Yeni
bir iletişim tarzı: Tasarım...
Kendini
ifade etmenin yeni yolu

Seyhan Özdemir
Sefer Çağlar
Yaşadığınız yer sizi
ne kadar ifade ediyor? Yeni bir iletişim tarzı olan tasarım, artık kendinizi en
iyi şekilde ifade etmenin araçlarından biri haline gelmiş durumda. Tasarladığı
mekanlarla yurtdışında ve yurtiçinde adından son yıllarda çokça bahsedilen
Autoban firmasının kurucuları ile tasarım üzerine uzun soluklu bir röportaj
gerçekleştirdik.

Autoban’ı tanıyabilir miyiz?
İstanbul merkezli olan Autoban, Seyhan Özdemir ve Sefer
Çağlar tarafından 2003 yılında kurulmuş bir mimari ofis ve aynı zamanda bir
tasarım firması. 15 kişilik bir ekip ile çalışmalarımızı Galata Tatarbey
Sokak’taki ofisimizde sürdürüyoruz. Çalışma alanımız çok geniş olduğu için yaptıklarımıza
isim verirken dizayn, tasarım, mimarlık diye tanımlamıyoruz. Çünkü mekan, ürün
ve görsel tasarımlar çalışma alanımız içerisinde yer alıyor. Bu yüzden bunların
hepsini Autoban markası adı altında buluşturduk. İkimiz de Mimar Sinan
Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde okuduk. Ben İç Mimarlık; Seyhan
Mimarlık mezunudur.
Autoban’ın tarzı nedir?
Tasarladığımız objeler bir mekan oluşturuyor.
Tasarımlarımızdaki en önemli kriter, işlevselliktir. Örneğin lamba
tasarladıysak, her şeyden önce bulunduğu mekanı aydınlatmalı, tasarlanan ürün
sandalye ise, rahat olması, mühendisliğinin kusursuz olması gerekiyor.
Öncelikle önem verdiğimiz şey aslında tasarladığımız tüm objelerin bir ruhunun
olması. Sallanan sandalye tasarımında olduğu gibi aynı. Biz bu ürüne “Uykucu”
adını verdik. Çocukluğumuzdaki anılardan yola çıkarak tasarlanmış bir objedir.
“1,5 Chair” adını verdiğimiz bir sandalye var. Bunun esprisi ise, bir kişi
oturduğunda oldukça rahattır, iki kişi oturduğunda ise biraz sıkışıklık
yaratır. İnsanları iletişime zorlar. Bu da dolaylı olarak samimiyeti artırıcı
bir etkendir.
Malzeme seçiminiz neleri kapsıyor?
Genelde doğal malzemeleri tercih ediyoruz mekanlarda. Masif
ağaç, endüstriyel malzemeler ve pirinç kullanıyoruz.

Mekan tasarımındaki öncelikleriniz nelerdir?
Aslında mekanı tasarlarken sadece masa sandalye olarak
bakmıyoruz olaya. Mekanı ilk olarak ikiye ayırıyoruz, iç ve dış mekan olarak.
Mekanı meydana getiren her şeyle ilgileniyoruz. Biz aslında yeni bir mekan
tecrübesi yaratmak istiyoruz. Tabii ki mekanı meydana getiren şeyler masa,
sandalye ve aydınlatmadır. Bunlar olmadan mekan düşünülemez, mekanı yalnızca
duvarlar oluşturmaz, objelerle oluşur bir mekan. Van Gogh’un resmettiği mekanı
konu alan tablolarına baktığınızda, mekan içinde bir masa, sandalye, parke ya
da yatak görebilirsiniz. Mekanı bunlar meydana getiriyor. Biz de dolayısıyla
mekanı oluşturan her şeyle ilgileniyoruz.

Türkiye’de tasarımı nerede konumlandırıyorsunuz?
Cumhuriyetle beraber Türkiye’de tasarımın yeni bir yüzü var.
Okullarda tasarım bölümleri kurulması ve çok önemli hocaların yetişmesi
Cumhuriyet sonrası olmuştur. Şehirleşmeyle birlikte aslında tasarıma olan ilgi
de artmıştır. Doğadan kopmayla birlikte kendini ifade etme sorunu ortaya
çıkmıştır. Bunu da bir takım şifrelerle, konuşmadan anlaşma ya da yarattığı
markayla diğer insanlarla iletişiminde en önemli etken tasarım olmuştur.
Tasarım aslında bir ifade şeklidir. Kişiden kişiye değişir bu. İnsanların nasıl
görünmek istedikleriyle ilgili bir şey bu. Tıpkı kıyafet seçiminde olduğu gibi.
Giydiklerimizin bizi ifade etmesini isteriz. Böylelikle yaptığı seçimlerle
diğer insanlara bir mesaj ulaştırmış olur. Türkiye’de sosyo-ekonomik nedenlerle
oldukça geri kalmış bir alan aslında tasarım. Yeni yeni dünyayla yarışır tarzda
bir şeyler oluyor. Bunun nedeni de dışımızdaki dünyayla kurduğumuz iletişimdir.
Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi tartışılır tabii ki.

