Chandigarh’da 9 Ocak 1999’da Yapılan Konuşma

Yayın tarihi: 03.08.2006

 

 

Chandigarh’da 9 Ocak 1999’da Yapılan Konuşma

KENNETH FRAMPTON

ÇEVİREN: KUYAŞ ÖRS

 

Bu giriş konuşmasını yapmak üzere davet edilmiş olmaktan duyduğum onuru anlatacak sözcük bulamıyorum. Aynı zamanda, böylesi bir onursal görevi yerine getirme niteliklerine “doğal” denebilecek bir biçimde sahip olan birçok başkasının var olduğunu bildiğim içindir ki, şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Giriş konuşmasını yapmak avantajlı bir durumdur; bir söyleme ilişkin son sözü söylemenin ne kadar zor olduğu düşünülürse, daha ilk gün, izleyicinin kafası açıkken, ilk sözü söylemek bir ayrıcalıktır kuşkusuz.Yüksek gönüllü Hintli dostlarım ve meslektaşlarıma bana bu ayrıcalığı tanıdıkları için teşekkürü borç bilirim.

 

Yaşamımın neredeyse yarısını ABD’de geçirmiş olsam da hala sahip olduğum İngiliz aksanım bana bu bağlamda bir diğer özel ilişkiyi anımsatıyor: Bir uzun ve karmaşık geçmişte gömülü, bugün bile rahatsızlık veren anısıyla akıllarda hala canlılığını koruyan bütün farklı çağrışımlarıyla Britanya ve Hindistan’ın birbiriyle olan bağı. 30’larda daha bir çocukken, bir Britanya madeni parasının yüzündeki Latince yazılara hayretle baktığımı ve Britanyalı bir hükümdarın böylesine uzaktan, nasıl bir gücün yardımıyla Hindistan Krallığı’nın yasal koruyucusu olarak kabul edildiğini anlamaya çalıştığımı hala anımsarım; Britanyalılara dünyanın bütün duyusal hazlarının özgürce yaşandığı ve kuzeyli bütün püriten kısıtların anlık olarak kalktığı bir düş dünyası sunan Hindistan’dır bu. Ve o Hindistan, işte tam burada, bir ulus olarak tarihinin en anıtsal yapı yerleşimini, ihtişamda Versailles Sarayı’na rakip olan Genel Valinin Sarayı’nı inşa etti.

 

Bu yüzyıl boyunca başarılmış en önemli kentsel projelerden birinin, yarım yüzyıl dönümüne katılmak üzere buraya gelmiş bulunanlarımızın çoğu mimar ya da şehirci. Oysa, dolaylı da olsa aynı zamanda Hindistan’ın bağımsızlığını ve beraberinde Gandi’nin yaşamıyla ödediği trajik bölünme sürecini de andığımızı gözden kaçırmamalıyız. Her ne kadar Chandigarh yalnızca Pencap’ın başkenti olarak düşünüldüyse de, Le Corbusier’nin Capitol anıtsal yerleşimi sembolik açıdan modern Hindistan devletinden ayrı düşünülemez; Fransa’nın, popüler imgesinin Eyfel Kulesi’nden ya da Avusturalya’nınkinin Sidney Opera Evi’nden ayrı düşünülemeyeceği gibi. Sahip olduğumuz maddeselliğini yitirmiş anlık elektronik iletişimle, tanımsız bir geleceğe doğru gittikçe artan bir hızla yol aldığımız bugün bile, bu arkitektonik semboller düş gücümüzü etkileri altına alıp, Guy Debord’un “Society of Spectacle”ındaki (Gösteri Toplumu) metalaşmış dünyanın ötesine geçen temel kimlikleri ve arzuları körüklüyorlar. Her ne kadar Chandigarh’ın sosyal ve kültürel değerini eninde sonunda anlayacak olsak da (ve birçok açıdan başarılarıyla yüzleşmemiz yaşamımızın geri kalanını alacaksa da), belirsiz ve büyük ölçüde öngörüsüz bir geleceğe doğru bakarken, onun varlığını, olumlu yönleri göz ardı edilemeyecek sıra dışı bir sembolik gücün yaşama geçirilmesi olarak kabul etmeliyiz. Debord’un ifade ettiği gibi, verdiği kararların sorumluğunu üstlenmekten medya tarafından kurtarılan güç düzeneğinin tam da o anda düşünce kapasitesini yitirmek zorunda olması ne yazık.

