Kadın ve Mekan Etkileşimi

Yayın tarihi: 04.08.2006
Kadın ve Mekan Etkileşimi

Kadın ve Mekan Etkileşimi

SERAP KAYASÜ

 

Batı düşüncesindeki en önemli ikilemlerden biri de doğa ve kültür arasındaki ayırımdır. Bu ikilemi gözden geçirmek sadece Batı düşüncesindeki insan kavramını anlamak için değil, coğrafya disiplinindeki temel ayrımı kavramak için de gereklidir. Sosyo-mekansal dünyayı irdeleyen insan coğrafyası (beşeri coğrafya) ile doğal çevreyi irdeleyen fiziksel coğrafya arasındaki ayırım bu ikilemden kaynaklanır.

 

Uzun zaman önce Simone de Beauvoir doğa ve kadın arasındaki benzetmelere değinmiş, özellikle feminist bilim tarihçileri doğanın kadınsı, kültürün erkeksi özelliklerle özdeşleştirilmesini eleştirmişlerdir.Bu anlamda doğa-kültür ikilemi üzerinden gerçekleşen ayırımın özünde doğayı kontrol etmeyi hedefleyen bir güç ilişkisini barındırdığı vurgulanmalıdır.

 

Coğrafya disiplini kapsamında insan ve mekan etkileşimlerini inceleyen yaklaşımlar öncelikle farklılaşmış mekan tanımlarını gözden geçirmek durumundadır. Ancak, kadın ve mekan etkileşimlerinin kavramsallaştırılmasına yönelik yaklaşımlar başlangıçta bir set ikilemle karşılaşır. Kadın ve mekan etkileşimlerini çözümlemeyi hedefleyen yaklaşımların öncelikle bu ikilemlerin ötesine geçmesi gerekir.

 

Toplumsal cinsiyetin oluşum süreçleri ile çevrenin oluşum süreçleri karşılıklı etkileşimle birlikte gerçekleşir. Analitik anlamda, toplumsal cinsiyet çevreyi oluşturan bir güç olurken; kültürel çevre de toplumsal cinsiyetin oluşmasında bir öge olma durumundadır. Bu anlamda mekan ve sosyo-ekonomik ilişkilerin yansıtıldığı edilgen bir platform olumsuz bir belirleyicidir. Toplumsal cinsiyetin ve çevrenin içeriği zamanda ve mekanda birarada evrilerek karşılıklı etkileşimle değişir.

 

Kadın ve mekan etkileşimlerine yönelik kavramsallaştırmaları etkileyen en önemli olgu kadınların işgücüne katılımıdır. Daha da önemlisi, kadın ve mekan etkileşimine dair tartışmada aşılması gereken ikilemlerin çıkış noktası da bu olgudur.

 

Bugün içinde yaşadığımız dünyanın belki de daha önce görülmemiş ölçeklerde hızlı bir değişim süreci geçirmekte olduğu giderek etkilerini daha fazla hissettiğimiz bir gerçekliktir. Özünde uluslararası sorunlara yönelik kaygılar barındıran 1960’lı yılların sosyal hareketlerini, 1970’li yılların ortalarından bu yana süren ve giderek küreselleşen ekonomik durgunluk ile artan işsizlik sorunlarının izlediği gerçeği sadece değişik akademik disiplinlerin tartışma alanlarının değil, gündelik yaşamın da konusunu oluşturur.

 