Boş bir mekanı mı tasarlamak istersiniz yoksa mimar ile
birlikte binayı mı tasarlamak istersiniz?
Bu aslında profesyonel iş hayatında olan bir işbirliğidir.
Bir takım sebeplerden dolayı bu yapılamıyor. Bizim bakış açımızda mimarı bir
tarz var aslında ve biz mimariyi en önemli öğe olarak görüyoruz. Yaptığımız
uygulamalarda da, mimariye dokunmayan, yapışmayan ya da mimariyi kendi başına
okunur kılabilen bir tavrımız var.
Endüstriyel ürünler tasarlıyor musunuz?
Hayır tasarlamıyoruz. Daha bize ait ürünler yapıyoruz.
Kişisel bir tarzımız ve ifade şeklimiz bulunuyor, bunu da Autoban markası ve
kimliğiyle somutladık.

Bir tasarımcının yaratım sürecindeki kaygıları nelerdir?
Bizim yaptığımız işin içine bir şeyler katmak, bunu yaparken
her şeyden faydalanıyoruz. Bu eski bir skeç de olabilir sallanan bir çocukta
olabilir. Bir mekan yaratırken hedeflediğimiz bir his var, bir görüntü
yönetmeni gibi kurguluyoruz da diyebiliriz tasarımlarımızı. Ünlü mimarlardan
Aldo Rossi, mimarlığın şiirsel tarafından bahseder ve bu şiirsellik içinde
tasarımları gerçekleştirir.
İstanbullu olmanızın tasarımlarınıza etkisi nedir?
Bu etki çok büyük. İç içe geçmiş kültürlerden, yaşadığınız
mahalleden etkileniyorsunuz. Bugün Hollandalı bir tasarımcı olsaydım bu etki
çok farklı olurdu. Hollandalı tasarımcı bir misafirimiz “Burası inanılmaz bir
yer” demişti. “Bizim Hollanda’da etkilenecek hiçbir şeyimiz yok. Arka
bahçemizden mi etkileneceğiz…” demişti. Özellikle ofisimiz ve galerimizin
olduğu eski Galata bölgesinde etkilenecek çok şeyimiz var. Bu yüzden Galata
bölgesini seçtik. Yeni tasarımlara imza atarken, eski temellere oturmayı da
tercih eden (burada bir zıtlık yaratmak istiyoruz) bir ofis olduğumuz için,
eski mekanlarda yeni şeyler yaratmak bize daha doğru gelmiştir. Böyle daha iyi
hissediyoruz kendimizi.

Kısa sürede yurtdışında pek çok ödül aldınız. Bu
ödüllerden biraz bahseder misiniz?
2004 yılından beri yurt dışında fuara katılıyoruz. 2004
yılında Wallpaper’ın, "Best Young Designer / En İyi Genç Tasarımcı"
kategorisinde seçtiği yedi kişi arasına Türkiye’den ikimiz girdik. 2005’te
Londra’da yapılan "Yüzde 100 Design"ın Bursary Winner (bursa layık
görülen tasarımcı) ve "Best New Comer / En İyi Yeni Tasarımcı"
ödüllerini aldık. 2006 yılında Wallpaper, "Best New Restaurant / En İyi
Yeni Restoran" ödülünü bizim tasarladığımız MüzedeChanga’ya verdi. 2006
Eylül ayında da "Yüzde 100 Design"a yeniden katıldık. Mimari
çalışmalarımız yurtdışındaki dergilerde çok ilgi görüyor. Mısır Apartmanı’ndaki
loft projemiz Almanya, İtalya, Hollanda, İspanya ve İngiltere’deki yayınlarda
yer aldı. Bizim için ödülleri veren jüriler çok önemli. Rakiplerimizi ya da
daha önceki sene kazanan tasarımları görseydiniz inanamazdınız. Bu sene
İstanbul’da Best City ödülüne layık görülmüştü enerjisinden dolayı, kimse
olmadığı için bu ödülü de bize teslim ettiler.

Mimari projeleriniz neden restoran ağırlıklı?
Aslında sadece restoran ağırlıklı değil, ama genelde bunları
yaptık. Yapmak istediğimiz şeyleri kişiye bağlı olmadan markaya bağlı, marka
oluşturmaya bağlı topluluğa yaptık. Yapmak istediklerimizi daha rahat
yaptığımız için bunu biraz isteyerek tercih ettik. Şu an mağaza ve butik otel
yapıyoruz. Vakko’nun yeni konsept mağazalarını biz yapıyoruz.

Loft/ Beyoğlu
150 yıllık sevimli ve güzel apartman dairesi Beyoğlu’nda yer
alıyor. Bölmeler kaldırılmış ve altıgen şekilli kontrplak bloklar yere
uzanıyor.
Yemek bölümündeki duvar seramiği (çini) önceki restaurantın
mutfağından kalmış.
Banyo Türk hamamının modern versiyonuyla düzenlenmiş.
Bütün işlevsel uygulamalar mobilyalı olarak dizayn edilmiş.
Elektrik sistemi galvanizli borularda gizlenmiş ve tüm daireyi dolaşarak ya bir
askıya ya da perde askısına (kornişe) dönüşmüş.

Bir röportajınızda “Zamansız ve eşsiz ürünler yaratmak
istiyoruz” demişsiniz. Eşsiz ürünler yaratmak tabii ki her tasarımcının
düşüdür. Ama zamansız ürünler yaratmak sizce de biraz riskli değil mi? Zamanda
asılı kalmak ya da hiçbir zamana ait olmayan bir tasarım yapmak sizce iyi bir
şey mi?
Aslında Salvador Dali’nin tasarladığı yerinden kalkmaz
pirinç bir sandalye gibi kullanımı inanılmaz zor şeyler yapmak değil bizim
amacımız. Kesinlikle kullanılabilen, işlevini yerine getiren ürünler
tasarlıyoruz. Dünyayı ürüne boğmak için tasarlamıyoruz, ihtiyacı olan insanlar
kullansın diye yapıyoruz. Tabii ki bunu kendi ifade tarzımızla yapıyoruz. Eski
Mısır’dan günümüze uzanan tasarım tarihine baktığımızda, genel olarak bir
tasarım kültüründen söz etmek mümkün. Bu ürünler bulunduğu zamana, mekana,
malzemeye ve yapan zanaatçıya göre farklılıklar gösteriyor. Zamanında yapılmış
ama modası geçmeyen bir çok tasarım bulunuyor. Benim kastettiğimde böyle bir
şey aslında, zamanında yapılmış ama zamansız tasarımlar. Zamanı geçmeyen
tasarımlar yapmaya çalışıyoruz. Kendi başına değerli ürünler yapmak istiyoruz.
Yaptığımız mekanlar ve objelerde sürekli yeni şeyler deniyoruz, bu aslında
kendimizi aşma çabamızın bir yansıması. Yaptığımız her mekan ve ürün aslında
bir deneme, her birinde bir şey deniyoruz. Bunlara bitmiş bir tasarım gözüyle
bakmıyoruz. Her zaman alternatifli çalışırız. Onlarca denemeden sonra bir
mekanın ya da ürünün tasarımını bitiririz. Kullanılan malzeme bazen tasarımının
gidişatını belirliyor. Örneğin pirinç Galata bölgesindeki ustaların kullandığı
bir malzeme, bununla ilgili bir sektör var ve bundan evine ekmek götüren
insanlar var. Kapımızın önünden geçiyor bu malzemeler, bunlar yokmuş gibi
davranamayız ve bu malzemeleri bizde tasarımlarımızda kullanıyoruz. Tasarım çok
fazla dinamikleri olan bir alan. Belçika’da geçen yıl katıldığımız bienalın
teması şuydu; tüketime yönelik olmayan, küçük atölyeleri güçlendiren ve ağaç
katliamı yapmadan tasarlanabilen yani sosyal sorumluk gerektiren projelerle
ilgiliydi. Autoban olarak biz bunları önemsiyoruz.

Salvador Dali’nin tasarladığı
yerinden kalkmaz pirinç bir sandalye gibi kullanımı inanılmaz zor şeyler yapmak
değil bizim amacımız. Kesinlikle kullanılabilen, işlevini yerine getiren
ürünler tasarlıyoruz.