 

Belgeler, Le Corbusier’nin, yaşamının en önemli projesini hayata geçirmek için Chandigarh’a geldiğinde, geç modern dünyanın kırılganlığının fazlasıyla farkında olduğunu gösteriyor. Altmış üç yaşındaki mimarın emin olduğu bir şey varsa, o da Birinci Dünya Savaşı’nın ardından teknolojik ve sosyal ilerlemeyle kaçınılmaz olarak eşanlamlı görülen Aydınlanma projesinin, çok daha büyük ölçülerdeki bir dünya felaketinin ancak öncülü sayılabilecek olaylarla, Stalin’in yükselişi ve İspanyol İç Savaşı’nın ilanıyla birlikte nasıl olduysa bir gece içinde bir seraba dönüşmesiydi. Bunlar, Le Corbusier’nin ideal kartezyen kent fikrini terk etmesine ve 1943’teki “Üç İnsan Yerleşimi”ne (radyosantirik merkezi, lineer kent ve tarımsal hinterland) yönelmesine yol açan nedenlerin bazılarıdır.Bu, bölgesel kentleşmenin daha o zamandan, otomobilin kaçınılmaz sonucu olarak, kurtuluşu olmayan bir kader gibi de facto kabulüydü.

 

Tarih, Le Corbusier’nin talihin yardımıyla kendini Hindistan’da bulmadan önce la Ville Radieuse ütopik düşünden vazgeçtiğini doğruluyor. Buradaki görevi Hindistan toplumunun teknobilimsel modernleşmesini bir yandan desteklerken bir yandan da ifadesi olma rolünü üstlenen bir kent yaratmak; ama bu yaparken de çok eskilere dayanan köklü kültürünü ve yaşam biçimini kendi yorumuyla Taylorlaşmakta olan dünyanın acımasız araçsallığına karşı korumaktır. 1950’de Britanyalı iş ortakları E. Maxwell Fry ve Jane Drew’a hitaben, -ki benim daha sonraları Architectural Association’da hocalarım oldular-, şu titizlikle seçilmiş sözcükleri kullanır: “Modern uygarlık evriminin bu anında Hindistan, kendine özgü bir çekicilik taşıyan bir ruhsal/içsel niteliği temsil eder. Bizim görevimiz bu güçlü ve derin uygarlığın eleğinden geçecek bir mimarlığı ve onun bugünkü yerini bulmasını sağlayacak uygun modern gereçleri karşılayacak yolu keşfetmektir.” Le Corbusier, romantik, hatta zamana ve yere ait ritmik döngüsel anlayışıyla cennete benzetilebilecek böyle antik bir uygarlık için çalışıyor olmasını adeta bir ayrıcalık olarak yorumlamış. Bu bir çeşit sonsuz döngü, sömürgeciliğe rağmen hala Batı Aydınlanması’nın rastlantısallığının ve kendisini zinde hissetme duygusunun dışındaydı. Le Corbusier’nin Hindistan karalama defterlerinden birine, kaygıyla not düştüğü üzere yarım yüzyıl öncesinin doğrusal olmayan Hindistan’ı hala olduğu yerde duruyordu.