Sosyo-ekonomik dönüşümler toplumsal cinsiyetin içeriğini de ciddi olarak değiştirdi. Bu dönüşümün özünde kadınların işgücüne katılımındaki niteliksel ve niceliksel değişim vardır. Niceliksel anlamda 1980’li yıllar Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da kadınların işgücü süreçlerine daha önce görülmemiş oranlarda katılımını simgeler. Bu dönemde üretimin ve ekonominin yeniden yapılanmasını izleyen işgücü süreçlerinin yeniden yapılanması ancak kadın işgücünün hareketlenmesiyle olanaklı olabilmiştir.Başka bir deyişle, kadınların işgücüne katılımındaki artış ile işgücü süreçlerindeki niteliksel değişim eşzamanlı olmuştur. Dahası, işgücü süreçlerindeki niteliksel değişimin özünü oluşturan esneklik ve güvencelerin azaltılması ancak kadınların işgücüne katılımındaki artışla hayata geçirilebilmiştir. Bu süreçlerin coğrafya disiplini açısından çok önemli sonuçlarının olması iki nedenle açıklanabilir. Birincisi, küresel ekonomi ölçeğindeki değişimlerle, bölgesel üretim ve işgücü dokuları arasındaki ilişkilerin sosyo-mekanın dönüşümü üzerindeki etkileri ile ilgilidir. İkinci önemli sonuç ise, kadınların işgücüne katılım süreçlerindeki önemli artışlarla birlikte kentsel alan kullanımlarına dair mekansal dağılımların zaman ve mekan etkileşimi boyutunda ciddi olarak sorgulanmasının gerekliliğidir.

 

Kişilerin zamanlarının ve mekanlarının giderek artan biçimde çalışma ve yaşama yönelik olarak farklılaşması ondokuzuncu yüzyılın ürünüdür. Bu farklılaşma bir yandan işyeri ve ev mekanlarının birbirlerinden ayrılmasının bir fonksiyonu olurken, bir yandan da bu ayrılmayı destekler.

 

Sanayi öncesi toplumun özelliği olan ev-atelyeden günümüzdeki ev-işyeri farklılaşmasına geçişi kapsayan bu dönüşüm, hem toplumsal cinsiyet rollerinin farklılaşması, hem de farklı toplumsal cinsiyet gruplarının farklı mekanlarla özdeşleştirilmesi ile yakından ilgilidir. Kısaca mekandaki farklılaşma ile toplumsal cinsiyetin belli mekanlarla özdeşleştirilme süreçleri birbirine koşut olarak gelişmiştir.

 

Günümüzde giderek artan biçimde ücret karşılığı çalışmanın evin mikro-ölçekli coğrafyası içinde nasıl içerildiğini inceleyen çalışmalar ve başka yaklaşımlar çalışma ve yaşam, işyeri ve ev, üretim ve yeniden üretim, kamusal alan ve özel alan ikilemlerinin yeniden sorgulanmasını önerirler. Tıpkı doğa ve kültür ikileminde olduğu gibi, kadınla özdeşleştirilen ve yeniden üretimin gerçekleştiği özel alan ile üretimin gerçekleştiği ve erkeğe ait olan kamusal alan arasında olduğu varsayılan kesin ayırım aşılmadan, kadın ve mekan etkileşimlerinin dinamiğine dair çözümlemeler yetersiz olacaktır.

 

Doğal olarak toplumsal cinsiyet ve mekan etkileşimi konut ölçeğini aşar. Ancak bu aşamada vurgulanması gereken önemli bir nokta şudur: Özel alanla özdeşleştirilen kadına geleneksel olarak “doğal” mekanı sayılan konut içerisinde dahi “kendine ait bir mekan” tanımlanması en azından sık rastlanan bir durum değildir. Johnson, örneğin, erkeğin geleneksel olarak konut içinde çalışma veya bahçe odası gibi kişiye özel mekanları olma geleneği varken, kadınların mekanı olarak görülen oturma odaları ve rüya mutfakların asla kişiye özel mekanlar olamayacağına dikkatimizi çeker. Bu noktadan hareketle evin koruyucu mu, yoksa kısıtlayıcı mı olduğu tartışmaları da geliştirilebilir.

