|

EĞİTİM, bir kişiyi eğitmek,
okutmak, yetiştirmek eylemi ve bunun yollarını gösteren bilim. Eskiden
çocuklara, toplumun geleneklerini ve görgü kurallarını öğretmekle yetinen bir
eğitim anlayışı egemendi ve eğitimin temel amacı, kuşaklar arasında toplumsal
sürekliliği sağlamaktı. O dönemin gereklerinden olan silâh kullanma, binicilik,
avcılık, hayvancılık bilgileri, yetişkinlerce yetişenlere aktarılırdı. Yerleşik
düzene geçişle birlikte eğitim yeni niteliklere büründü. Uzunca bir süreç
sonunda eğitim, dinî bir nitelik kazandı. Meslekler açısından eğitimse, bir
çırak-usta ilişkisi çerçevesinde yürütüldü. 18.yüzyılda kilisenin ağır
baskılarına karşın yükselen Aydınlanma felsefesi, Fransız Devrimi’ne yol açan
yeni düşünceler, eğitim anlayışında da köklü değişikliklere sebep oldu.
Günümüzde eğitim; görgü ölçülerini, incelik kurallarını ve salt meslekî başarı
sağlamanın yollarını öğreten basit bir kavram olmaktan çıkmış, bireyin
yetişmesi ve insanın düşüncede ilerlemesi için gerekli tüm alanları içerir.
Çağdaş eğitim, okulla sınırlandırılmamakta; okul öncesi, okul dışı ve okul
sonrası dönemlere yayılmaktadır. Çağdaş devletlerde her bireyin, kendisini,
kişisel onurunun ve toplumsal ödevlerinin bilincine varmış bir yurttaş konumuna
ulaştıracak eğitime hakkı olduğu, tartışmasız benimsenmektedir. Devletle
birlikte aile ve din kurumlarının da varlığı bir gerçektir. Bu üç kurumun amaç
ve çıkarları, toplumsal ilerleme doğrultusunda uyum göstermelidir. Günümüzde,
insan karakterinin doğuştan belirlendiğini öne süren ve eğitimin önemini
yadsıyan görüşlerin geçerliliği kalmamakla birlikte, eğitimin kurallarını
belirleyecek ilkeler üstünde tam bir görüş birliği sağlanabilmiş değildir.
1946’da kurulan UNESCO, eğitim alanında devletlerarası işbirliği kurmaya ve
eğitimde evrensel ilkeleri benimsetmeye çalışmaktadır. Eskiden eğitim
sistemleri, zorlayıcı ve cezalandırıcı bir baskı gücüne dayandırılmıştı. Ders
araçlarından yoksunluk, öğrenimin yalnızca ezbere dayanması, dinsel koşullara
uyma zorunluluğu, eğitimde sıkı bir disiplin ve korkunun yerleşmesine yol açtı.
Batı’da Rönesans’la birlikte, eğitimde çocukların ve gençlerin özelliklerine ve
bedensel olanaklarına uygun yollar arama çabasına girildi ve eğitim yöntemleri
o zamandan günümüze değin olumlu yönde bir gelişme göstererek sağlığa uygun
binalarda ve tamamlayıcı diğer koşullarda öğrencilerin yetiştirilmesine önem
verildi. Fransız Devrimi’nden bu yana devlet sorumluluğunda yürütülmeye
başlanan eğitimde, çocukların ve gençlerin yetenek ve olanaklarıyla hak ve
gereksinimlerine öncelik tanımak, başlıca ilke oldu. Dünyada, en genel
anlamıyla eski ve yeni eğitim anlayışları arasındaki savaşım, Osmanlılarda
Tanzimat dönemiyle birlikte gündeme geldi. Batılı okullara benzer rüştiye ve
idadî gibi ortaöğretim okullarının açılışı bu döneme rastlar. Bu okullar;
Tıbbiye (1827), Harbiye (1834) ve Muzıka-i Hümayun gibi, orduya eleman
yetiştiren yükseköğretim kurumlarına öğrenci yetiştirirlerdi. İlk Türkçe ders
kitapları bu okulların öğretmenlerince yazıldı. 1860’ta Mithat Paşa’nın
açtırdığı, önceleri yetimhane ve işevi niteliğinde olan sanat okullarına
devletçe ödenek verilmez, giderleri kendi imkânlarıyla karşılanırdı. Yeni
okulların bağlanacağı bir merkez örgüt olarak Mekâtib-i Umûmiye Nezareti (1846)
ve Maarif-i Umûmiye Nezareti (1856) kuruldu. Yeni askerî okullar nasıl ordunun
subay gereksinimini karşılıyorsa, yeni sivil okullar da (Galatasaray Sultanisi,
idadîler, rüştiyeler, Mekteb-i Mülkiye vb.) devletin memur gereksinimini
karşılamaya başladı. Sıbyan okullarını (ilkokullar) çağdaşlaştırmak için
Tanzimat döneminde (1868, Maarif-i Umûmiye Nizamnamesi) dinî bilgilerin yanı
sıra okullarda tarih, coğrafya, Osmanlıca ve hesap gibi dersler okutuldu. Vakıf