 

Nehru gibi idealist olan Le Corbusier, hiçbir yerde değilse bile burada, bir tüketimci öncesi modern sentezi yaratmanın hala olanaklı olduğunu düşünmüş olmalı. Yani uygun bir modern teknoloji (uygun modern gereçler) ile zamanın dışında var olan bir tarım kültürünü bir araya getirmek: Karşılıklı bir yarar süreci içinde, birinin duruma uyabilmesini, diğerinin varlığını sürdürmesini sağlamak. Bu hibrid anlayış, paralel seyreden, ve ekonomik uygulanabilirliğinin yanı sıra geçiş sürecindeki bir Üçüncü Dünya ülkesinde de mümkün olan, aynı derecede aydınlanmacı Hint orta yol teknolojisi kavramıyla çakışmıştı. Resmi olarak bir üçüncü yol olarak ortaya konulan bu görüş, yeni ortaya çıkmaya başlayan Soğuk Savaş ortamında kendine bir orta yol konumu benimseyen Hindistan gibi bağlantısız bir ulus için daha yerinde olamazdı. Büyük Güçler arasındaki meydan okumadan yarar sağlamayı umanlar için bu dönem de geçmişte kalan bir başka “altın çağ” artık: İnsan geriye dönüp baktığında belki de garip bir biçimde 1904-1918 yıllarında Cite Industrielle’de Tony Garnier tarafından tariflenen romantik Greko-Beldermeler’i anımsatan bir varoluşçu, Yeni Brütalist çağ.

 

Le Corbusier geçmişte, Hint güneşi altındaki Capitol Yerleşimi’nin dev boyutlardaki, gayrı insani anıtsallığı için kaç kere eleştirilmişti. Ölümünden sonra, Lewis Mumford’un daha hayattayken temel şikayeti olan, Barok Kartezyen anlayışının ihtişamı yüzünden kaç kere ağır sözlere maruz kaldı. Öte yandan, Mumford da biliyordu ki aslında Le Corbusier de Hindistan için daha uygun, yoksulların gerçek gereksinimlerine karşılık verebilecek, yoğun, yaşama aralıklarına yer veren, ekonomik açıdan verimli bir çevre akıl etmekten yoksun değildi. Tam tersine, tasarladığı yoksul konutlarının da gösterdiği üzere neyin gerektiğini gayet iyi biliyordu. Dahası, 1930’dan beri endüstri öncesi uyumu barındıran Casbah’a olan ilgisini ve Kuzey Afrika M’zab’daki yedi gelenek dışı İslam kentine olan özel nostaljisini sürdürmüştü. Yine de Chandigarh sorununa, endüstri öncesi döngüsel kültürle yeni endüstriyel dünyanın dinamik çizgisel teknolojisini, -1935 tarihli tonozlu cam blok ve kaba taş Maison Weekend’inde yaptığı gibi, ama çok daha büyük ölçekte-, bir kez daha bir araya getirerek çözüm bulmak istedi. Bu birleşimin, özellikle bu ölçekte gerçek anlamda olanaksızlığını sezmiş olması, 63 yaşında, kentin dokusunu tasarlama görevini başkalarıyla paylaşıp, enerjisini Yönetim Binası’nda yoğunlaştırmaya karar verişini açıklayabilir. Maxwell Fry hakkında artık yalnızca sanatla ilgilendiğine dair, bir bakıma umarsız saptaması buna ilişkindir; bir başka yerde, Hindistan karalama defterlerinde, Hint yaşam biçiminin modernleşme tarafından tehdit altında olduğunu gördüğünü ortaya koyan yazısında olduğu gibi. Romantizmi kullandığı sözcüklerle şöyle yansır: “Chandigarh’da otomobiller olmadan yürürüz. New York’un Beşinci Caddesi ya da 42. Caddesi insana grotesk gelir. Aldatıcı, ağırbaşlı, mülkiyet duygusunu aşağı gören; belki de Hindistan kendisini muhafaza etmeyi ve yine de uygarlığın ön saflarındaki yerini almayı başarır. İnsanlar sabah saat 10’da işe başlıyor. Neden olmasın?

 

Diğer insanların, ağaçların ve çiçeklerin arasında yürüyor. Saat 4’te çalışmayı bırakıyor. Neden olmasın? Ve birden bir klakson! La jip de la police. İşte düşman. Bu, içgüdüsel bir bilgelikle ulaşılan bu sükunetin ortasında kabul edilemez.” Bu konuya Hintli çalışma arkadaşları ve planlamacılar hakkında yazdığı bir sonraki sayfada tekrar döner: “Tharpa ve Varma, zamanın ötesindeymiş gibi sakinler.İnsanın aklına Amerikan büroları geliyor. Pierre Hint halkının bu tutku tarafından ele geçirileceğini düşünüyor.”

 

Sömürgecilik sonrası Hindistan için uygun bir kentsel biçim için de novo düşünmeye çalışan Le Corbusier kendini, Üç İnsan Yerleşimi’nin metropolitan kuramı ile Atina Bildirgesi’nin oldukça katı zonlama ilkeleri arasında bulur. Bu sonuncusu, bildiğiniz gibi bir modern kentin iş, oturma/yaşama ve dinlenme/eğlenme için farklı bölgelere ayrılması gerektiğini iddia eder; bu bölgelerin birbiriyle bütünleşmesinin tek aracı ise ulaşım altyapısıdır. Chandigarh’da bu ulaşım altyapısı dikgen düzenli ve bir bakıma hala hiyerarşisini koruyan yedi yolla çözülmeye çalışılmıştır.

 

Atina Bildirgesi’ndeki bu saplanma yüzündendir ki Le Corbusier ve çalışma arkadaşları V3 yol sistemiyle dört tarafından çevrili mahalle birimlerini kapsayan 1200x800 m’lik sektör ölçeğinde bile daha insancıl bir konut dokusuna ulaşamamışlardı. Bu sektörlerin işleyişi, Paris ulaşım ağından örnek alınan bir ritimle 200 m’de bir düşünülmüş olan otobüs durakları da dahil olmak üzere büyük ölçüde şematik kalmıştır. Dahası, her sektörün içinden geçen kuzey-güney, doğu-batı eksenleri (birincisi bir sosyo-kültürel yeşil yol, ikincisi pazar caddesi) konut dokusunun kaynaşmasını engellemiş gibidir; sonuç olarak, gereğinde fazla çekmeler de katılınca kentin dokusu bir ölçüde gevşek ve ölçek dışı hale gelmiştir.

 

Bunun bir ideolojik önyargının sonucu olduğu, dahil olan tüm tarafların bir yandan geleneksel Hint sokağının canlılığına duydukları hayranlığı dile getirirken diğer yandan yalnızca kitlesel otomobil mülkiyetinin var olduğu bir ülkede geçerliliği olabilecek bir yol altyapısı planının uygulanmasında ısrarcı olmalarından bellidir. Gandi ve Nehru arasındaki tarihsel ayrılığın artık Birinci ve Üçüncü dünyalar arasındaki uçurumu yansıtan genel bir sivil karakter kazandığı ve Chandigarh’ın plancılarını çözüme kavuşturamayacakları bir çelişkiyle baş başa bıraktığı söylenebilir. Tabi ki biri çıkıp bütün bunların aslında zamanında birer kehanet olduğunu iddia edebilir; ve biz, 50 yıl sonra bugün, olayların Le Corbusier’nin baştaki düşü doğrultusunda gitme eğiliminde olduğunu söyleyebiliriz.

 