 

Kadınların kent mekanını kullanmalarına dair süreçler 1980’li yıllardan bu yana davranışsal çalışmaların odaklandığı önemli konulardan biri olmuştur. Bu kapsamda kadınların kentteki hareket alanlarının sosyo-mekansal sınırları görgül araştırmalar kapsamında incelenmiştir. Kentsel işlevlerin kalbi niteliğindeki kent merkezi ile banliyö konutlarından oluşan kent parçaları arasındaki farklılaşmayı ataerkil güç ilişkileri ile özdeşleştiren yaklaşımların yanısıra, çalışma alanları ile yaşam alanlarının ayrı bölgeler olarak tanımlanmasının kadınlara özel marjinal alanlar yarattığını vurgulayan yaklaşımlar aslında “bölünmüş kent”i vurgulamaktadırlar. Bölünmüş kent kavramının özünde kamusal ve ekonomik alanları erkeklere, özel ve sosyal alanları da kadınlara ait gören yaklaşımların eleştirisi vardır. Bu anlamda toplumsal cinsiyet kategorilerine göre kurgulanmış kamusal alan-özel alan ikileminin modern kapitalist toplumun temelini oluşturduğu ve bunun da kent planlama ve tasarlama süreçleri ile güçlendirildiği vurgulanmıştır. Bu ele alış içinde, kadınların kısıtlı hareket alanları ve ulaşım kolaylıklarına daha güç kavuşabilmeleri nedeniyle işgücüne katılımlarının zorlaştığı belirtilebilir. Bu anlamdaki mekansal eşitsizlik, işgücü süreçlerinin yeniden yapılanması ve istihdam yaratıcı fonksiyonların mekansal dağılımının yeniden gözden geçirilmesi ile azaltılabilir. Ayrıca Winchester’in de belirttiği gibi, kadınların aile içindeki rollerinin bir uzantısı olarak görülen tüketici rolleri gereği en fazla kullandıkları alış-veriş mekanlarının dağılımının da diğer kentsel alan kullanımları ile birlikte ve içiçe düşünülmesi gerekir ki bugün özellikle İngiltere’de hayata geçirilmek istenen karışık alan kullanımı kavramının bu tür taleplere de cevap vermek üzere kurgulandığı düşünülmektedir.

 

Kadınların mekansal hareketliliği, kaynaklara ulaşımı ve bunlara ulaşılabilirliği engelleyen güç ilişkileri gündelik yaşamı inceleyen çalışmalar çerçevesinde de ele alınmıştır. Toplumsal süreçler içinde mekanın kullanımı, kimlik oluşumu ve gizil güç ilişkileri arasındaki etkileşim gündelik yaşam çalışmalarının odağını oluşturur. Coğrafya disiplini içinde gündelik yaşamın tekrar eden davranışlarının incelenmesine olanak veren analitik araç zaman coğrafyası olmuştur. Mekanın sosyo-ekonomik ilişkilere dair dinamizmin ayrılmaz bir ögesi olduğunu savunan yaklaşımdan hareketle, zaman-mekan etkileşiminin sosyal yaşamı olduğu kadar farklılıklara referans veren kimlik oluşumunu da belirlediği vurgulanmalıdır. Mekan, bu anlamda, sosyal farklılıkların görülebilir veya görülemez olması üzerinden hareketle kimliklerin oluşumunda önemli bir ögedir. Gerek konut gerekse kent ölçeğinde kadının da ait olduğu mekanların marjinal olması veya olmaması boyutu bu noktada önem kazanmaktadır. Pratt ve Hanson, kadınların konut veya kent parçası anlamında, belli bir yerde gettolaşma problemini aşarak, kent mekanında hareket alanlarının genişlemesi sonucunda kimliklerinin de hareket alanları ile ilişkili olarak akışkanlaşacağını belirtirler. Bu aşamada farklılıkları tanımlayan kültür altyapısı ile işgücüne katılım süreçleri arasında vurgulanan bağ önemlidir. Çünkü sonuçta çalışma da kültürel bir süreç olarak görülmektedir. Çalışma yaşamının, dolayısıyla işyerinin yaşamın diğer alanlarından soyutlanması sadece kimlik boyutunda değil, kent mekanındaki hareketliliğin değerlendirilmesi boyutunda da eksik yorumlara götürecektir. Dahası buradaki içiçelik kamusal alan ve özel alan arasında olduğu varsayılan ayırımların yapay olduğunu da gösterir.

 

© 2019 Tüm hakları saklıdır.
Matbaacılar Sitesi No:115 Bağcılar, İstanbul
iletişim
Boyut Pedia Kategoriler