sistemi, artan giderleri karşılayamadığından ilköğretim, eskisi gibi halkın
yükümlülüğünde kaldı. Aşar ve avariz vergilerinin bir bölümüyle öğretmen
aylıkları karşılanmaya çalışıldı, yetmeyince salma yöntemine başvuruldu. Devlet
ancak ortaöğrenimi karşılamakta, zorunlu ilköğretimi her şeyiyle halka
bırakmaktaydı. 1848’de ilköğretmen okulu İstanbul’da açıldı; 1870’ten sonra
illerde de açılmaya başlandı. Medreselilerle din adamlarının yönetimindeki
sıbyan okullarının yanı sıra, usul-i cedide mektepleri adı verilen yeni
ilkokullar yurdun her yanında yavaş yavaş çoğaldı. Vakıf düzeninden
yararlanamayan bu yeni okullarda, yalnız varlıklı kişilerin çocukları
okuyabiliyordu. Böylece medreseden ve modern okullardan çıkan, farklı iki
eğitimden geçen, farklı yaşam görüşlerine sahip iki kuşak bir arada yetişti. Bu
ikilik, ancak Cumhuriyet döneminde medreselerin ortadan kaldırılmasıyla sona
erdi. 1908’de Meşrutiyet’in ilânından sonra Tahsil-i İptidai Kanun-ı Muvakkatı
(1912) çıkarıldı. Bununla, parasız ve zorunlu ilköğretim; her köy ve mahallenin
kendi okulunu yapması, giderlerini karşılaması koşulu getirildi. İstanbul
Öğretmen Okulu yeniden düzenlendi; Alman profesörler getirtilerek üniversite
güçlendirildi. Kurtuluş Savaşı yıllarında eğitime yeterince para ve zaman
ayrılamadı. Maarif Vekâleti, dinî ve ulusal eğitimi düzenleme işini üstlendi.
Öğretmen aylıkları ödenemedi, pek çok okul kapandı ve halk, okul giderlerine
katılmakta çekimser davrandı. Ankara’da toplanan Heyet-i İlmiyye (15 Temmuz
1922), savaş sorunları yüzünden bir şey yapamadan dağıldı. Veli Efendi’nin
Maarif Vekilliği sırasında toplanan program komisyonu; din derslerinin
artırılmasını, sultanilere yeni medrese adı verilmesini, müzik derslerinde
ilâhiler öğretilmesini, resim derslerinde canlı resmi yapılmamasını karara
bağladı. Fakat Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bunlardan tümüyle vazgeçildi.
Cumhuriyetin en önemli eylemlerinden biri olan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim
Birliği, 1924) yasası çıkarıldı. Din eğitiminin yerini lâik eğitim aldı ve
medreseler kaldırıldı. Mustafa Necati’nin Maarif Vekilliği döneminde merkez
örgütü genişletildi ve maarif eminlikleri kuruldu. Bakanlık örgütüne
Talim-Terbiye Dairesi ve Sağlık İdaresi eklendi. Lâik eğitim ilkelerine göre
düzenlenen yeni eğitimde, karma eğitim temel alındı. Okul programları
değiştirildi. 1939’da toplanan ilk Millî Eğitim Şûrası, tek kitap yöntemini
benimsedi. Din dersleri, Arapça ve Farsça, ortaokul ve lise programlarından
çıkarıldı (1927). Harf İnkılâbı adıyla tarihte yerini alan alfabe değişikliği
gerçekleştirildi (1 Kasım 1928). 1935’te eğitim müdürlükleri kurularak il genel
kurullarının sürdüregeldiği eğitim görevlerinin başlıcaları bu müdürlüklere verildi.
Denetim işleyişi, bakanlık örgütüne bağlandı. 1934’e dek özel idarelerce
karşılanan ilkokul ve sanat okulları giderleri, devlet bütçesinden ve sanat
okullarından sağlanan döner sermayelerden karşılanmaya başlandı. 1933’te Reşit
Galip’in bakanlığı döneminde köy eğitiminin temel koşulları belirlendi. Buna
dayanılarak Saffet Arıkan’ın bakanlığı sırasında eğitmen denemesine girişildi.
Bu denemenin başarılı sonuçları, Köy Enstitüleri Yasası’nın çıkarılmasında
etken oldu. Cumhuriyet eğitimi, böylece yeni bir döneme girdi. Köy enstitüleri
için tasarlanan plana göre 20 yıl içinde Türkiye’de okulsuz köy kalmayacaktı.
Enstitüler, gerçek anlamıyla Hasan Âli Yücel’in Maarif Vekilliği döneminde
(1938-1946) sekiz yıl süreyle faaliyet gösterdi. 1946’da girilen çok partili
dönemde, enstitülerin yönetimi ve öğretim görevlilerinin tümüne yakını
değiştirildi. Demokratik eğitim ve işe dayalı öğretim ilkesi büyük çapta terk
edilerek karma eğitime son verildi (1951).
|
|