Başkaları ile birlikte Norma Evenson, Le Corbusier’nin Chandigarh’ın dokusunu bilerek tasarlamadığını, her ne kadar büyük ölçüde adına atfediliyorsa da, aslında onun, eserin olmayan sahibi olduğunu belirtir. 30 yıl önce söylediği gibi: “Le Corbusier’nin kentsel tasarıma karşı uzun süre gösterdiği ilgisi düşünülünce, bir kent planı gerçekleştirme fırsatı en sonunda kendisine verildiğinde, geliştirilmesi sorumluluğunu büyük ölçüde sırtından atması garip gelebilir. İlk şematik tasarımlarında kentin büyük ölçekli genel özellikleri üzerinde durup daha insancıl dokunun geliştirilmesinde az çaba gösteren Le Corbusier, sonuçta Chandigarh’da planlama çalışmalarını ana planın dış hatları ve anıtsal yapılarla sınırlı tutmuştur. Projedeki teknik ve programa ait kısıtlar yüzünde tam anlamıyla işe dahil olması gerektiğini düşünmüş olabilir. Hindistan’da geçireceği sürekli bir kalış için Paris’ten ayrılmak istemiyordu. Arazide kalmakta olan yardımcılarının konut örüntüsünü kurmakta daha uygun olduklarını düşünmüş olabilir. Bir taraftan da sahip olduğu yetenek ve eğilimlerinin anıtsal bir mimarın temel özellikleri olduğu hissine kapılmış olabilir...  Chandigarh’ın küçük ölçekli dokusunun Le Corbusier’nin elinde nasıl evrimleşmiş olabileceği belli değil. Barok zenginliğe olan düşkünlüğüyle birleşen ve çok gerilere giden endüstri kenti saplantısı, onu, geleneksel Hint çevresinin işlevsel biçimi ve estetik inceliğinden soğutmuş olabilir. Öte yandan Le Corbusier’nin sıcak, kuru iklimlerdeki özgün bina uygulamalarına duyarsız olmadığına dair kanıtlar da var. Kuzey Afrika gezilerinde Arap kentlerine ve evlerine hayran olmuş ve onların eskizlerini yapmış, yoğun yer kullanımı, dar sokaklar, sağır dış duvarlı binalar ve örtülü iç avluları gözlemlemiştir... Her ne kadar şematik tasarımları sürekli olarak açık bir kentsel örüntü ortaya koyduysa da, Tunus’ta ‘Casbah’ın saf ve kullanışlı katmanlaşmasını’ takdir eder, ‘kentin çatısını oluşturan bu teraslar arasında bir inçin bile boşa gitmediği[ne]’ parmak basar. Dolayısıyla Le Corbusier, yerel koşulları incelemeyi kabul edip ayrıntılı bir sektör yerleşimi ve konut tasarımı geliştirmiş olsaydı Chandigarh’da ne üretmiş olabilirdi; tahmin etmek güçtür. Bugünkü haliyle kent ona yalnızca temel iskeletini borçludur; maddesel varlığı ise başkalarının yaratısıdır...”

 

Evenson tabi ki burada Pierre Jeanneret, Maxwell Fry ve Jane Drew tarafından tasarlanan ve yakın zaman önce, göreneğe ve kasta gösterdiği saygıdan ve halk mimarlığı prototiplerini balkonlara, uyku teraslarına, gölgeliklere ve bağlayıcı duvarlara dönüştürmesinden dolayı William Curtis’in takdirini kazanan konut grubundan bahsetmektedir. Aynı zamanda bu, Le Corbusier tarafından doğrudan eğitilen ya da 40’ların ortalarındaki -Roq et Rob ve La Saint Baum gibi- halı ev projelerinin yapısalcı karakterinden esinlenen Hintli mimarlar tarafından çok daha yoğun ve daha labirentvari biçimiyle izlenen tipolojik yaklaşımın aynıdır. Örneğin ilk aklıma gelen Balkrishna Doshi; onun 1970 ve 1980 Haydarabat ve Aranya kent yönetim binaları, Vastu Shilpa’nın son otuz yıl içinde ürettiği sayısız az katlı, yüksek yoğunluklu konut projeleri içinde en kanonik olanları. İkinci olarak Raj Rewal ve Charles Correa geliyor aklıma: Rewal 1982’de Delhi’de gerçekleştirilen öncü nitelikteki Olimpiyat Köyü yerleşimiyle; Correa ise atriumlu ev grupları ve Mehta ve Patel ile tasarladığı ve halen inşası devam eden 1965 New Bombay paralel kentiyle.

 

Bu işlerin yelpazesi, orta sınıf için halı evden, dünyanın her tarafında devam eden ve kırsal yoksulların kente göçüyle hiç bitmeyecekmiş gibi duran kentsel patlamanın yerleşme gereksinimlerini karşılamak üzere üretilen altyapı stratejilerine kadar geniş bir alanı kapsar. Bu genç Hintlilerin proje üzerinde çalışma fırsatları olsaydı Chandigarh’ın çok farklı olacağına ve buna bağlı başarı ve yaratacağı etkinin daha geniş bir anlayış ve kabul göreceğine inanmamak için hiçbir neden yok.

