toplumsal reformcular tarafından çözülebilir. Ancak, mimarlar kentsel tasarım çerçevesinde uygun kamusal mekanlar yaratarak buna yardımcı olabilirler.

 

Örneğin, biz mahalleyi birbirine dar, gölgeli yaya sokakları ile bağlı geleneksel komşuluk meydancıklarıyla yeniden yorumlamayı denedik. Bu yerleşme birimleri insanlar arasında daha samimi ilişkiler olanağı veriyor ve oraya ait olma duygusunu güçlendiriyor. Bu mekanların insani ölçeği mahalle sakinlerinin topluluğun yaşamına daha çok katılabilmesine fırsat veriyor.

 

MG: Son tasarımlarınızda geniş ölçüde çıplak beton ve tuğla kullanıyorsunuz. Bu seçimin özel bir nedeni var mı? Bu açıdan bakılırsa, tasarım-malzeme ilişkisi sorunu üzerinde ne düşünüyorsunuz?

 

RR: Mümkün olan her yerde daima doğal malzemeleri kullanıyor ve onları dürüstçe dışavuruyoruz. Çıplak beton ve tuğla vokabüleri, yapım kalitesini şantiye aşamasında garantilediğimiz küçük konuk yapılarımızda özellikle uygun gözüküyor. Daha büyük boyutlu kurumsal yapılarımızda dışta bitirici kaplama olarak kumtaşı panellere de yer veriyoruz. Yeni Delhi’deki CIET eğitim yapısının tasarımında kırmızı kumtaşı paneller ana öğelerden biriydi. Taşın dokusu ve kare biçimli modüler paneller burada pencere düzeninin esasını oluşturuyor. Buna karşılık, toplu konutlarda dış yüzeye çimentolu harçla uygulanan ve birkaç saat sonra yıkanarak dokusu açığa çıkarılan kaba yüzeyli taş kaplamayı yeğliyoruz.

 

MG: Bu tür etiketler kullanmamı mazur görün, ancak, erken dönem ürünleriniz daha büyük ölçekli ve Modernist nitelikteydi; yakın dönem işleriniz ise daha çok Rejyonalist çalışmalar. Bunu göz önüne alırsak, Baburoğulları Dönemi Hint mimarlığının sizin üzerinizde ne derece etkili olduğunu söyler misiniz?

 

RR: Erken işlerimde geçmişten aldığım esin, pratik gerçeklere yanıt verebilmek için, rasyonel strüktürler, modern teknikler ve yeni yapı malzemeleriyle yorumlanmıştı. Rasyonelleştirilmiş geleneksel mekan düzenlerini taş kaplamayı içeren modern tekniklerle bütünleştirme fikri, son projelerimin bazılarında uygulandı. Bu taş levhaları takdirle karşılayacaksınız; onlar bizim ülkemizde kontrplaktan daha ucuz yerel yapı malzemeleridir.

 

Delhi ve Agra’nın, özellikle de Fatehpur Sikri’nin Baburoğlulları dönemi mimarlığı tek bir yapı malzemesinin, kızıl kumtaşının duyarlık, titizlik ve nesnellikle her Modernist’i kıskandıracak biçimde kullanılışı üzerine oturur. Taklit etmeyi sevmiyorum; ama, Fatehpur Sikri’nin ardındaki ilkeler birbirine bağlanan avluları, çatı teraslarının kullanımı, ışığın ve mekanların akışıyla beni büyük oranda etkiledi.

 

MG: Hint kültürünün yadsınamaz bir mimari geçmişi olduğu ve onu yok saymanın olanaksızlığı açık.Tarihsel mirasla çağdaş mimari etkinliğini bağlantılı kılarken Hint minyatürlerinden yararlandığınızı biliyoruz. Bu süreci betimler misiniz?

 

RR: Hint, İran ve Türk minyatür resmi, tasarımın çok özgül bir duyumsal mekan tadı veren yönünü gündeme getirirler. Hint estetik kuramında buna “rasa” ya da şiirsel tarz denir. Yazık ki, bu şiirsel tarz çağdaş dünya mimarlığının çoğunluğunun yoksun olduğu bir şeydir. Geleneksel mimarlık, taş tapınaklardan kerpiç kulübelere dek uzanan geniş bir ürün çeşitliliği için bu ifadeyi mekansal düzenlemeler ve işçilikle oluşturmayı başardı. Camilerin yüceliği, Tac Mahal’in lirik romantizmi, Jantar Mantar’ın enerjisi: Bunların ruhunu sergi binalarından televizyon stüdyolarına ya da eğitim yapılarına dek bir dizi yeni yapıda aramak olanaklıdır.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler