|
İSTANBUL’UN İŞGALİ, 16 Mart 1920’de
İstanbul’un İtilaf Devletlerince ele geçirilmesi olayı. Mondros Ateşkes
Antlaşması’nın (30 Ekim 1918) imzalanmasından kısa bir süre sonra, 60 gemiden
oluşan İtilaf Devletleri donanması, İstanbul’a gelerek Boğaz’da demirledi.
İtilaf Devletleri, şehrin önemli yerlerine asker çıkarmakla beraber, İstanbul’u
resmen işgal girişiminde bulunmamışlardı. Boğaz’daki donanmayı bir tehdit
unsuru olarak bulundurup, diledikleri koşullarla bir barış antlaşmasını Osmanlı
Devleti’ne kabul ettirebilecekleri düşüncesiyle Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın
toplanmasına karşı çıkmadılar. Ancak, Meclis-i Mebusan’ın Misak-ı Millî’yi
kabul ve ilan etmesi (28 Ocak 1920) üzerine düşüncelerinde yanıldıklarını
anladılar. Misak-ı Millî’nin kabul ve ilanı İtilaf Devletlerince hoş
karşılanmadı. Meclis-i Mebusan’ın açılmasıyla hükûmetin ve padişahın yeniden
yönetime egemen olacağını, Anadolu’daki millî hareketin ortadan kalkacağını
veya hiç olmazsa zayıflayacağını ümit eden İtilaf Devletleri, bu beklentileri
gerçekleşmeyince hükûmete kırk sekiz saatlik bir süre tanıyıp Kuvâ-yi Millîye
yanlısı gördükleri Harbiye Nazırı Cemal Paşa ve Erkânı Harbiye Reisi Cevat
Paşa’nın görevden alınmasını istediler. Bununla da yetinmeyip, Meclis-i Mebusan
Başkanını tutuklama girişiminde bulundular ve mebuslardan Heyet-i Temsiliye
üyesi olanların tutuklanıp hapsedilecekleri haberini yaymaya başladılar. Bu
baskılar karşısında Ali Rıza Paşa Hükûmeti istifa etmek zorunda kaldı (3 Mart
1920). Yeni hükûmeti kurmakla Salih Paşa görevlendirildi. Padişah Vahdeddin’in
isteğiyle, hükûmet üyelerinin çoğu Meclis-i Mebusan dışından seçilmişlerdi. Bu
değişikliğe rağmen, İtilaf Devletleri yine de durumdan memnun kalmayıp
İstanbul’u resmen işgal etmeye ve Meclis-i Mebusan’ı dağıtmaya karar verdiler.
Bu arada, Akbaş Cephaneliği Baskını ve Rusya’nın gönderdiği silahların
Anadolu’ya kaçırılması olayı, İstanbul’un işgal kararını çabuklaştırdı. 16 Mart
1920 sabahı çok sayıda İngiliz askeri karaya çıkarak resmî daireleri ve
karakolları işgale başladı. Sabah saat 05’te başlayan işgal sırasında
Şehzadebaşı Karakolu’nda bulunan 6 Türk askeri şehit edildi; 15 kadar askerimiz
yaralandı. Daha sonra Meclis-i Mebusan baskınında Kuvâ-yi Millîye yanlısı
mebuslar tutuklanıp Malta’ya sürgüne gönderildi. İngilizler, işgalin sebebini
duvarlara astırdıkları bildirilerde şöyle açıklıyorlardı. “İtilaf Devletleri
Osmanlı halkının saadetini sağlayacak bir barış hazırlamaya çalışırken,
memleketten kaçmış bulunan İttihat ve Terakki büyüklerinin sözcüleri olan bazı
kimseler, Teşkilat-ı Millîye perdesi altında bir tertip meydana getirdiler.
Bunlar padişah ile İstanbul Hükûmeti’nin emirlerini hiçe sayarak harbin acı
neticelerinden büsbütün takati tükenmiş olan halktan askerlik için para
toplamak, türlü unsurlar arasında nifak çıkarmak, iane toplamak bahanesiyle
ahaliyi soymak gibi işlere giriştiler. Bu suretle barış değil, âdeta yeni bir
muharebe devrini açmaya teşebbüs ettiler. Bu duruma son vermek için bugün,
İstanbul işgal edilmiştir: İşgal geçicidir. İtilaf Devletlerinin amacı,
saltanat makamının nüfuzunu kırmak değil, aksine, Osmanlı idaresinde kalacak
memleketlerde nüfuzunu kuvvetlendirmektir. Taşrada isyan çıktığı veya katliam
yapıldığı takdirde İstanbul, Türklerden alınacaktır. Herkesin, saltanat makamı
olan İstanbul’dan verilecek emirlere uyması gereklidir.” İşgal olayı,
İstanbul’daki çoğu aydının Millî Mücadele gerçeğini anlamasına ve Anadolu’ya
geçerek Mustafa Kemal’in yanında Millî Mücadele’ye katılmasına neden oldu.
İstanbul’daki işgal kuvvetleri komutanları, Sadrazam Salih Paşa’dan, Kuvâ-yi
Millîye’yi tanımadığını ilan etmesini istediler. Bunu kabul etmeyen Salih Paşa,
5 Nisan 1920’de görevinden istifa etti. Aynı gün yeniden sadrazamlığa getirilen
Damat Ferit Paşa, Millî Mücadele hareketini ortadan kaldırmak için her yola
başvurmaktan çekinmedi. Son toplantısını 18 Mart 1920 günü yapan Meclis-i
Mebusan, bir daha toplanamadı ve 11 Nisan 1920’de padişah tarafından hukukî
olarak dağıtıldı. Böylece Ankara’da yeni bir meclis toplamanın yolu da açılmış
oldu. İstanbul’un işgalini, Manastırlı Hamdi Efendi adında yurtsever bir
telgrafçı, Mustafa Kemal’e çektiği şu telgrafla duyurdu: “Ankara’da Mustafa
Kemal Paşa Hazretlerine, İstanbul, 16.3.1920 Bu sabah Şehzadebaşı’ndaki Muzıka
Karakolu’nu basan İngilizler, oradaki askerlerle çarpışarak, sonunda, şimdi
İstanbul’u işgal altına alıyorlar. Bilgilerinize sunulur. Manastırlı Hamdi”
Mustafa Kemal, bu durumu bütün illere bildirdi. Ayrıca, işgal olayını bütün
tarafsız ülkeler ve İstanbul’daki İtilaf Devletleri temsilcileri nezdinde
protesto etti. Bu protestosunda Mustafa Kemal, “İstanbul’un işgali ile devletin
hâkimiyetine indirilen darbe, biz Türklerden ziyade yirminci yüzyıl medeniyet
ve insanlığının kutsal saydığı bütün esaslara, hürriyet, milliyet, vatan gibi,
bugünün insan cemiyetlerine esas olan bütün ilkelere ve bu ilkeleri vücuda
getiren insanlık vicdanına dokunur. Biz hakkımızı ve istiklalimizi korumak için
giriştiğimiz kavganın kutsallığına ve hiçbir kuvvetin, bir milleti yaşamak
hakkından mahrum edemeyeceğine inanmış bulunuyoruz. İstanbul’un işgali olayında
doğacak bütün mesuliyete son bir defa olarak, dünyanın nazar-ı dikkatini
çekeriz. Davamızın haklılığı ve kutsallığı, bu güç günlerde, Tanrı’dan sonra en
büyük yardımcımızdır.” diyordu. Mustafa Kemal, amaca ulaşmada protestoların
yeterli olmayacağını biliyordu. İstanbul’un işgali ile Türk milletini
sindireceklerini sanan İtilaf Devletlerine kuvvetle karşı konulması gereğine
inanan Mustafa Kemal, İstanbul’un işgaline karşı şu önlemleri aldı: İstanbul
ile telgraf ve telefon görüşmeleri kesildi; Ankara’daki 200 kadar İngiliz
askeri ile Fransız komutan, 22 Mart 1920 gece yarısı Ankara’dan ayrılmak
zorunda bırakıldı; Eskişehir ve Afyon’daki İngiliz askerleri, kuvvet
kullanılarak çıkarıldı; İstanbul’daki tutuklamalara karşılık olmak üzere
Anadolu’da bulunan İtilaf Devletlerinin subayları tutuklandı; İstanbul’dan ve
Adana’dan, Anadolu’ya yapılacak düşman askerlerinin sevkıyatını önlemek için,
Geyve ve Ulukışla civarındaki demiryolları tahrip edildi; Anadolu’daki resmî
kuruluşların her türlü para ve kıymetli eşyaları belirlenerek, İstanbul’a
gönderilmeleri yasaklandı. Mustafa Kemal, “memleketin ve milletin yalvarmakla
kurtulamayacağını, devlet işlerinin merhamet dilenmekle yürütülemeyeceğini”
çevresindekilere bir kez daha göstererek “... Hayat, mücadele, çarpışma
demektir. Hayatta başarı, mücadeleyle elde edilir. Bu da, her bakımdan kuvvete
dayanır.” diyerek bir anlamda izlenecek yolu belirtti.
|
|