 

Bu spekülasyona giriyorum, çünkü bu konferansın hedeflerinden biri de Le Corbusier’nin yüzyılın ikinci yarısındaki mimari gelişmeler üzerindeki etkisinin ele alınması. Bunu akılda tutarak, bizi bir dizi taslak varsayıma götürecek olan bazı dayanak noktalarını aktarmak istiyorum.

 

Birincisi, Le Corbusier’nin Hint mimarlığı üzerinde derin bir etkisi olduğuna ilişkin gözlem: Bağımsızlıklarını İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kazanan eski “sömürge” ulusları içinde, Güney Asya’nın geri kalanıyla birlikte Hindistan, zengin ve gerçek anlamda incelikli bir çağdaş kültür yaratan az sayıdaki ülkeden biridir; benim gibi tarihçi-eleştirmenler tarafından daha geniş ölçülerde tanınmayı ve takdir edilmeyi hak eden bir ülke.

 

İkincisi, bu yüzyıldaki bazı öncü, ya da belki de kanonik denebilecek bazı işler -özellikle de konut alanındakiler- Le Corbusier’nin mimarlığından bağımsız düşünülemez. Akla özellikle Atelier 5’in 1960’a ait Berlin dışındaki Halen Yerleşimi ve Moshe Safdie’nin Montreal 1967 Habitat’ı geliyor: İkisi de, Le Corbusier Arap kültürünü içselleştirmemiş (Cherchell projesi, Kuzey Afrika, 1942) ya da 1949 tarihli Cap Martin’deki Roq et Rob önerisi için dönel teraslı vernaküleri yeniden yorumlamamış olsa gerçekleşemezdi. Dönemin bir takım “yapısalcı mimarları”nın (eğer onları böyle adlandırabilirsek) bu gelişmede aynı ölçüde öncü rol üstlendikleri benzer biçimde doğrudur: Hepsinden önce Team X zaman içinde fark etmişti ki, çevrenin gelecekteki gelişmesinde en önemli etken, kendi başına var olan tekil nesne değil, gelecekte varlığını kültürel bir biçim olarak sürdürecek olan arazi yerleşim örüntüsüydü; uzun vadede, üstü örtük bir ekolojik denge fikriyle birlikte. Bu arada, her defasında daha çok alt parçaya erişim olanağı tanıyarak, arazi spekülasyonunun en acımasız ve rastlantısal biçimi için altyapı kolaylığı sağlayan, sayıca gittikçe artan otoyollar dışında başka bir kentsel plan alternatifini akıl edemez olduğumuz şu anda dünya kentleşmesi görülmemiş bir hızda devam etmektedir. Tabi ki en başta Amerikalılardan bahsediyorum, ama bu olgu dünya çapındadır. Mesleğimizin sınırlamalarını anımsamak için Charles Correa’nın 1985’te ortaya koyduğu ve 2000 yılında her birinin nüfusu yaklaşık olarak 15 000 000 olacak 50 kentsel yerleşim olacağına ilişkin öngörüsel istatistiğini (The New Lansdcape) akılda tutmak yeterli.

 

İçinde bulunduğumuz şu an bir ayrım yapmak zorundayız. Bir tarafta tanım gereği politik olan ve karşılıklı olarak birbirlerine bağlı ekonomik ve araçsal sorularla birlikte, yenilenemez kaynakların kullanımı, refahın yeniden dağıtımı gibi soruları içine alan yaşamsal çevre politikası konuları var. Diğer tarafta ise mimarlar olarak bizim, konutsal arazi yerleşiminin parçalanan sektörlerinin tasarımı ve uygulanması gibi belli amaçlar doğrultusunda, belli zaman dilimi içinde yaşama geçebilecek müdahaleler konusunda neler yapabileceğimiz var.

 

Bunu, daha büyük megalopolitan mozaik içindeki yerlerini, zaman içinde parça parça alacak olan “minyatür-kentler”in gerçekleşebilirliğine atfen söylüyorum. Bu değişim ulusal ve yerel düzeylerde, ulus devlet eski gücünü yitirdikçe artan bir önem kazanarak, ve umarız yukarıda sözü edilen çevre politikaları çerçevesinde şekillenir.

 

Kısacası mimarlar ve şehirciler iki farklı düzeyde eğitilmeli (ve yeniden eğitilmeli). Birincisi, akıllı bir müşteri temelinin (bildiğimiz üzere, Nehru gibi aydın müşteriler olmadan kalıcı değere sahip hiçbir şey elde edilemez) yetişmesine yardımcı olmak amacıyla bu genel konularda tartışmaya girebilmeliler.İkincisi, kendi mesleklerinde eğitim görmeliler; (a) bina üretim sürecindeki araçlar üzerindeki hakimiyetlerini devam ettirebilmeli, (b) tek başlarına var olan nesnelerin oluşturduğu gevşek gruplaşmaların daha fazla yayılmasının önüne geçecek, katmanlı, topoğrafik karaktere sahip küçük, büyük işler çıkarmalılar. Bu “bağlantılandırma”, kendini hala kentli kabul etmek, yani Arendtçi anlamıyla “insan varoluşu için mekan” sağlamak isteyen her kültür için önceliklidir.

 

Bu pedagojik mesleki stratejilerin ilki, ancak sosyalizm sonrası dönemin gerçeklerine karşı bir tepki olarak görülebilir ve dolayısıyla da bir acil küresel ekonomik kontrol biçimini gerektirir. Daha doğrudan mimarlıkla ilişkili olan ikincisi, mesleğin olumlu sınırlarını açıkça kabul ederken, bir yandan ekolojik sorumlulukları, diğer yandan sözün kapsadığı her anlamıyla, yapılı biçimin niteliği üzerinde nasıl kontrol kurulabileceğini kapsar.

 

Bana göre bunun anlamı, mesleğin olağanüstü teknik ve tektonik kapasitelerini sürdürmekle kalmayıp megalopolisin yayılması ve iyileşmesi kadar metropolisin sürdürülebilmesi için de yaşamsal öneme sahip olan kentsel topoğrafya için çok daha büyük bir duyarlılık geliştirmektir. Dolayısıyla, bir uçta mimarlığın diğerinde peyzaj mimarlığının durduğu bu talihsiz görev bölümünü aşmak için her zamankinden daha büyük bir çaba sarf etmemiz gerekmekte.

 

Şu an içinde toplanmış bulunduğumuz Le Corbusier’nin muhteşem ve trajik Capitol’ü, eski Mısır ya da belki de Monte Alban’ın efsanevi, sembolik ihtişamına, ruhani güçlerine meydan okumak niyetinde olan anıtsal bir topoğrafyadan başka nedir ki?

 

Aldo Van Eyck, ilerleme mitosuna olan yoldan çıkmış inancımız hakkında ne söylemişti: Teknokratlar ve antikacılar zamana karşı benzer bir duygusal tutum içindedir; antikacılar geçmişe, teknokratlar geleceğe karşı duygusaldır. Van Eyck bu retorik kışkırtmayı kullanarak kendimizi şimdiye ve “insanın değişmeyen durumu”na adamamız konusunda uyarır bizi (şimdi benim sizi uyardığım gibi).

 

Öte yandan değişmeyen şey, nesnelerin bakım gerektirmemesi fikrinin, ya da bir başka deyişle “geciktirilmiş bakım” fikrinin, insan yapısı dünyada kolaylıkla umursamazlığa ya da kültürel ihmale dönüşebileceğidir. Daha derin anlamıyla bakım, sadece ilgi ve koruma anlamının ötesinde, Chandigarh yapılaşması ve özellikle de bütününde öngörülen verimli toplu taşıma sistemi örneğinde olduğu gibi gelişmeyi de ifade eder. Gerçek bir kentlilik ancak bu yollar kullanılarak hayata geçebilir.

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler